Mısır’ın Yarını Dünden Belli

Mahmut Kar

Ecdadımız, büyüklerimiz, yaşadıkları tecrübeleri üst üste koyarak herhangi bir konuda geleceğe dönük uzun değerlendirme, tahlil ve öngörülerde bulunmamışlardır. Lakin bir söz kullanmışlardır ki bu söz tüm tecrübeleri ve öngörüleri kuşatacak mana ve mefhumu içinde barındırıyor. “Yarını dünden belli olmak” sözünden bahsediyorum. Bu sözü sarf eden diller geleceğe dair ortaya koydukları öngörülerde kolay kolay yanılmamışlardır. Çünkü geçmişe dair tecrübelerle dolu bir hayatı onlar yaşadılar. Ayrıca hatalarının toplamından edindikleri tecrübe onlara hatalarının nedenini de öğretmiş oldu. Bu söz insanların normal gündelik hayatlarında sıradan işleri için kullandıkları bir sözdür belki. Ancak sıradan işler ile daha büyük ve önemli işleri birbirinden ayıran herhangi bir fark bulunmamaktadır. İnsanlar nasıl sıradan işlerle alakalı bazı esas, ölçü ve tecrübelere dayalı bir bilgi ve yol geliştirmişler ise toplumlar ve kitleler de aynı şekilde daha önemli işler için esas ölçü ve tecrübelere dayalı bir bilgi ve istikamet geliştirmişlerdir.

Yarın için ulaşmak istediğiniz bir hedefe yani gerçekleştirmek istediğiniz bir amaca nasıl ulaşacağınız noktasında bugün sahip olduğunuz düşünce kadar dün sahip olduğunuz düşünce de çok önem arz etmektedir. Tabi eğer dün sahip olduğunuz düşünceyi büsbütün bir kenara atıp yepyeni bir düşünce üretmemişseniz. Yani sizin yarınınızın ne olduğu aslında sizin dününüzde saklıdır. Belki de “saklı” ifadesi bile fazla. Yani “Yarınınızın ne olduğu dününüzde apaçık ortada” dersek daha doğru olur. Dolayısıyla insanlar yarınlarını dünlerine bakarak görebilirler. Yarınlar hakkında dünden bağımsız ne kadar değerlendirme yaparsanız yapın, ne kadar çalışma ve hedef gözetirseniz gözetin, çevrenizdekilere yarına dair ne kadar vaatlerde bulunursanız bulunun siz yarınınızı bugün değil dün belirlemiştiniz. 

Ancak geçmişe yani bugünkü dününüze bir çizgi çekip yeni yepyeni bir düne dönerseniz, yeni bir dün benimserseniz; hedefleriniz, vaatleriniz ve söylemleriniz yeniden şekillenir yarınınıza o zaman umutla bakarsınız.

Yazımıza bu ön giriş ile başladıktan sonra Mısır’ı değerlendirmeye geçebiliriz. Ben burada Mısır’ı zikrederken aslında Mısır’da şu anda yönetimde olan “İhvan-ı Müslimîn” cemaatini kastediyorum. Dolayısıyla aslında bu yazımızda şu an Mısır’da Demokratik bir parlamentoda birinci parti olarak iktidarda olan ve en önemlisi Mısır Devlet Başkanlığı’nın sahibi olan İhvan’ın bugününün dünden belli olduğunu maalesef ortaya koymaya çalışıyorum. Türkiye’de ve İslam coğrafyasında İhvan gibi Demokratik İslamî partilerden Müslümanların İslamî beklentilerinin olduğunu düşünüyorum. Bu beklentinin ne olduğu konusunda ise bekleyen ile bekletenin aynı düşüncede olmadığı kanaatini taşıyorum. Müslümanlar İslam’ın izzetinin tüm ümmeti kuşattığı İslamî bir hayatı beklemekte iken İslamcılık ekolünden olan İhvan ve onun gibi cemaat ve oluşumların böyle bir hedefleri asla olmadı ve böyle giderse olmayacak gözüküyor. Çünkü dediğimiz gibi İhvan vb. cemaatler ilk kuruluşlarında da İslam’ı Devlet olarak hayatta var edecek ideolojik bir kalkınma esası üzerine kurulmadılar. 

Şimdi bazı başlıklar oluşturarak, Mısır ve İhvan üzerinden İslamî kitleler için daha genel bir değerlendirme yapalım.

İhvan’ın Kuruluş Süreci ve Felsefesi

Osmanlı Hilafet Devleti’nin yıkılmasından önce İslam dünyasında kalkınma hareketleri ideolojik fikri kalkınma hareketleri olarak ortaya çıkmamıştır. Daha çok modern İslamcılık etkisi ile ıslahat hareketleri olarak faaliyet göstermişlerdir. 1860’lı yıllardan 1920’li yıllar arasına kadar İslamî düşünürler Osmanlı’nın gerilemesinin temel nedenlerini belirlemek ve bu gerilemeyi durduracak kalkınma hareketi başlatmanın gerekliliğini ortaya koymak yerine felsefe, modernizm ve gizemcilik gibi ilimler ile meşgul olmuşlardır. Ayrıca Batı’nın Osmanlı Hilafet Devleti’ni yıkmak için fiilî siyasî saldırılarının yanında İslam’a karşı fikrî saldırıları da başgöstermiştir. Bu süreçte Müslüman düşünür ve âlimler bu saldırılar karşısında refleks olarak Batı’ya karşı İslam’ı savunmaya kalkışmışlardır. Bu fikri savunma sürecinde modernist bir İslam algısı ve ekolü oluşmaya başlamıştır.

Aslında bu süreçte Batı’yı İslam dünyası karşısında başarıya, galibiyete götüren şey siyasî fiili saldırılar değil bu fikri saldırılardır. Çünkü Batı bu fikri saldırılar ile İslam hakkında ve onun şer’î nizamı hakkında Müslümanların zihninde şüpheler oluşturmayı başarmıştır. Osmanlı Devleti’nin gerilemesinin ve çöküşe geçmesinin temel sebebi “İslam ve onun şer’î nizamında ısrarcılıktır” kanaati Müslüman düşünür ve âlimlerin zihnine yerleştirilmiştir.

Osmanlı Hilafet Devleti’nin yıkılması ile İslam dünyasında tahayyül edilemeyen büyük bir sarsıntı baş göstermiş, bu sarsıntıyı en yakından hissedenler ise Müslüman düşünürler, âlimler değil bizatihi Müslüman halkın kendisi olmuş ve işte İhvan tam da bu zamanda Hilafet’in kaldırılmasından çok kısa bir süre sonra kurulmuştur. Eğer İhvan kuruluşunu ideolojik-fikri kalkınma esası üzerine bina etmiş olsaydı toplumun ona ve çalışmasına vereceği teveccüh daha başka olurdu. Ancak İhvan, Cemalettin Afgani, Muhammed Abduh ve Reşit Rıza gibi modernist İslamcı öncülerin ıslahatçı fikri yayılmacılığının etkisinden kurtulamamış ve ıslahatçılık esası üzerine bir kuruluş gerçekleştirmiştir. İhvan bu modernist İslamcı ekolün düşünce ve fikirlerini birebir almayıp onlara aykırı tevdihi anlamda temel düşünce ve tezler üretmiş olsa da aslında ıslahatçılık yaklaşımından da kurtulamamıştır. Düşünce ve fikir (tevhid, ulûhiyet ve ubudiyet) üzerinde vahye dayalı ölçüler belirlemiş, lakin bu düşünceye ulaşma yolu ve hayatta tatbik keyfiyeti hakkında bir yaklaşım geliştirememiştir. Dolayısıyla İhvan ideolojik kökten değişimi amaçlayan bir kalkınmadan ziyade ıslahatçı bir kalkınma hareketi olarak kurulmuş, geldiğimiz noktada ise bu ıslahat düşüncesinde de epeyce savrulmalar yaşamıştır.

İslamî Devlet Fikri ve Islahatçılık (İhvan) Ekolünün Yayılması

Hilafet Devleti’nin yıkılması ile ilk sarsıntıyı yaşayan İslam ümmeti daha henüz fikri ve fiziki bir toparlanma yaşamadan ikinci büyük sarsıntı olan sözde “İsrail” devletinin kutsal toprakları işgali ile karşılaşmıştır. Bu dönemden sonra İslam Ümmeti içerisinde Müslümanların kalkınması için ideolojik fikri seviyesi yüksek şahsiyetlerin kalkınma hareketleri başlamıştır. Bu kalkınma hareketlerinin en bilineni Şeyh Takiyyuddin en-Nebhani’nin 1953 yılında kurduğu Hizb-ut Tahrir’dir. 1950’li yıllarda Müslümanların tekrar yeniden kalkınmalarının nasıl olacağına ilişkin siyasî ve fikri tezler ortaya koyan bu âlim pratik olarak kalkınmanın esasını kitlesel siyasî bir çalışma ile orantılı yürümeye bağlı kılmış ve İslamî Hilafet Devleti’nin yeniden kurulması fikrini Ümmete hatırlatmıştır.

Batı’yı endişeye sevk eden bu kalkınma hareketinin başarısız olması için bu düşüncenin hızlı kabul görebileceği İslam beldelerinde ideolojik olmayan yeni İslamcı partiler kurulmaya başlamış ve bu partiler yolu ile Müslümanlar İslam beldelerinde resmi siyasetin içine sokulmuş, aynı zamanda daha tevhidi duran ancak ideolojik siyasî bir hedefi olmayan İhvan gibi ıslahatçı hareketlerin düşünce ve fikirleri İslam dünyasında daha hızlı ve kolay yayılma göstermeye başlamıştır. 1990’lı yıllarda Türkiye ve diğer İslamî beldelerde vahdet ve ıslahatçılık düşüncesine davet eden bu tür yayınlar Arapçadan diğer dillere çevrilerek yaygınlaştırılmıştır. 1990’dan 28 Şubat sürecine kadar Türkiye’de radikal İslamcılığın beslendiği en temel düşünce ve fikirler bu kültür göçü ile sağlanmıştır. Dediğimiz gibi bu düşünce ve fikirler köklü bir değişime dayalı olmayıp ya ıslahatçı değişimleri ya da cihadî yolla bir değişimi amaçladığı için kalkınma noktasında yetersiz kalmış ve İslamî toplumda sonraki yıllar için esassız ve zaviyesiz küçük grupların oluşmasına sebep teşkil etmiştir. 

Ümmette birlik ve vahdeti tesis etmeyi amaçlayan bu ekol geriye baktığımızda İslam Ümmeti içerisinde her biri bugün için daha farklı ve konjonktürel düşünebilen küçük parçacıklara bölünmüş birçok farklı grup ve yapı bırakmıştır. Islahatçılık fikri ile ümmette ne fikri ne de cemaî birliktelik oluşturulabilmiş aksine ümmetteki duygusal birliktelik bile zayi edilmiştir.

Dünya Siyasetinde Yeni Islahatçılık (İhvan) Ekolünün Rolü

Kâfir Batı İslam beldelerinin tüm servetlerini işgalci ve sömürgeci yönü ile çaldı. Hilafet’in kaldırılmasından bugüne tüm İslam beldelerinde daha çok baskıcı otoriteler ile bu vahşi yüzünü gizlemeyi başarabildi. Ancak Batı’nın son yıllardaki işgalci politikası Müslümanların Batı’nın bu sömürgeci vahşi yüzünü daha bariz görmesini sağladı. Batı’nın gerçek yüzünü gizleyen maskeler tek tek düşmeye başladı. Batı yeni bir üslup geliştirerek diktatör baskıcı rejimlerden sonra Müslümanlar ile çalışabileceğinin mesajını verdi. Zaten Batı’nın kendi bekasını biraz daha sürdürebilmesi için son şansı da buydu. Çünkü Batı İslam dünyasına bundan sonra kendi kültür ve ideolojisine ait bir şeyi pazarlayabilecek iyi bir geçmiş bırakmamıştı. Ancak İslamcılar ile çalışabilirse Müslümanlara bir şeyler sunabilir ve Kapitalist sömürgeci yüzünü ancak İslam örtüsü ile yeniden gizleyebilirdi. 

Batı’nın yeni strateji planında İslam beldelerinden kendisine güvenebileceği parti ve cemaatlere ihtiyacı olacaktı. Bu stratejik plan doğrultusunda öncelikle Türkiye’de İslamcı Ak Parti ile beraber çalışmaya başladı. 1960’lı yılların İslamcı ıslahatçı düşünce ekolüyle bağı olan Ak Parti’nin son yıllarda elde ettiği kazanımlar diğer İslam beldelerindeki ıslahatçı hareketleri de iştahlandırdı ve harekete geçirdi. Aslında Ak Parti’nin ilk kurucu yapısına İslamcılık ve ıslahatçılık noktasında fikir ve düşünce aşılayan İhvan’ın kendisi Ak Parti’den sonra konjonktürel siyasetin nasıl yapılacağını öğrencisinden öğrenmiş oldu. Orta Doğu’da gerçekleşen halk ayaklanmaları neticesinde yıkılan diktatörlükler yerine İslamcı ve Islahatçı bu yapılar Batı’nın yeni strateji planına uygun yerde ve konumda duruyorlardı. 100 yıllık İslamsız geçen bir hayata başkaldıran Müslümanların devrimleri; Batılıların stratejileri, kirli planları ve İslamcı hareketlerinde bu planlara alet olmaları doğrultusunda maalesef çalınıyordu. Yıkıcı ve kavurucu bir devrimi dahi kökten değişim için bir fırsat olarak değerlendiremeyen ıslahatçılık Batı’ya yeni sömürüleri ve fikri işgalleri için zaman tanıyarak O’nun ömrünün uzamasını sağlamıştır.

Mısır’a Zaman Lazım

Müslümanlar şimdi İhvan ve Mısır için İslamcılığın onlara öğrettiği o eski argümanları nakarat gibi dillerine dolayacaklar: “İşler sizin bildiğiniz gibi değil, öyle ol deyince olmuyor.  Zamanla bu işler çözülecek.  Şimdi iktidarız ama muktedir değiliz.  Muhammed Mursi ne yapsın? Son söyleyeceğini şimdi söylesin de alaşağı mı edilsin?” vb. on seneyi aşkın bir zamandır bu nakaratlar Türkiye’deki Müslümanlar olarak bizlerin fikri tartışma ve münazara masalarımızın olmazsa olmaz menüleriydi. Ak Parti ilk kurulduğunda aynı nakaratlar bizim İslamcılarımızın diline pelesenk olmuştu. Yıllar geçti Ak Parti iktidarlıktan muktedirliğe ulaştı. Ancak artık bizler o nakaratlı tartışma ortamlarını özlemeye başlamıştık. Çünkü bizim İslamcılar artık iyi birer Demokrat olmuşlardı. Hem de gerçek Demokrasiyi savunan birer muhafazakâr Demokrat olup çıkıverdiler. Onlar için iktidarı korumak, gözetmek en asli işlerden bir iş oldu. Müslümanların menfaati ve maslahatı için bir söz, bir eylem veya herhangi bir beldedeki Müslümanların acısını dile getireceğimiz bir eylem eğer iktidarın onaylamayacağı bir eylemse sessizliğe bürünmek en faziletli iş oldu.

Hani meşhur bir söz vardır ya “Eski çamlar bardak oldu.” Aslında bu söz tam da burada söylenmeye değer bir söz. Bu sözün hikâyesi şöyle: Eskiden çamlardan bardak yaparlarmış. Köyün birinden bir genç askere gidip gelmiş. Bir bakmış ki ne çam kalmış ne ağaç. Babasına sormuş ne oldu bu çamlara diye. Babası aynen böyle demiş: “Eski çamlar bardak oldu oğul” 

Diktatörlükten kurtulmuş Mısır’a şimdi ne lazım derseniz tabi ki zaman lazım. Önce Mısır’daki dikta yönetimin kalıntıları temizlenecek. Kurumlar Demokratik yeni bir yüz kazanacak. Askeri vesayet kaldırılacak. Anayasanın (yargının) yönetim üzerindeki vesayet yetkisi sınırlandırılacak. Ancak tüm bunlar yapılırken uluslararası tüm anlaşmalara bağlı kalınacak. İşgalci Yahudi varlığı tanınacak. Arada bir Müslümanların yüreklerini ferahlatacak kükremeler duyacağız. Lakin Mısır’da Türkiye gibi toplumsal manada liberal ve seküler bir İslam ülkesi olmanın yolunda ilerleyecek. İdeolojik olmasa da Seyyid Kutup ve Hasan el-Benna’ların tevhid ve uluhiyyet merkezli o eski yaklaşımlarını arar olacağız. 

Galiba elbiselerin (gömleklerin) çıkarılması böyle bir şey olsa gerek. Eski de olsa, yıpranmış da olsa o elbise ve gömlek bizim üzerimizdeydi. Aslında o elbisenin kumaşı İslam kumaşıydı. Onun eskimiş olması, iplerinin çürümeye başlamış olmasından değil aksine iplerini yenileyen “ruh”un artık kalplerin içerisinde sönmüş olmasından kaynaklanıyordu.

İhvan bugün değil ta dün o elbiseyi üzerinden çıkarma kararını vermişti. Üzerindeki elbise ile işlerin hallolamayacağını zannetti. Kolay ve vakıacı konjonktürel çözümlere başvurdu. Aynı İslam beldelerindeki Demokrasi elbisesini giymiş diğer parti ve oluşumlar gibi.

Ancak çözüm üzerlerindeki elbiseyi çıkarmak meselesi değildi. Çözüm ancak İslam akidesi ve ideolojik bilinç ile onu yenilemekti. İdeolojik İslamî akidenin yenilenmesi ile elbisenin lifleri de kendiliğinden yenilenecekti. Tıpkı ağacın liflerindeki canlı özün hareket etmesi ile ağacın yapraklarının yenilenmesi gibi.

Ancak ortada ne çam kaldı nede ağaç bırakıldı.

أَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ اللّهُ مَثَلاً كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرةٍ طَيِّبَةٍ أَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِي السَّمَاء تُؤْتِي أُكُلَهَا كُلَّ حِينٍ بِإِذْنِ رَبِّهَا 

“Allah’ın hoş bir sözü nasıl misallendirdiğini görmez misin? O kökü sabit ve dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir. Ve o ağaç Rabbinin izni ile her zaman meyvelerini verir.”


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz