Ramazan’da Nusrete Uzanmak!

Süleyman Uğurlu

Ramazan ayını karşılamaya sayılı günlerimiz kaldı. Birçokları için maalesef sadece açlığın ve susuzluğun emaresi olan bu ay, esasında kökten bir değişimin, bâtılın yıkılıp hakkın galip gelişinin habercisidir. Hafızalarımızın en ücra köşesinde kalmış olsa da bu ay, Müslümanlar için zafere uzanma ayıdır. 

Bu ayda, tarihin akışını değiştiren ve tarihe silinmeyecek şekilde yazılan birçok olay gerçekleşmiştir ki, bunlardan ilki, hiç kuşkusuz Kur’an-ı Kerim’in inmeye başlamasıdır yani Efendimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e Risalet’in tebliğ edilmeye başlanması, hayatı kuşatan batıla karşı hakkın vücut bulmasıdır. Bu öyle bir Risalet’tir ki Mekke gibi o dönemde esamisi dahi okunmayan, çölün bir köşesinde kayalıklar arasına sıkışmış bir beldede yaşayan, insanlık tarihine de hiçbir etkisi bulunmayan bir halkı, içinde bulunduğu acizlikten kurtarıp imparatorlukları deviren, çağı değiştiren, dünya siyasetinde en etkili söz sahibi kılan bir ümmet haline getirmiştir. Bu tarihsel çizgiden çıkartmamız gereken tek ders, Efendimiz’e gönderilen Risalet’in yüceliğidir. Risalet, Fars gibi, Roma gibi ihtişamlı bir tarihe ve devasa bir güce sahip olan kavimlere gelmiş olsaydı, belki onun gücünü ve yüceliğini anlamakta zorlanabilirdik. Ancak zayıf bir kavmi, dünya lideri bir ümmet haline getirmesi, kesin bir şekilde Risalet’in muazzam gücünü ortaya koymaktadır. İşte vahyin başlangıcına şahitlik eden Ramazan ayı, böyle bir değişimin müjdeleyicisidir. 

Bedir Savaşı, Mekke’nin fethi, Tebük Gazvesi, Endülüs’ün fethi, Ramazan ayında gerçekleşen olaylardan bir çırpıda sayacaklarımızdan bazılarıdır. O günlerde Ramazan, İslamî Orduların zafer için umutla beklediği, Müslümanların izzet, kâfirlerin ise zillet bulduğu bir aydı. O ayda rahmet kapıları açıldığı gibi, zafer kapıları da açılırdı. O ayda şeytanlar bağlandığı gibi, kâfirlerin ordusu da korku çemberine hapsolurdu. 

Günümüze gelindiğinde ise Ramazan’ı kan, gözyaşı ve zulümlerle karşılamaktayız. Parlak günler geride kalmış, yerini her gece yaşanan bir kâbus almıştır. Sömürgeciler ve onların artıklarından beslenen yöneticiler, bu kâbusu Ümmet’e yaşatmaya devam etmektedir. Lakin bu vaziyet elbette değişmeye mahkûmdur. İşte bu nedenle Ramazan ayı ayrı bir önem taşımaktadır, değişimi arzulayan kalpler için…

Ramazan Ayında Nusrete Kavuşmak İçin Neler Yapmalıyız? 

Nusret, kuşkusuz Allah’ın elindedir ve dilediği zaman dilediğine nusretini verecektir. Bizlerin yapması gereken ise kendilerine nusret verilenlerin izini takip ederek ona uzanmaya çalışmaktır. Öyleyse Sahabelerin örnek hayatları, bizler için kılavuz olmalıdır. Güzide Sahabeler ve onların izinden gidenler neler yapmışlardır ki Allah onları, zaferle mükâfatlandırmıştır. İşte onlardan bir kaçı:

İman ettiler ve imanlarıyla sınandılar:

•Bilâl-i Habeşî, Ümeyye b. Halef’in kölesiydi. Ümeyye O’nun boynuna ip bağlatır, sokaklarda gezdirir, ücretle tuttuğu çocukları peşine takar, onlara Bilâl’i sürüklettirir ve taşlattırırdı. Ümeyye bazen Bilâl’i tam bir gün aç bırakır, bir yudum su vermez, sonra da kızgın kumların üzerine çırıl çıplak yatırır, ağzına güneşte kurumuş bir parça et verir ve üzerine de büyük bir taş koyardı. Bu işkenceler karşısında bayılan Bilâl, imanını gizlemeye ihtiyaç duymadan, “Ehad, ehad” der, başka bir şey demez, putlara inanmayacağını, sadece ve sadece tek bir Rabb’in önünde boyun eğeceğini yüzlerine haykırırdı.

•Habbâb b. Eret, kalbi iman dolu bir demirciydi. Ümmü Enmâr’ın kölesi iken azat edilmişti ama Allah’a iman edince Ümmü Enmâr onu bağlatır, ateşte kızarttığı demirle başını dağlardı. Kendisine işkence edenlerden Abd-i Yeğuş oğlu Esved’se sırtını, yüzünü ve göğsünü kızgın kumlara sürter ve diğer müşrik ileri gelenleriyle birlikte yaktığı ateşe baş aşağı tutarlar, ateş sönünce de, yer soğuyuncaya ve Habbab’ın vücudunun yağı ve teri kuruyuncaya kadar kızgın küller üzerine yatırıp kalkmaması için göğsünden ayaklarıyla basarlardı. Ondan tek istedikleri, Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Rabbini inkâr etmesiydi. Ancak O, bunu yapmaktansa işkence görmeyi ve hatta ölümü tercih etmişti.

•Ammâr’ın anne ve babası ilk mü’minlerdendi. Yasir Âilesi denilen bu ailenin kimsesi yoktu. Mahzum Oğulları, onları dinlerinden döndürmek için güneşin en kızgın zamanında taş ve kumlar üzerinde olmadık işkencelere uğratırlardı. O kadar işkencelere maruz kaldılar ki, sonunda Yâsir, şehid oldu, zevcesi yaşlı Sümeyye de Ebu Cehil’in sapladığı mızrağıyla can verdi. Efendimiz, bu ailenin yanından bir gün yine işkence görürlerken geçmiş ve “Sabredin ey Yâsir ailesi, sabredin; sizin mükâfatınız Cennet’tir” diye tesellide bulunmuştu.

•Ammâr b. Yâsir… Müşrikler, Yâsir’in oğlu Abdullah’ı yerden yere çalarlar, Ammâr’a ise demir gömlek giydirirler ve onu işkenceden işkenceye uğratırlar. O kadar ki, Ammâr ne dediğini ve ne yaptığını bilmez hale gelirdi. Vücudunu ateşle dağlarlardı. Yapılan işkenceler o noktaya varmıştı ki, Ammâr diliyle, Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in getirdiği dini inkâr etmek zorunda kalmış, ağlayarak durumu Efendimize bildirmiş, Rasulullah’ın, “Kalbin nasıl?” sorusuna, “İmanla dopdolu”, cevabını verince, “Seni işkenceye uğrattıklarında dilinle istediklerini söyleyebilirsin.” karşılığını almıştı.

Hicret ettiler:

Müslümanlar 450 km’lik hicret yolunu, yanlarında yiyecek ve içecek kıt olmasına rağmen çölün sıcağında kat etme mecburiyetinde idiler. O devirde böyle bir yolu kat etmek en az onbeş gün sürerdi. Bu süre içinde sırtlarındaki elbiselerle çölde yatıp kalkacaklardı. Ne yiyip ne içecekleri de belli değildi. Önlerinde, düşene merhamet etmeyen bir çöl vardı ve onlar bu çölü bu zorluklarla birlikte aştılar. Nihayetinde Medine’ye ulaştılar. Tüm bu çekilmez çilelere tek bir söz karşılığı katlandılar: “Sabredin. Zira neticede varacağınız yer Cennet’tir”

•Bu zorluklara katlananlardan biri de Süheyb bin Rumî’dir ki onun kıssası ayrıca ibretliktir. O, Mekke’de kendi gayretleriyle büyük bir servet elde edip hayli zengin olmuş birisiydi. Medine-i Münevvere’ye hicret edeceği müşrikler tarafından haber alınınca yolu kesildi. “Sen Mekke’ye fakir olarak geldin. Çok mal ve servete kavuştun. Şimdi hem kendin gideceksin, hem bunca malı götüreceksin buna izin vermeyiz.” dediler. Süheyb, onlara dedi ki: “Ey müşrikler. Beni iyi tanırsınız ki, çok iyi ok atarım. Eğer üzerime gelirseniz. Ok çantamdaki okların hepsini size atarım ve sonra kılıcımı çekerim. Bunlardan biri elimde bulundukça bana hiç bir şey yapamazsınız.” Bu meydan okumaya rağmen Suheyb’in onlarla uğraşacak vakti yoktu. Bir an önce Medine’ye ulaşmak için onlara şöyle bir teklifte bulundu: “Yanımdaki ve Mekke’de bulunan mallarımı size verirsem önümden çekilir misiniz, yolumu açar mısınız?” Müşriklerin de arzusu da zaten buydu. Hemen “Olur.” dediler. Süheyb RadiyAllahu Anh, yanında bulunan bütün malını verdi. Mekke’deki varlığının da yerini tarif edip müşriklerin elinden kurtuldu ve hiç parasız olarak yoluna devam etti. O ve ailesi, Mekke ile Medine arasındaki yolda bin-bir zahmet, tahammülü mümkün olmayan güçlüklerle karşılaştılar. Süheyb, Efendimiz Aleyhi’s-Salatu ve’s-Selam’ın huzuruna gelince, “Yâ Rasulullah, Mekke’den Medine’ye hicret etmek için yola çıktığım zaman, müşrikler beni yakaladılar. Onlara bütün servetimi teklif ettim. Onlar da kabûl ettiler. Bütün malımı vererek kendimi ve ailemi kurtararak huzurunuza geldim” diyerek başından geçenleri bir bir anlattı. Bunun üzerine Rasulullah Efendimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem, “Süheyb kazandı, Süheyb kazandı” buyurdular.

Mallarıyla canlarıyla cihad ettiler:

•Mus’ab b. Umeyr, Mekke’nin en zengin ailesinin biricik çocuğuydu. İslâm’a girdiğinde on yedi yaşlarındaydı. O, sokaklardan geçerken genç kızlar pencerelere üşüşür ve O’nu görmek için birbirleriyle yarışırlardı. O, kılık kıyafetine oldukça itina gösteren biriydi. Ancak İslâm’a girdikten sonra, ailesinden hiç yakınlık görmedi. Medine’ye giderken üzerinde sadece bir elbisesi vardı ve başkaca da eşyası yoktu. Ondan sonra da hep böyle yaşadı. Hatta Uhud’da şehid düştüğü zaman bütün uzuvlarını Allah için vermiş olmasına rağmen üzerine örtmek için bir kefen bezi dahi bulunamamıştı.

•Enes bin Malik anlatıyor: “Ensar’dan Ebu Talha’nın, Medine’de herkesinkinden çok ve büyük bağları vardı. Herkes Ebu Talha’nın bu bağlarına gıptayla bakardı. Hele birisi vardı ki adeta bir Cennetti. Ebu Talha en çok, ismi “Beyrûhâ” olan bu bağını severdi. Mescid-i Nebi’ye çok yakın olan bu bağın bol ve içilmeye doyulmayan tatlı bir suyu vardı. Efendimiz de bu bağı çok sever, zaman zaman gelir, tatlı suyundan içerdi. “Sevdiğiniz mallardan infak etmedikçe iyilik ve mükâfat elde edemezsiniz” ayeti nazil olunca Ebu Talha hemen Efendimiz’in huzuruna koştu. “Ya Rasulâllah!” dedi, “Beyrûhâ benim en sevdiğim malımdır. Allah sevdiğimiz malları O’nun yolunda harcamamızı buyuruyor. Ben de bu bağımı Allah yolunda veriyorum. Nasıl uygun görüyorsanız öylece kullanınız.” Efendimiz çok memnun kaldı ve ona bağını yakınları arasında taksim etmesini söyledi.” 

Bedir muharebesi öncesi, Rasulullah Efendimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem, küçük yaşta olanları ordudan ayırarak geri çevirdi. Sayıları sekiz olan bu küçük Mücahitler, ordudan geri kalmaktan fazlasıyla üzüldüler. Bunun üzerine Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bir-ikisine tekrar orduya katılma izni verdi.

•Bunlardan birisi de Umeyr b. Ebî Vakkâs idi. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem onu da küçük diye geri göndermişti. Umeyr de ağlamaya başladı. Bunun üzerine Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem müsaade etti. Umeyr’in boyu kısa olduğu için kılıcını bağlayamamıştı, abisi Sa’d b. Ebi Vakkas’ın yardımı ile ancak bağlayabildi. Ve Umeyr, o gün büyük gayesi şahâdet makamına yükseldi.

•Ayağı sakat Amr b. Cemûh da Uhud Savaşı’na katılmak için can atanlardandı. Oğulları, “Rasulullah, senin sefere çıkmamana müsâade etti. Allah seni mazeretli saymıştır” dediler. Gönlü Allah ve Rasulü’nün muhabbetiyle yanıp tutuşan Amr, oğullarının bu sözlerine aldırış etmedi. “Yazıklar olsun size” dedi, “Siz beni Bedir seferinde Cennet’i kazanmaktan alıkoymuştunuz. Uhud seferinde de mi alıkoyacaksınız? Herkes Cennet’e giderken, ben evde oturup kalamam.” Sonra da doğruca Rasulullah Efendimizin huzuruna çıkıp, çocuklarını şikâyet etti. Israrı üzerine, Rasulullah O’nun da Uhud’a katılmasına izin verdi. Ve O da orada şehâdet şerbetini içti. Rasulullah’ın ifadesiyle, ayağı düzelmiş olarak Cennet’e gitti. 

•Bedir Muharebesi’ne kadınlar katılmamıştı. Fakat Uhud’da, Bedir’den farklı olarak kadınlar da bulunmuştu. Uhud’a katılan kadınlardan birisi de, Uhud vakasında oğlunu, kocasını, kardeşini şehid verdikten sonra, Allah Rasulü’nün cübbesine dudaklarını koyup da, “Senden sonra bütün musibetler çok hafiftir” diyen Sümeyrâ idi.

•Uhud’da nice kadınlar, ellerinde sargılar, bellerinde mataralar, yaralılara su vermek ve yaralarını sarmak için oraya gelmişlerdi. Tabiî başlarında da Ümmü Ümâre Nesibe, tarihin şerefle yâd edeceği büyük kadın... Eşini ve oğullarını göndermişti, onlar savaşacaklardı. Kendisi de belinde matara, elinde sargılar, yaralıları tedavi için orada bulunuyordu. Bir an gelmişti ki, neredeyse kırılmadık kol, kesilmedik baş kalmamıştı. Tam bu esnada Allah Rasulü, üzerine gelmekte olan bir grup gözü dönmüşü göstererek, “Bunlara karşı kim çıkacak?” deyince, Nesîbe RadiyAllahu Anha elindeki sargıları, belindeki matarayı atarak, “Ben Ya Rasulallah!” cevabını vermiş ve müdafaa hattında yerini almıştı. Artık şimdi o, bir dişi aslan gibi elindeki kılıçla sağa sola saldırıyor ve Rasulullah’a yaklaşanları biçip geçiyordu. Oraya sargı sarmak, yaralıları tedavi etmek için gelmişti ama iş başa düşünce âdeta aslan kesilmişti. O, Allah Rasulü’nün önünde mücadelesini devam ettirirken, oğlunun kolunun bir kılıç darbesiyle kesildiğini görür, koşar onu sargı ile sarar ve elini sırtına vurarak “Git Rasulullah’ın önünde savaş evlâdım!” der ve savaş mevkiine döner. O çocuğunu savaşa gönderdikten sonra Allah Rasulü ona şöyle buyuruyor: “Senin şu yaptığına kim takat getirebilir ki, kim dayanabilir ki?” Bunu duyan büyük kadın, “Allah’a dua et. Beni Cennet’te seninle beraber eylesin!” diyor. Ve Allah Rasulü ellerini kaldırarak, yüzünden, sırtından, kolundan kanlar akan bu kadına dua ediyor: “Allah’ım, Cennet’te onu benimle beraber kıl”. Şerefli kadın bu duayı işitince: “Gayri Kıyamete kadar O’nun önünde savaşabilirim” diyor.

•Ebubekir ve Osman’ın ardından Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e tâbi olarak ilk Müslümanlardan olma şerefine erişen ve bundan dolayı işkenceye uğratılan Talha bin Ubeydullah da Uhud Savaşı’nda Rasulullah’ı koruyabilmek için büyük kahramanlıklar gösteren Sahabelerdendir. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in yanında bulunan bütün Sahabelerin şehit düşmesiyle birlikte Rasulullah’ın yanında O’nu koruyabilecek tek kişi Talha bin Ubeydullah kalmıştır. Pek çok kılıç darbesi almasına rağmen büyük bir cesaretle savaşmaya ve Rasulullah’ı korumaya devam etmiştir.

Malik bin Zübeyr adındaki çok keskin bir nişancının Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e attığı oklara karşı koyabilmek için oklara elini uzatan Talha bin Ubeydullah’ın eli parçalanmış ve bu yüzden çolak kalmıştır. Bu savaşta seksene yakın yara aldığı, hemen her yeri kılıç, mızrak ve ok darbeleriyle yaralandığı halde Rasulullah’ın yanından ayrılmamış, O’nu korumaya çalışmıştır. Ebû Bekir ve Sa’d bin Ebî Vakkâs, Rasul-ü Ekrem Efendimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in yanına yetiştiği sırada kan kaybından bayılan Talha bin Ubeydullah’ın ayılır ayılmaz sorduğu ilk soru ise kendisine değil, yine Rasulullah’a yönelik olmuştur. Bu olay rivayetlerde şöyle anlatılmaktadır:

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Ebûbekir’e, hemen Talhâ’ya yardıma koşmasını emrettiler. Ebû Bekr-i Sıddîk, Talhâ’nın ayılması için su serpti. Talhâ bin Ubeydullah ayılır ayılmaz, “Yâ Ebâ Bekir! Rasulullah nasıl?” diye sordu. “Rasululah iyidir. Beni O gönderdi.” cevabını alınca, “Allahu Teâlâ’ya sonsuz şükürler olsun. O sağ olduktan sona her musîbet hiçtir!” demiştir.

•Tebuk gazâsı sırasında her tarafta kıtlık ve kuraklık hâkimdi. Harbe iştirak edecek Sahabe’den birçoğunun silah satın alacak, harp hazırlığı için sarf edecek paraları yoktu. Rasulullah Efendimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Müslüman zenginleri harp hazırlığı ve teçhizatı için yardıma çağırdı. Hali vakti yerinde olan Müslümanlar, bu davete derhal iştirak ettiler. O gün Ömer RadiyAllahu Anh, Ebu Bekir RadiyAllahu Anh’i geçebilmek için malının yarısını verdi. Ama Ebu Bekir RadiyAllahu Anh malının tamamını verince Ömer RadiyAllahu Anh, “Anam babam sana feda olsun ey Ebu Bekir! Hayır yolundaki her yarışta beni muhakkak geçiyorsun. Artık, hiç bir şeyde seni geçemeyeceğimi iyice anladım.” der.

•“Zinnûreyn” lâkabının sahibi Osman RadiyAllahu Anh, üç yüz deveyi üzerindeki mallarla birlikte verdi. Ayrıca elli at ve bin altın nakit hibe etti. Osman’ın bu fedakârlığı karşısında Efendimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem, “Allah’ım, ben Osman’dan razıyım, Sen de ondan razı ol.” diye duâ buyurdu. 

Daha birçok Müslüman, ellerinden gelen yardımı yapmaktan geri durmadılar. Kimi hurma getiriyor, kimi devesini getirip ordunun hizmetine veriyordu. Hiç biri, getireceği şeyin küçüklüğüne, azlığına, ehemmiyetsizliğine bakıp yardıma koşmaktan geri kalmıyordu. 

Müslüman kadınların bu yolda gösterdikleri fedakârlıklar da takdire şayandı. Boyunlarında, el ve kulaklarında ne kadar ziynet eşyası varsa, Allah yolunda cihada çıkacak olan ordunun hazırlığı için getirip onları Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Efendimize seve seve teslim etmekte asla tereddüt göstermiyorlardı.

Eslem kabilesine mensup Ümmü Sinan der ki: “Âişe’in RadiyAllahu Anha’nın evinde Rasulullah’ın önüne serilmiş bir örtü gördüm. Üzerinde fildişinden bilezikler, pazubendler, yüzükler, halhallar, küpeler, develerin ayaklarını bağlayacak kayışlarla, kadınlar tarafından gönderilen ve Müslümanların savaşa hazırlanmalarına yarayan bir takım şeyler bulunuyordu.” 

Kardeşlerini kendi nefislerine tercih ettiler:

•Müslümanlara olan kin ve düşmanlığıyla bilinen Ebu Cehil’in oğlu olan İkrime bin Ebi Cehil, Ebubekir RadiyAllahu Anh’in Hilafeti döneminde Bizanslılara karşı yapılan Yermük Savaşı’na katılmıştır. Zaferle neticelenen savaşın sonunda ağır yaralanan El-Haris İbni Hişam, Süheyl b. Amr ve İkrime İbni Ebu Cehl’in birbirlerine gösterdikleri fedakârca tavır şöyle rivayet edilmektedir:

“Yermük Savaşı’nda, Haris b. Hişam, İkrime b. Ebi Cehil ve Süheyl b. Amr ağır yaralar alarak yere düştüler. Harp durmuş, yaralıların ihtiyaçları karşılanmaya başlanmıştı. Ben de su dolu kırbamı alıp amcamın oğlu Haris e koştum. Yaralılar arasında bulup suyu uzattığım sırada, yan taraftan İkrime’nin feryadı duyuldu:

“Su ne olur bir damla su!” Haris bunu duyunca, kaş göz işaretiyle suyu ona götürmemi istedi. Ve kendisi dudaklarını kilitledi, asla içmedi. Koşarak oraya vardım, suyu İkrime’ye uzatırken bir ses daha geldi. Bu da Suheyl’in feryadıydı. “Allah rızası için bir damla su, çok perişanım!” diyordu. İkrime de Haris gibi dudaklarını kilitlemiş işaret ediyordu, suyu ona götür” diye... Koştum, Suheyl’i buldum. Ne var ki Suheyl’in ruhu, şehitlerle beraber uçmuştu... Cansız cesedi, sıcak kumların üzerine uzanmış bulunuyordu. Dönüp İkrime’ye geldim. Baktım ki İkrime de onu takip etmiş, o da uçmuş öbür şehitlerle birlikte... Bari dedim Haris’e yetişeyim de ona olsun içireyim. Ne çare ki, geldiğimde onun da cansız cesediyle karşılaştım. O da hareketsiz yatıyordu sıcak kumların üzerinde.

Hayatımda çok fedakârlık gördüm. Ama hiç biri bu derecede değildi. Kendilerinin su ihtiyacı kesindi. Ama kardeşlerini duyunca onlara göndermişler, ölümleri pahasına bu yardımı yapmışlardı.”


Sahabelerin örnekliği ve fedakârlığı bu sayfalara asla sığmaz tabiî ki. Biz bir kaçını aldık ki “zafer nasıl ve ne zaman gelecek?” diyenlere cevap niteliği taşısın. Burada dikkat edilmesi gereken husus, Sahabe hayatlarının film kahramanına dönüşmemesidir. Ulaşılması imkânsız görülen hayatlar, asla örnek alınamaz! Oysa Ashab, gösterdikleri fedakârlıklarla bizler için vazgeçilmez birer örnekliktir. Nitekim Suriye’de yaşananlar ve gösterilen tavırlar Sahabelerin tavırlarından hiç de farklı değildir. Bilal RadiyAllahu Anh nasıl kızgın çölün altında “Ehad!” demişse bugün de diri diri toprağa gömülen Suriyeli Müslüman “Ehad!”dan başka bir şey söylememektedir. 

Sahabelerin hayatında da gördüğümüz üzere nusret, Allah’a itaatle beraberdir. İşte önümüzde Ramazan ayı… Ne istediğimizi ve nasıl elde edeceğimizi belirledikten sonra, Ramazan ayını bu hedefleri gerçekleştirme ayı kılalım. Dünyanın kuşatıcı, hapsedici, köleleştirici atmosferinden sıyrılarak tüm çabamızı Allah’ın razı olacağı ameller yapmaya hasredelim. Müslümanların kanına, ırzına ve malına el uzatmış sömürgecilerin ellerini kıracak olan bir çalışmaya hep birlikte imza atalım. Gelin bu Ramazan’ı, nusrete uzanma yani “Hilafet Devleti’ni kurma” ayı olarak isimlendirelim. Bu bilinçle yeniden bir dirilişle ayağa kalkalım, bir daha hiç oturmamacasına! 



Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz