Clinton’un Afrika Ve Türkiye Ziyaretinin Arka Planı

Osman Yıldız

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, 11 gün süren Afrika gezisi kapsamında Sahra altı Afrika bölgesinde yer alan Kenya, G. Afrika, Angola, Kongo D.C. , Nijerya, Liberya ve Kape Verde’yi ziyaret etti. Ardından ise Türkiye’ye geldi. Dolmabahçe Sarayında Erdoğan ile görüşen Clinton, Erdoğan’a hitaben, ”En iyisini en sona bıraktığını' belirtti. ABD için “iyi ülke”nin ne anlama geldiğini siz okurlara bırakıyorum. 

Clinton’ın gezi kapsamına dâhil ettiği ülkeler, ABD’nin Afrika siyasetinde öncelikli sırada yer alan aynı zamanda enerji ve önemli hammaddelere sahip olan ülkelerdir. Afrika, kâfir Batı’nın göz diktiği ve sadece sömürge olarak baktığı aynı zamanda devletlerarası çekişmelerin yaşandığı bir bölgedir. Clinton’un Afrika ve Türkiye’ye ilişkin yaptığı bu ziyaretin asıl maksadını belirtmeden önce Afrika ile ilgili öncül bilgiler vermek istiyorum.

Afrika, 19. Yüzyılın başlarından beri sömürülmekte olup, 1960 yılından beri ise devletlerarası çatışmaların yaşandığı bir bölge konumundadır. 1800’lü yılların sonlarında 1900’lü yılların başlarında sömürgeci Kapitalist devletler Afrika bölgesine girdiklerinde her devlet gücü nispetinde bu kara kıtayı sömürmeye başladı. Böylece Afrika kıtasının hepsi Avrupa’nın sömürgesi oldu. İngiltere burada aslan payına sahiptir, ondan sonra Fransa, Belçika ve Portekiz vardır. Bu sekiz sömürgeci Avrupa devletleri 2. Dünya Savaşı sonuna kadar Afrika'daki sömürgelerinde kaldılar.

2. Dünya Savaşı’nın bitmesi ile birlikte savaşın galipleri tarafından Birleşmiş Milletler Örgütü kurulması fikri ortaya atıldı. İngiltere’nin dünya siyasetinden bir adım geri çekilmesi ile birlikte Amerika bu kurumu kendisinin siyasi, ekonomik ve güvenlik çıkarları doğrultusunda kullanmaya başladı. Sömürgeciliğin üslup değiştirmesi ile birlikte ABD, BM sözleşmesine sömürgeciliğin sona erdirilmesi ile ilgili maddeler koydu. Ancak bu Afrika bölgesinde 1960 yılından sonra ele alınmaya başladı. Sömürgecilik üslup değiştirerek bağımsızlık fikri ortaya atıldı. Bağımsızlık düşüncesini nasıl kullanacağı noktasında köklü bir tecrübeye sahip olan İngiltere, bu düşünceye alkış tutarak destekledi. Nitekim bazı sömürgelerine bağımsızlık hakkı verip bunları devletleştirdi, ardından da İngiliz Devletler Topluluğunu oluşturdu. Çünkü İngiltere’nin bölgede tek çekindiği ABD’nin bu bölgeye gözünü dikmesi ile birlikte kredi, yardım ve uzmanlar yoluyla bağımsız devletlere musallat olmasından korkuyordu. Nitekim öylede oldu. 1960 yılından bugüne Afrika bölgesi özellikle ABD, Fransa ve İngiltere arasında devletlerarası çatışmanın yaşandığı bir bölge konumundadır. Halen de bu çatışma devam etmekte ve otuza yakın iç savaşla kendisini göstermektedir. Bu çatışmanın sürdüğü en belirgin alanlar ise Sierra Leone, Liberya, Fildişi sahilleri, Somali, Uganda, Kongo, Ruanda, Brundi ve Sudan’dır.

Afrika bölgesi sömürge devletleri arasındaki çatışma nedeni ile birçok kanlı olayların yaşanmasına sahne olmuştur. Bu kanlı çatışmalar nedeniyle Afrika’nın borç yükü Afrika’ya ait toplam milli gelirin yaklaşık %65’ini yani 370 milyar doları aşmıştır. (2005) Yine bu çatışmalar sebebiyle dünyadaki toplam mayınların yaklaşık dörtte birini oluşturan 30 milyon mayın bu kıtadaki 18 devlete döşenmiştir. 

Bu kara kıta üzerinde yaşanan devletlerarası çatışma zaman zaman onları pazarlık konusunda ittifak etmeye de götürmüştür. Güney ve kuzey Sudan’ın birbirinden ayrılması hususunda Amerika ile İngiltere arasındaki anlaşma gibi. Yine Fildişi Sahilleri konusunda Fransa ile Amerika arasında gerçekleşen uyumda olduğu gibi. Ancak bu devletlerarasındaki siyasi ve ekonomik rekabet, mücadeledeki en üst seviye konumunu korumaktadır.

Kara kıtada maddeden başka hiçbir şeye itibar edilmemesi, değer verilmemesi ve doğal servetlerin yağmalanması nedeniyle bu süreç Afrika’da oldukça kanlı geçmektedir.

İşte bu öncüllerden sonra ABD Dış İşleri Bakanı Hillary Clinton’ın bu bölgeye yaptığı ziyareti değerlendirmemiz gerekmektedir. Bölgeye yapılan bu ziyaret Amerika’da seçim yılı olduğu bir dönemde gerçekleşmektedir. Nitekim Amerika’nın dış siyasette, devletlerarası kararlar almadaki kudreti, dünya sınırları içerisinde olur. Bundan dolayı İngiltere, devletlerarası siyasette ABD ile sinsice rekabet etmesinden dolayı özellikle, ABD’nin seçim sürecine girmesi ile Amerika’ya karşı koymak üzere hadiseler çıkarmaya, onun devletlerarası siyasette elini boşa çıkarmaya kastetmektedir. Bundan dolayı, ABD’nin seçim sürecine girmesi ile birlikte İngiltere’nin, bu durumu istismar etmemesi için Clinton Afrika’ya bir ziyaret gerçekleştirmiştir. Dış İşleri Bakanı Hillary Clinton Afrika’ya ziyaret gerçekleştirirken, ABD Savunma Bakanı Leon Panetta ise beş gün süren Ortadoğu turuna çıkmıştır. Penetta ise ilk ziyaretine korku duvarlarının yıkıldığı ve ilk kıvılcımın çakıldığı ülke olan Tunus ile başlamış, ardından Mısır, İsrail varlığı ve Ürdün’ü ziyaret etmiştir. Bu bölgede gerçekleşen ziyaretler ise daha çok Suriye meselesine yöneliktir.

Hillary Clinton’ın Türkiye ziyaretine gelince:

Başbakan Erdoğan, Suriye ordusunun Halep’e onlarca tankla saldırdığı gün ABD Başkanı Barack Obama’yı telefonla arayarak bir görüşme gerçekleştirmişti. Beyaz Saray’ın resmi sitesinde ise 36 dakika süren görüşmeye ilişkin bir fotoğraf yayınlandı. Fotoğrafta Obama’nın elinde tuttuğu beyzbol sopası, Washington’da ve Türkiye’de birçok tartışmaya neden oldu. Suriye konusunda bir telefon görüşmesine ait resimdeki sopanın, “Obama yönetiminin dış politika yaklaşımını sembolize edip etmediği” tartışıldı. Türkiye’de ise “ABD’nin Türkiye’yi sopa ile idare ettiği” tartışmaları yaşandı. İşte bu tartışmaların yaşanmasından sonra ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton 11 Ağustos tarihinde Türkiye’ye bir ziyaret gerçekleştirdi. Clinton Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Başbakan Erdoğan, Cumhurbaşkanı Gül’ün yanı sıra Suriye Ulusal Konsey’i ile görüşmeler de yaptı. 

Suriye’de zalim Beşşar rejimine karşı ayaklanmaların başlamasından bugüne kadar Türkiye ABD’nin kirli oyun ve desiselerinin bir parçası olarak hareket etmiş ve etmeye devam etmektedir. Suriye’de yaşanan gelişmeler hem bölge ülkelerindeki hain yöneticileri hem de ABD ve Batı’yı tedirgin etmektedir. Bu yüzden görüşme üstüne görüşme toplantı üstüne toplantı yaparak sürekli istihbarat paylaşımı yapılmaktadır. Ta ki orada istemedikleri bir Hilafet Devleti kurulmasın.

Öncelikle Clinton’un ziyareti öncesi yaşanan gelişmeleri şöyle bir hatırlayalım:

-Suriye'nin kuzeyindeki Hasiçi, Afrin ve Kobani kentlerinde Baas Partisi'ni temsil eden bina ve sembollerin tahrip edildiği ve PKK bayraklarının asıldığı Kuzey Irak'taki Bölgesel Kürt Yönetimi'nin bu gelişmelerde aktif rol aldığı haberleri tüm dünyada yayıldı. 

-İran Genel Kurmay Başkanı’nın “Böyle giderse Suriye’den sonra sıra Türkiye’ye gelecek” şeklinde bir açıklama yapması Türkiye’de Başbakan düzeyinde tepki gördü. Erdoğan; “Böyle bir açıklamanın düşündürücü ve üzüntü verici” olduğunu belirtti. 

-7 Ağustos Salı İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salih’i Ankara’ya gelirken, İran dini lideri Ayetullah Hameney’in özel temsilcisi Said Celili de Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ile görüştü.

-İran Dışişleri Bakanı Salihi Türkiye’ye yaptığı ziyaretin Suriye'de alıkonulan 48 İran vatandaşı ile ilgili olduğunu ve Türkiye 'ye gelmeye karar verdiğini belirtti. Salihi, “Türkiye 'nin Suriye'deki muhalefetle temasları bulunduğuna” işaret ederek devreye girmelerini istediklerini belirtti.

-Celili Türkiye ziyaretinde Baas yanlısı Cumhuriyet Gazetesine bir röportaj verdi. ABD’nin Afganistan işgalini “terörü engellemek” olarak gören Celili, Suriye’deki direniş guruplarını ise, “Cihad’çı radikaller bölgede zemin kazanıyor” şeklinde değerlendirerek asıl korkusunu tamamen ifşa etti. Soruda; “ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton Türkiye’ye geliyor. Suriye konusunda kendisine mesajınız var mı?” diye soruldu. Celili ise; “Bölgede daha dikkatli ve akılcı düşünmelerini isterim. Hepimiz bu bölgede en kötü senaryodan (İslamî Hilafet Devleti) kaçınmak zorundayız” dedi. Ardından şöyle devam etti; “Suriye’de doğacak otorite boşluğunun olumsuz sonuçlarından biri de bölgeye aşırı unsurların yayılması tehlikesidir. Afganistan’a bakın. Avrupa’dan binlerce mil uzakta 140 bin NATO askeri var. Amaçları terörü engellemek. Şimdi Avrupa’nın dibinde aynı terörün yeşermesi için verimli topraklar hazırlanıyor. Bunu ben söylemiyorum. CIA, MI-6 söylüyor, tüm istihbarat örgütleri söylüyor. Cihatçı radikaller bölgede zemin kazanıyor diyorlar. Eğer bu doğruysa ve Suriye’de terör yayılıyorsa, bu hangi ülkenin çıkarınadır? İran’ın mı, Türkiye’nin mi, Avrupa’nın mı?”

-Yine İran'ın başkenti Tahran'da 9 Ağustos 2012 Perşembe günü Suriye Danışma Toplantısı yapıldı. Toplantıda kabul edilen ortak bildiride, Suriye'ye her türlü dış müdahale reddedildi, silahlı gruplara her türlü askerî yardımın durdurulması istendi ve üç aylık ateşkes çağrısı yapıldı.

Bilindiği üzere İran’ın Beşşar Esad’a açık desteği var. Bunu silah, para, asker olmakla birlikte diplomatik yollarla da yapmaktadır. Yakalananlar ise oraya savaşmak için giden İran devrim muhafızları denilen askerler. Ama İran her zaman olduğu gibi yalan söyleyerek bunların hacı olduklarını söylemektedir.

İran’da yapılan toplantının ardından çıkan sonuç bildirgesine gelince, aslında ABD’nin Suriye siyaseti ile hiçbir şekilde çelişmediği görülecektir. Nitekim ABD şimdiye kadar Suriye için 82 milyon dolar harcadığını belirtiyor. Ancak bu paralar, içeride mücadele eden Müslümanlara değil sezeryanla doğan Ulusal Konsey’e aktarılıyor. Bölge ülkeleri tarafından çepeçevre kuşatılmış olan Suriye’ye Esad’ı tahtı ile birlikte indirecek “kendi paraları ile” alacakları silahlara dahi izin verilmiyor. 

Dış müdahale hususuna gelince NATO’nun zaten böyle bir niyeti yok. Niyeti olmamakla beraber içeride Konseyin bir karşılığının olmaması Beşşar’a alternatif bir “lider” bulamaması onları düşündürmekte ve bataklığa saplanmak istememektedirler. Nitekim Associated Press haber ajansı ile yaptığı söyleşide ABD Savunma Bakanı Panetta, ABD'nin başarıyla Suriye üzerinde bir uçuşa yasak bölge oluşturabileceğinden emin olduğunu, ancak bunu yapmak için gerekli "büyük, önemli politik kararın" henüz alınmadığını belirtti. 

Üç aylık ateşkes çağrısı ise Beşşar’a zaman kazandırmaktan başka bir şey değildir. Beşşar’ın daha önce uymadığı ateşkes çağrısına resmi rakamlara göre 25 bin insan öldükten sonra uymasını beklemek ise aklımızla alay edilmesi demektir. 

Suriye’nin Kuzey’inde yaşanan hareketliliğe gelince: Olayların başlamasından beri Suriye’deki Kürtlerin ayaklanmanın dışında tutulmak istendikleri kamuoyuna empoze edilmektedir. Nitekim Kürtler ayaklanmanın başlamasından bugüne kadar devrimcilere destek olmuşlardır. Ayaklanmaya destek veren Kürt lider Temo bir Cuma gösterisinde Beşşar’ın şebbihaları tarafından öldürülmüştür. Bugün Suriye’de yirmiye yakın Kürt oluşum vardır. PYD ise bunlardan sadece biridir. Yani Kürtleri temsil eden tek parti PYD değildir. PKK bayraklarının asıldığı, Barzani tarafından askerlerin eğitildiği haberi yapılarak Türkiye kamuoyunda bir tehdit algısı oluşturulmuştur. Bunun üzerine Türkiye sınıra askeri ve silah yığınağı yapmıştır. Burada işleme konulan plan, “istemedikleri bir boşluk oluşması” durumunda bu boşluğu radikal gruplar diye ifade ettikleri grupların doldurmasıdır. Türkiye’de terör bahane edilerek bir korku oluşturulup aslında ABD’nin ‘B’ planı olarak Türkiye’nin müdahalesi kararlaştırılmıştır. Kürt’leri ümmetten ayıran her fikir her haber kesinlikle kasıtlı yapılan haberlerdir. 

Clinton Davutoğlu görüşmesine gelince: Görüşme sonrası bir basın açıklaması yapıldı ve Suriye’de duydukları asıl korku ve endişelerini dile getirdiler. Clinton, “Suriye'de birinci önceliğimiz muhalefetin tüm çabalarını destekleyip, şiddetin durdurulması, Esed olmadan demokratik bir Suriye'ye erişilmesidir. ABD muhalefete silah dışı, mali ve iletişim yardımını sürdürmeye devam edecek. Aynı zamanda farklı şekilde desteklerimizi sürdürüyoruz” şeklinde konuştu.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ise, “Suriye'de geçiş sürecinin en kısa sürece tamamlanması ve bu geçiş sürecinde herhangi bir güç boşluğunun oluşmaması konusunda da mutabık kaldık. Böylesi bir güç boşluğundan istifade etmek isteyen başta PKK olmak üzere terör gruplarına karşı her türlü tedbiri almamız gerektiği konusunda da ortak bir perspektife sahibiz” dedi. 

Clinton, Suriye’de muhaliflerin elindeki silahların PKK ya da El-Kaide gibi gruplara geçmesinden endişe duyduğunu belirtti. Davutoğlu ise, Suriye’de iç savaşın sürüncemede kalmasının radikalizm ve radikal grupları güçlendireceğini vurguladı. Aslında iki tarafında korku ve endişeleri aynı.

Bugüne kadar Türkiye, Suriye politikasında tamamen ikiyüzlü bir politika izlemiştir. Bunu en iyi Suriye halkı anlamıştır. Olayların ilk başladığı günden bugüne kadar Clinton’ın da belirttiği gibi ABD ile tamamen koordine halinde hareket etmiştir. ABD ve diğer bölgesel devletlerin hiçbirisi Beşşar’ın gitmesini istemiyordu. Nitekim Davutoğlu 9 ay boyunca Beşşar ile görüştüklerini ve nasihat ettiklerini belirtiyor. Bu demektir ki Beşşar’ın katliamlarına 9 ay müsaade ettik ki ayaklanmaları durdurabilsin. Ama öyle olmadı. Beşşar meşruiyetini yitirince alternatifler üzerinde duruldu. Zaman kazanmak için sürekli toplantılar ve görüşmeler yapılmaya başlandı. Camiilerde tekbirler ile başlayan Suriye kıyamı giderek büyüdü ve siyasi bir fikirle buluştu. Kâfir Batı’nın ve bölgedeki hain yöneticilerin korktuğu şeyin başlarına gelmesine ramak kaldı. Bu durumun onları korkutmasından dolayı sürekli plan üstüne plan yapmaktalar. İşte bu planlardan birisi de Clinton’ın ziyareti ile gündeme gelen “Operasyonal planlama” dedikleri plandır. Clinton yaptığı basın açıklamasında; “İstihbarat servislerimiz ve ordularımızın çok önemli sorumlulukları ve oynayacak rolleri bulunuyor. Bu nedenle tam da bunları yerine getirmek için bir çalışma grubu oluşturacağız” diyerek ziyaret kastını da ortaya koymaktadır. Çünkü Beşşar’ın ömrü her geçen gün tükenmekte, bir mum gibi erimektedir. Bunu gören ABD Beşşar sonrası bir boşluk oluşmaması için daha derin ve yoğun çalışma yaparak ayrıca Suriyeli muhalif kişiliklerle buluşarak devrimi nasıl çalarız bunun hesabı yapmaktadır.

CNN’in Pentagon muhabirine Tunus ziyaretinde özel bir röportaj veren ABD Savunma Bakanı Panetta, “Bence Esad gittikten sonra ki gidecek, ülkede istikrarı sağlamak çok önemli. Bunu yapmanın yolu da demokratik bir hükümete geçişi sağlayabilmeleri umuduyla ordunun, polisin, güvenlik güçlerinin olabildiğince etkili olması” dedi. Yani ABD Esad sonrası için mevcut orduyu dağıtmak istemiyor. Oradaki direniş gurupları İslam Devleti istedikleri için orduyu ve polisi dağıtmadan demokratik bir geçiş düşünüyor. Fakat siyasi bir uyanıklık kazanan Suriye halkı ABD’nin ya da Türkiye’nin kendilerine sunacağı bir geçiş hükümetine asla razı değil. 

Türkiye’deki yöneticilerin Clinton ile görüşmek için sıraya dizildiklerini -ki bunu başkent Ankara olmasına rağmen görüşmeyi İstanbul’da yapmalarından anlıyoruz- görüyoruz. Suriye halkı kendisine kurulan tuzakları çok net bir şekilde görebilmektedir. Kum saatinden düşen kumlar nasıl ki geri dönemezse Suriye halkı da çıktığı bu kutlu yoldan asla dönmeyecektir. Çünkü onlar Allah’tan iki güzellikten birini istemektedir. Ya Allah Subhanehu ve Teâlâ yolunda şehid olmak ya da Allah’tan gelecek bir yardım ile zafere ulaşmak. Onlar için ikisi de güzelliktir. Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın yardım ve zaferi geldiğinde, “kendisi ile savaşılan ve arkasında korunulan” Raşid bir halife ile aziz bir yönetim olan Nübüvvet Minhacı üzere Raşidî Hilafet Devleti İslam’ı, hidayet olarak dünyaya götürecektir. Biladu’ş-Şam ise bunun kalbi olacaktır.

Allah’ın Rasulü şöyle buyuruyor: “Şam ehli fesada uğrarsa sizde artık hayır kalmaz.” 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz