‘Özel Yetkili Mahkemeler’in ‘Özel’likleri

İbrahim Er

1999 yılında yapılan Helsinki toplantılarının ardından başlayan AB üyelik süreci dâhilinde, ardı ardına çıkarılan uyum paketleriyle yapılmaya çalışılan reformlar etkisini yargıda da göstermiş ve devletin iç tehditlere karşı güvenliğini korumakla görevli olan DGM’ler (Devlet Güvenlik Mahkemeleri) kaldırılmıştır. 30.06.2004 tarihinde, 5190 sayılı “Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununda Değişiklik Yapılması ve Devlet Güvenlik Mahkemeleri'nin Kaldırılmasına Dair Kanun”, Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bir anlamda, kuruluşu yaklaşık bir asır öncesine dayanan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kendi iç güvenliği endişesine dayalı olarak, bünyesinde bir asker üyenin de bulunduğu DGM ayıbını ortadan kaldırmıştır. Çünkü yüzyıllık geçmişi olan bir devletin hâlâ kendi iç güvenliğinden endişe duyması bir “meşruiyet” skandalıdır. İşte bu yasa değişikliğiyle -kendi adına- bu skandalın önüne geçilmeye çalışılırken, bu Mahkemelere ait yargılama yetkileri de yine bölgesel anlamda görev yapacak olan bazı Ağır Ceza Mahkemelerine devredilmiştir.

DGM’lerin kaldırılmasının ardından, 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK’nın 250, 251 ve 252. Maddeleri ile DGM’lerin kapsamında olan suçların görüleceği yeni mahkemelerin kurulumu da tamamlanmıştır. Ayrıca CMK’nın 251. Maddesi ile bu mahkemelerde gerçekleştirilecek olan yargı sürecinin başlatılmasını sağlayacak olan soruşturmaları yapmada özel yetkili savcılıklar da oluşturulmuştur. Bu düzenlemelere göre “Özel Yetkili Mahkemelerin” ve savcıların en önemli özelliği, “Hiçbir makamın iznine gerek kalmadan doğrudan soruşturma yapabilmesi ve adlî süreci işletebilmesidir”. İşte bu özellik sayesinde üst düzey bürokrat ve generallere yönelik soruşturmalarda hiçbir izin şartına gerek kalmadan soruşturmalar yapılabilmiş ve hukukî süreçler işletilebilmiştir. Hükümetin; “Ergenekon, Balyoz, Ayışığı, İnternet Andıcı, Muhsin Yazıcıoğlu davaları” gibi davalarda bu kadar mesafe kat edebilmesinde ve Ulusalcılara ait olan devlet içindeki derin yapıların çökertilebilmesinde bu özel yetkili savcı ve mahkemelerin rolü büyüktür. 

CMK’nın 250. Maddesiyle görevli olan ve “Özel Yetkili Mahkemeler” olarak zikredilen bu mahkemeler, başlangıçta kamuoyu tarafından DGM’lerin isim değiştirilmiş hali olarak değerlendirilmekteydi. Ancak öyle olmadığı ve aralarında çok önemli bir farkın bulunduğu zamanla ortaya çıkmıştır. Yine de hiç kimse; o günlerde bu mahkemelerin, ileride bir dönemin kapanıp yeni bir dönemin açılmasında bu kadar önemli bir yer teşkil edebileceğini düşünememekteydi. Özellikle 2007 yılında başlayan ve Hükümet’e göre “Demokrasinin işleyişi önünde engel teşkil eden” derin yapılara ve özellikle de cuntaya yönelik hukukî mücadele bu mahkemelerin kuruluş kastını da açık bir biçimde ortaya koymuştur. Bugün ise bu mahkemeler farklı bir nedenle, kaldırılmalarıyla ya da en azından yetkilerinin kısıtlanmasıyla gündeme gelmektedir.

Özel Yetkili Mahkemelerle ilgili düzenlemelere yönelik ilk bilgiler Taraf Gazetesi tarafından kamuoyuna aktarılmıştır. Taraf Gazetesi’ne göre; TBMM Adalet Komisyonu’nda kabul edilen ve önümüzdeki günlerde Genel Kurul’da ele alınması planlanan 3. Yargı Paketi’ne, Özel Yetkili Mahkemelerle ilgili düzenlemeler eklenebilecektir. Silahlı terör örgütü dışındaki suçların Özel Yetkili Mahkemelerin kapsamından çıkartıldığı düzenlemenin bazı ayrıntılarının şöyle olduğu dile getirilmiştir: “Silahlı terör örgütü suçları dışındaki bütün suçlar, Özel Yetkili Mahkemelerin kapsamından çıkartılacaktır ve Özel Yetkili Mahkemeler, sadece silahlı terör örgütü suçlarına bakabilecektir. Yolsuzluklar ancak başbakan, bakan, vali, kaymakam izin verirse soruşturulabilecektir. Bürokrat ve belediye başkanlarının yanında askerler de ancak izinle yargılanabilecek. Böylece silahlı terör örgütü kapsamına girmeyen darbe yargılamaları ancak izin verilirse yapılabilecektir. Bürokratların, askerlerin yargılama iznini bakan ya da başbakan, belediye başkanlarının yargılama iznini ise içişleri bakanı verecektir.”

Taraf Gazetesi’nin bu çıkışının ardından başlayan özel yetki tartışması hususunda Başbakan Erdoğan ve Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ da aynı doğrultuda açıklamalarda bulunmuştur. Üstelik Başbakan Erdoğan, 7 Haziran tarihindeki televizyon yayınında gazetecilerin sorularını cevaplandırırken Özel Yetkili Mahkemeler konusunda sert ifadeler kullanmıştır. Erdoğan, Özel Yetkili Mahkemeler konusundaki yeni düzenleme hazırlığını değerlendirirken, MİT Müsteşarı’nın şüpheli sıfatıyla çağrıldığı dönemi hatırlatarak olayı “çizmeyi aşan durum” olarak nitelemiştir. Özel Yetkili Mahkemeler “adeta biz devlet içinde devletiz haline bu işi sokuyor” diyen Erdoğan, yürütülen davalardan ve çetelerle mücadeleden geri adım olmayacağının altını çizmiştir. Tutuksuz yargılanabilecek insanların da tutuklu olduğunu hatırlatarak İlker Başbuğ’un durumuna işaret eden Erdoğan, “askerdir, gazetecidir, siyasîdir, kim olursa olsun; bu insanların tutuksuz yargılanması mümkünken, niçin tutuklu yargılanma süreci yaşanıyor… Bu süreci bizim çok daha farklı şekilde yumuşatarak atlatmamız lazım” diye konuşmuştur. Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ ise "Özel Yetkili Mahkemeler normal bir hukuk devletinde olmaması gereken mahkemelerdir" demiş ve Özel Yetkili Mahkemelere yönelik bir çalışma olduğunu belirterek, bütün seçeneklerin değerlendirildiğini söylemiştir.

Özel Yetkili Mahkemelerin kaldırılmasıyla birlikte bir diğer ihtimal olarak yetkilerinin kısıtlanması da gündeme gelmiştir. Yetki kısıtlaması hususunda ise iki ihtimalli bir inisiyatiften bahsedilmektedir. Buna göre özel yetkide, ya üst düzey bürokrat ve generallere soruşturma izni şartı getirilecek, ya da bu yetkinin görevi yalnızca silahlı terör örgütleriyle sınırlı tutulacaktır. Bu sınırlandırmalar gerçekleştirildiğinde ise izin konusu söz konusu olacağından davalar yürütmenin iznine bağlı olacak ve -yürütme bu davalara izin verse de vermese de- davalar siyasî bir hal alacaktır -ki, zaten bu mahkemelerin mağdurları konumunda olan Ulusalcı kesimin de davaları çekmek istediği nokta burasıdır-. Şayet bu yetki sınırlaması yalnızca silahlı terör örgütlerini kapsayacak şekilde yapılırsa, cuntalar ve diğer derin oluşumlar bu kez tamamen bu mahkemelerin kapsamı dışında kalacaktır. İşte Cemaate mensup oldukları bilinen yazarların takıldıkları ve bu düzenlemeye karşı çıkarak Hükümeti ciddi şekilde uyarmaya çalıştıkları nokta da burasıdır. Bugün Gazetesi yazarlarından ve aynı zamanda da eski bir hukukçu olan Gültekin Avcı, bu meseleyi yani Özel Yetkili Mahkemelerde yetki değişikliğine gidilmesinin ortaya çıkaracağı olumsuzluk ve tehlikeleri, hukukî açıdan değerlendirerek köşesinden, “Özel Yetkiye Müdahalenin Getireceği Kaos” adı altında altı gün süren bir yazı dizisi kaleme almıştır. Yine Hükümete taraf olan bir takım yazarlar, bu müdahale ile birlikte çeteler ve cuntayla mücadelenin kesin olarak sekteye uğrayacağı konusunda hem fikir olup bu gelişmelerin Hükümetin ve onu destekleyenlerin sonunu getireceği konusundaki endişelerini dile getirmektedirler.

Diğer taraftan liberal yönleriyle bilinen yazar ve akademisyenler ise bu konuda itidalli davranmayı tercih etmekle birlikte Hükümeti, bu icraatı açısından desteklemektedirler. Muhalefet ise bugün hali hazırda Ulusalcıların sesi konumundadır ve doğrudan ya da dolaylı olarak mağdurları olduklarından, bu mahkemelerin varlığına zaten yıllardır karşı çıkmaktadırlar. Onun için şu anda Hükümeti; Özel Yetkili Mahkemeleri bugüne kadar devam ettirmesi sebebiyle bir yandan ağır bir şekilde eleştirirlerken, diğer yandan da bu sürece desteklerini ortaya koymaktadırlar. 

Hükümet tarafı her ne kadar aksini iddia etse de, bugün gelinen süreçte derin devlet ve cuntalara karşı mücadelede en önemli etken bu Özel Yetkili Mahkemelerdir. Yasalarda yapılan değişiklikler ile darbe teşebbüsleri suç kapsamına sokulurken, askere sivil yargı yolunun açılmış olması ve oluşturulan toplumsal hava ile İktidarın başta yargı olmak üzere devletin kurumları içerisinde oluşan nüfuzu, bu derin yapılarla mücadelede etkin faktörler olmuşlardır. İşte Özel Yetkili Mahkemeler, bu teorik hamlelerin pratiğe dönüştürüldüğü yerlerdir. Özel Yetkili Mahkemelerin bir şekilde yetki dışında bırakılması ise bu teorik hamlelerin pratiğinde aksamaların oluşmasına neden olacaktır. Burası açıktır. Üstelik henüz şu ana kadar toplumda istenilen değişim gerçekleştirilememiş ve Hükümetin, Demokrasinin önünde bir engel olarak gördüğü Ulusalcı yapının beli henüz kırılamamıştır. Bunu PKK ve Kürt meselesinin geldiği noktadan anlayabiliyoruz. Durum böyle iken birdenbire Hükümet tarafından Özel Yetkili Mahkemelerle ilgili bir düzenlemeye gidileceği konusunda gündem oluşturulması, Hükümet açısından pek de akıllıca bir hareketmiş gibi görünmemektedir. Hükümet, şu ana kadar sadece MİT olayında bu mahkemelerle ilgili bir sıkıntı yaşamıştır. Hükümetin yalnızca yaşadığı bir tek sıkıntı üzerine böyle bir harekete kalkışmasının anlamı, kendi oluşturduğu “temiz devlet” sürecini yine kendi eliyle sekteye uğratmaktır. Ya da Cemaatçi yazarların dediği gibi “kendi ayağına kurşun sıkmaktır”. Peki, AKP Hükümeti şu ana kadar Ulusalcı yapının tasfiyesini gerçekleştirme çalışmalarının merkezinde bulunan Özel Yetkili Mahkemelere neden müdahale gereği duymaktadır? Böyle bir hareket, AKP Hükümeti açısından ne kadar akıllıca bir davranış olacaktır?

Özel Yetkili Mahkemelerle ilgili oluşturulan tartışma ortamı, her ne kadar Hükümetin yapmayı planladığı işler konusunda bir Hükümet yetkilisinin konuyu ortaya atarak (Anayasanın değiştirilemez maddeleri, Başkanlık Sistemi vb. gibi) kamuoyu yoklaması yapması türünden bir olayı andırıyor olsa da, aslında bu konu önümüzdeki günlerde siyasî gelişmelerin nasıl şekilleneceğini ortaya koyması açısından önemlidir. 

Özel Yetkili Mahkemeler ile ilgili ortaya çıkan gelişmeleri; Hükümet-Cemaat ilişkileri ve Hükümetin önümüzdeki günlerde kendisi açısından sıkıntı oluşturan meselelerle ilgili icraatları açısından değerlendirmek sanırım yanlış olmayacaktır. 

Hükümet-Cemaat İlişkileri Açısından:

Özel Yetkili Mahkemeler, özellikle bu mahkemelerin mağduru olan İngilizci zihniyetin uzantısı Ulusalcılar tarafından derin devlet olarak nitelendirilmektedirler. Bu mahkemelerle ilgili olarak Ulusalcı kesimden özellikle son dönemde, yani son iki HSYK kararnamesinin ardından mahkemelerin Cemaatin eline geçmesiyle birlikte derin yapı suçlaması yapılmıştır. 

Hatırlanacağı gibi daha önce özel yetkili savcıların MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı ifadeye çağırmasının ardından Cemaatle Hükümet arasında bir gerginlik yaşanmıştı. Hükümet bu sıkıntıyı aşmak için, MİT Kanunu’nun 26. Maddesini değiştirmek suretiyle soruşturmayı başbakanın iznine bağlamıştı. Başbakanın da soruşturma izni vermemesiyle sular geçici olarak durulmuştu. Bu hareket, Cemaatin bizzat Başbakan Erdoğan’a yönelik bir hareketiydi. Çünkü kendi emri altında oluşmuş bir kurumun yöneticileri yine kendi emriyle yaptıkları bir işten dolayı soruşturma geçireceklerdi. Şimdi ise CMK’nın 250. Maddesinde yapılacak olan değişiklik tasarısıyla Özel Yetkili Mahkemelerle ilgili yapılması planlanan düzenlemeler, Cemaatle-Hükümet arasında yeni bir gerginlik oluşturmuştur.

Başbakan Erdoğan, bir televizyon kanalında bu mahkemelerle ilgili düzenlemeleri anlatırken, MİT konusundaki soruşturmaya dikkatleri çekmiş ve bu mahkemelerin geldiği noktayı “çizmeyi aşan durum” ve “bu işi devlet içinde devlet haline soktular” gibi ağır sözlerle ifade etmiştir. Yani bu mahkemelerle ilgili olarak Ulusalcıların aleni ifadelerinden sonra Başbakan’ın ağzından “derin devlet” ifadesi dolaylı olarak da olsa çıkmıştır. Sonuçta bu mahkemeler, bugün itibariyle önemli bir güç haline gelmişlerdir. Kurulduğu günden bu yana bu mahkemelerin elinden yalnızca; Anayasa Mahkemesi eski Başkan Vekili Osman Paksüt davası, Yargıtay 8. Dairesi üyesi Hamdi Yaver Aktan davası ve son olarak da ani yapılan yasa değişikliğiyle MİT davası kurtulabilmiştir.

İşte Özel Yetkili Mahkemelerle ilgili olarak yapılması planlanan bu değişiklikler, öncelikli olarak bu gücün kırılmasına yöneliktir. Bu da Cemaat taraftarı olan yazar ve akademisyenleri fazlasıyla kızdırmış ve tedirgin etmiştir. Gelen tepkiler yoğunlaşınca da Hükümet bu meseleyi –şimdilik- askıya almıştır. Başbakan Erdoğan ise bir konuşması sırasında Okyanus Ötesine duygusal bir “geri dön” çağrısı yaparak bu hasretin bitmesini istemiş ve böylece Cemaatle arasındaki ısınan havayı serinletme yoluna gitmiştir.

Hükümetin İcraatları Açısından:

Özel yetkili savcılıklar ve mahkemeler aracılığıyla Ergenekon ve benzeri davalara ilişkin soruşturma ve yargılama süreçleri, hızlı ve kapsamlı bir şekilde yürütülmüştür. Şu anda bu mahkemeler eliyle soruşturma geçirmiş çok sayıda muvazzaf asker de çok uzun sürelerdir tutuklu olarak beklemektedirler. Henüz Balyoz Davası dışındakilerde önemli bir gelişme de sağlanamamıştır. Yalnızca Balyoz davasında Savcılık, karar öncesi mütalaasını vermiştir. Karar aşamasına gelinen davada, davaya bakan Özel Yetkili Mahkeme, yargılamanın devam edememesini gerekçe göstererek davanın başka bir mahkemeye nakledilmesine karar vermiştir. Öte yandan Balyoz Davası avukatları da duruşmaya girmeme eylemlerini sürdürmektedirler. Bu mahkemeler, devlet içindeki derin yapıya yönelik birçok davayı aynı anda yürütmeye çalışırlarken davalarla ilgili bir kargaşanın yaşandığı da göze çarpmaktadır. Bu nedenle davalar konusundaki bu muammanın bir an önce çözülmesi gerekmektedir. Bu çözüme de, bu mahkemelerle ilgili düzenlemelerin neticesinde ulaşılabilecek gibi görüntü ortaya çıkmaktadır.

Hükümetin önünde, Anayasa değişikliği ve Kürt sorunu gibi acilen çözülmesi gereken iki önemli konu daha bulunmaktadır. Anayasa Komisyonu, Anayasanın yazılım sürecine devam etmektedir. Diğer taraftan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’da PKK terörünün çözümüne yönelik Hükümete karşı sürpriz bir çağrıda bulunmuş ve ardından iki lider ve heyetleri AKP Merkez binasında yapılan toplantıyla bir araya gelmişlerdir. Bu görüşme esnasında ve sonrasında ortaya somut sonuçlar konulamasa da taraflar arasında herhangi bir olumsuzluk göze çarpmamıştır. 

Yeni Anayasanın yazım süreci, Kürt meselesinin çözümüne yönelik CHP’nin Hükümete yönelik tavrı ve Özel Yetkili Mahkemelerin ilgası ya da yetkilerinin sınırlandırılmasına ilişkin Hükümetin yapmış olduğu çıkış aynı dönemin gelişmeleridir. Bu gelişmelerin arasındaki bağlantıyı ele almadan önce AKP Hükümetinin içinde bulunduğu durumu dikkatlice incelemek gerekmektedir:

Amerika adına Türkiye’yi yeniden şekillendirmek için yola çıkan AKP Hükümeti, bu sürecin en önemli adımına gelmiş bulunmaktadır. O da, Anayasa değişikliğidir. Böylece İngiliz işbirlikçisi Ulusalcıların, Türkiye’deki bütün varoluş nedenlerini ve Anayasadan aldıkları gücü ortadan kaldırmayı başaracaktır. Ancak şu an itibariyle bunu tek başına yapması mümkün değildir. Her şeyden önce muhalefetten birkaç milletvekilini daha yanlarına alarak Anayasayı -en azından- referanduma götürmek suretiyle değiştirme lüksü bulunmamaktadır. Böyle bir yöntemle oldu-bittiye getirilerek Anayasa değiştirilmiş olsa bile, Anayasanın meşruiyeti konusu asla gündemden düşmeyecektir. Çünkü bu Anayasanın toplumun her kesimini kucaklayan bir mutabakat Anayasası olacağı ile ilgili mesajı sürekli olarak kendileri vermiştir. Bu nedenle de bu Anayasa sürecinde ciddi şekilde muhalefet desteğine ihtiyaç duyacaktır ki, bu da AKP’nin Anayasa üzerinde istediği gibi oynayamayacağı anlamına gelmektedir. Bu nedenle muhalefetle arasında bir anlaşma zemini oluşması kaçınılmazdır.

PKK meselesi ya da Kürt sorunu, AKP iktidarının on yıl boyunca yüzüne-gözüne bulaştırdığı meselelerin ilk sırasında yer almaktadır. “Topluma Kazandırma Yasası” ve “Kürt Açılımı” gibi siyasî hamleler çözüm getirmemiş, PKK ve KCK’ya yönelik operasyonlar ise her seferinde Hükümeti sıkıntıya sokacak karşı hamlelerden oluşan gelişmelere sahne olmuştur. AKP Hükümeti bu meseleyi tek başına çözemeyeceğine artık kanaat getirmiştir. Hükümet, İngilizlerin PKK üzerindeki etkinliğinin farkındadır. Bu nedenle bu meselenin çözümü için yine ulusalcı kesimin desteğine ihtiyacı vardır. Bu da yine bir anlaşma zemininin oluşmasını gerektirecek bir durumdur. Zira bu mesele hem halkın canını yakmaya devam etmekte, hem de Hükümeti aciz bir durumda bırakmaktadır. Hükümet bu konuda adeta eli-kolu bağlı bir vaziyette bu kâbustan kurtulmaya çalışmaktadır.

Özel Yetkili Mahkemelere gelince; bu mahkemeler de ulusalcıların kâbusu durumundadır. Kendilerine ait(!) bu topraklar üzerinde güç olarak tutmuş oldukları ne varsa, bu mahkemeler aracılığıyla ellerinden yok olup gitmiştir. Bütün illegal olarak oluşturdukları yapıları, bu mahkemelerin girişimiyle parçalanmıştır. Şu anda cezaevlerinde bu mahkemeler tarafından yargılanan Ulusalcı yapıdan üst düzey bürokrat, general ve subaylardan oluşan yüzlerce kişi vardır ve akıbetleri bu mahkemelerin elindedir. Dolayısıyla Ulusalcı muhalefetin Anayasa değişikliği ve Kürt sorununun çözümüne karşılık Özel Yetkili Mahkemelerin kaldırılması veya yetkilerinin sınırlandırılması şartı vardır. İşte bu üç meselenin aynı anda gündeme gelmesinin ve bunlarla ilgili sürpriz gelişmelerin yaşanmasının nedeni, bu anlaşma ortamının oluşmasıdır.

Ancak bu gelişmelerin Hükümet açısından bir risk oluşturduğu da ortadadır:

•Bu ortamda meselelerin çözümü için AKP Hükümetinin Ulusalcılarla anlaşması demek, AKP’nin taviz vermesi, demektir. Çünkü anlaşmak zorunda olan taraf, şu an için kendisidir. Bu durum O’nun, anlaşma yapılan konular üzerinde acziyet içerisinde olduğunu gösterir. Aksi takdirde diğer tarafı kaale almadan siyasî icraatlarına devam etmiş olurdu. Aynen 12 Eylül Anayasa Referandumu’nda ve diğer birçok meselenin çözümünde olduğu gibi…

•Her ne kadar yıllardır üzerine şiddetle gidilmiş olsa da Ulusalcı yapı hâlâ Hükümet tarafından çökertilebilmiş değildir. Birçok kurum ve kuruluş üzerindeki etkinliği kırılmış olsa dahi, ordu üzerindeki gücü ve etkinliği devam etmektedir. Hükümetin bu gücü ve etkinliği uzun yıllar boyunca kırabilmesi de mümkün değildir. Ancak onu, yasalarla kontrol altında tutmak için çaba harcamaktadır. Ne var ki bu çabanın en önemli ayağı olan Özel Yetkili Mahkemeler, şu anda pazarlık konusu haline gelmiştir.

•Şu an için askerle ilgili ikinci bir muamma da, siyasî hiyerarşi içerisindeki uyumlu duruşudur. Bu duruş, Cumhuriyet tarihinde bir ilktir. Bunun nedeni; ordunun bugüne kadar Hükümetten almış olduğu ciddi darbe ya da Hükümetin elinde kuvvet kademesinde bulunan komutanlara ait dosyaların varlığı olarak gösterilebilir. Ancak bundan önceki kuvvet kademesinde de bu darbeler mevcuttu ancak aynı duruş söz konusu değildi. Aralarında bir anlaşma olduğuna dair bir ipucu ya da gelişme de mevcut değildir. Zira Hükümetin orduya yönelik taarruzları aynı şekilde devam etmekte ve bu sessiz duruşa karşılık Ulusalcı kesimden orduya yönelik (daha önceki Genelkurmay Başkanlarına söylenenler düşünüldüğünde) ciddi bir tepki de gelmemektedir. Bu da, ordunun tavrıyla ilgili daha çok taktiksel bir durum görüntüsü vermektedir.

•Hükümetin arkasında, eline aldığı hiçbir işi beceremeyen ve neredeyse yapmış olduğu bütün hamleleri yüzüne-gözüne bulaştıran Amerika vardır. Onun desteğini alarak, Onun adına çalışan bütün hareketlerin ömrü, ortalama 15-20 sene civarındadır. Bu açıdan Amerika destekli hareketlerin ele geçirmek istedikleri bölgelerde köklü yapılar oluşturmaları mümkün görünmemektedir. Onun başarabildiği, despot yönetimler ardından özgürlükçü yapılarla ve şişirme ekonomik rahatlıklarla kendi lehine olan sürecin ömrünü mümkün olduğunca uzatmaya çalışmaktır. Türkiye’de de durum aynıdır ve köklü Ulusalcı yapı zayıflatılmış olsa da hâlâ varlığını devam ettirmektedir.

•Özel Yetkili Mahkemelerle ilgili gelişmelerin kamuoyuna yansımasıyla birlikte özellikle Cemaatten gelen tepki ve endişeler göz ardı edilecek şeyler değillerdir. Çünkü hukukçuların ifadeleriyle işin hukukî boyutu, bugüne kadar gelinen mesafeyi neredeyse başa döndürecek noktalara ulaşabilir. Bu durum da, AKP Hükümeti ve dolayısıyla Amerika’nın bölgedeki varlığı açısından ciddi bir tehlike oluşturabilecek niteliktedir.



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz