Paratoner Devlet ve Müslümanların Kayıtsızlığı

Mahmut Kar

Kaynayan kurbağa örneği, yaşarken kaynayıp ölen bir kurbağayı anlatan yaygın bir anekdottur. Anekdotun temel dayanağı olan iddia, kurbağanın kaynayan suya atıldığında dışarı zıplayacağı; fakat soğuk suya konulup yavaş yavaş suyu ısıtıldığında, neler olduğunu fark edemeyip yavaşça kaynayarak öleceğidir. Bu anekdot, genellikle insanların yavaşça gerçekleşen değişikliklere nasıl tepkisiz kaldığını göstermek için mecazi anlamda kullanılır. 19. yüzyılda yapılan pek çok bilimsel araştırmada bu örneğin dayanağının gerçek olduğu tespit edilmiş, su yeterince yavaş ısıtılırsa kurbağanın fark etmeyeceği bilimsel olarak da öne sürülmüş ve doğrulanmıştır.

Bu örneği özellikle Türkiye’deki Müslümanların son 15 yılda nasıl bir değişim geçirdiklerini daha iyi algılatabilmek için vermek istedim. Müslümanlar olarak son yarım asırda biyolojik bir deney laboratuarında o kadar çok ve o kadar farklı deneylere tâbi tutulduk ki, o laboratuardan dışarı kendimizi bir türlü atamadık. Bazen bizi deneye tabi tutan ‘bilimcinin’ dediklerini yaptık ve ödüllendirildik. Bazen onların istediklerinin dışında bir şey yaptık ve cezalandırıldık. Aslında Türkiye’deki Müslümanlar olarak bizler bizi biz yapan ve bilimsel olmayan temel kanunumuzu unuttuğumuz için toplamda hep ‘bilimcilerin’ isteklerini yerine getirmiş olduk.

Bazen uyutulduk, bazen de uyandırıldık. Ancak uyku halindeyken de uyanık haldeyken de aklımız hiç başımızda olmadı. Hiçbir zaman tepkisizliğimizin sebebini ve tepkimizin nedenini biz belirlemedik.

Bazı dönemler oldu dinimize mukaddesatımıza yönelik saldırılar, işgaller ve aşağılanmalara en ağır tepkileri verdik, meydanları hınca hınç doldurarak. Ancak yüz binler ile doldurduğumuz o meydanlardaki Müslümanlar olarak bizler aynı şey için bir araya gelmiş, aynı düşünceyi ve duyguyu paylaşmış, aynı hedefi gerçekleştirmek için bir istikamet belirlemiş birliktelikler oluşturamadık. Meydanlar dağıldı ve herkes kendi işine koyuldu. Çünkü elimizdeki, ayağımızdaki, dilimizdeki hücreler canlı olmakla birlikte beyinlerimizin ve zihinlerimizin hücreleri ölü haldeydi.

Yıllar geçti geriye dönüp baktığımızda sanki dillerimizdeki, ellerimizdeki ve ayaklarımızdaki canlı hücreleri arar olduk. Artık tepkisel de olsa dillerimiz ve ellerimiz dahi tepkisizliğe bürünmüştü. Aynen tepkiselde olsa sıcak suya tepki veren ancak yavaşça ısıtıldığında tepkisizliğe bürünen kurbağa misali…

Kaynayan suya bir kurbağa atarsanız, elbette ki çılgınca kaptan çıkmaya çalışacaktır. Fakat eğer onu ılık suya koyar ve suyu ısıtırsanız, uysalca orada oturacaktır. Su yavaşça ısındıkça, kurbağa rahat bir uyuşukluk haline geçecek, tıpkı sıcak bir banyo yapan bizden biri gibi çok zaman geçmeden, yüzünde bir gülümsemeyle, karşı koymadan kaynayarak tüm hücrelerinin ölmesine izin verecektir.

Bugün Müslümanların durumu, aynen bu misaldeki kurbağanın durumunu andırmaktadır. Ennihayetinde kurbağa örneği bir deneydir. Laboratuar ortamında gerçekleşen bilimsel bir araştırmanın sonucudur. Ancak hayat ve dünya öyle değil. Tüm kurbağaların ölmesi veya canlı kalması çok önemli değildir bilim adamları için. Lakin tüm Müslümanların hücrelerinin yeniden hayat bulması ve canlanması ‘bilimciler’ için önem arz etmektedir. Çünkü artık beyinler ve zihinlerdeki hücreleri canlandırmaya çalışan, beyne ve zihne hayatiyet verecek yeni hücreler Müslümanların vücutlarında dolaşmaya başlamış bulunmaktadır. Bu hücreler zihinlerin beraberinde vücudun diğer tüm uzuvlarını harekete geçirebilecek canlılığa ve dinamizme sahip. Bu yeni hücrenin canlılığı ve hareket alanı ne kadar kısıtlanırsa ‘bilimciler’ o kadar memnun olacaklar sanırım.

İşte bu sebeple Türkiye’deki Müslümanlar son yıllarda yavaşça uyutularak ölüme götürülürken Ortadoğu’daki Müslümanlar ise uyanmaya ve canlı hücreler edinmeye başlamıştı. Tam da böyle bir dönemde Müslümanların canlılığının ölçülme zamanı gelip çattı. Batı ve Kafirler her zaman olduğu gibi Müslümanların kutsallarına saldırdılar. İslam ve Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem hakkında çirkin bir film yaptılar. Öncelikle şunun altını çizmekte fayda var sanırım: Bu filmi yapmak herhangi bir Yahudi film yapımcısı veya yönetmeninin fikri ve düşüncesi değildir. Bu filmin yapılması ve gösterime sunulması tamamen Batılıların bir küstahlığı, İslam ve Onun kutsallarına karşı kalplerinde taşıdıkları kinlerinin bir yansımasıdır.

Aynı zamanda bu filmin çekilip gösterime sunulmasının siyasi ve sosyolojik arka planında ise Müslümanların tepkilerinin ölçülmesi vardır. Sadece Müslümanların tepkilerinin ölçülmesiyle kalınmayıp, verilen tepkilere anti bir tepkinin oluşturulması için (filmi yapanlara karşı tepkilerini dile getiren Müslümanların tepkilerinin üslubuna yönelik bir tepki) uluslararası genel bir kamuoyu oluşturarak sadece tepkilerin minimize edilmesi değil tepkisizliğin ve kayıtsızlığın sağlanması amaçlanmıştır.

Filmin yapılması ile ilgili çok kişi konuştu, çok kişi yazdı. Filmin bir provokasyon aracı olarak kullanıldığı yönünde yoğun bir kanaat oluştu. Peki, bu provokasyonu hazırlayanlar kimler? Kimler bu provokasyonu bugün için planlayıp belli gayeler güttüler? Bu soruların cevapları hiç sorgulanmadı. Provokasyonu planlayan da, hazırlayan da sanki Yahudi bir film yapımcısıymış gibi bakıldı meseleye. Halbuki bu ve bunun benzeri İslam ve Müslümanlara hakaret içeren saldırılar kesinlikle bireysel özellik taşımamaktadır. Yani bizler Müslümanlar olarak bu olayların arkasındaki devletlerin ve uluslararası güçlerin kimler olduğunu bilmeliyiz ve tepkilerimizi ona göre vermeliyiz. Sadece birey olarak bizler değil kurumlarımız ve yöneticiler de tepkilerini bu çerçevede dile getirmelidirler.

Diyelim ki bu film, Müslümanların provoke edilmesi için bilinçli bir şekilde yaptırıldı ve gösterime sunuldu. Bu iddianın mantıklı bir yanı olabilir. Gerçekten Batılı kafirler özellikle “Arap baharı” dedikleri devrimlerden sonra Müslümanların tepkilerinin nasıl olabileceğini ölçmek istemiş olabilirler. Bu filmi bir provoke aracı olarak kullanmak istemiş olabilirler ki zaten bu filmin gösterime girmesine izin verilmesinin siyasi arka planında bu plan yatmaktadır. Peki, Müslüman ‘aydınlar’, akademisyenler, yöneticiler, kanaat önderleri vs. Batı’nın bu kirli tezgâhını gördükleri halde bizi bir denek gibi kullanmalarına daha ne kadar müsamaha gösterecekler.

Batı bu provoke aracını bir maksat için kullanıyor. Peki, ya Müslüman yönetici ve ‘aydınlar’, “aman provokeye gelmeyelim, aman tepkilerimizi meydanlara taşırmayalım” derken hangi maksada yönelik bir refleks ortaya koymuş oluyorlar. Aslında burada bizim mahallemizin hocaları, alimleri, aydınları vs. Müslümanları tepkisizliğe meylettirerek Batı’nın maksadına hizmet etmiş oluyorlar. Çünkü Batı, aslında bu tür olaylar ile sadece Müslümanların tepkilerini ölçmüş olmuyor. Bunun yanında ideolojik mücadelesinde kendi bekasına tehdit olarak gördüğü dinin mensubu olan Müslümanları ise tepkisizliğe ve kayıtsızlığa alıştırmış olmaktan fazlasıyla memnuniyet duyuyor.

Batı’nın bu memnuniyetine hizmet eden birçok hizmetkâr bulunmakta tabii ki... Bu tepkilerin minimize edilmesini sağlayan unsurlar, yabancı dış unsurlar olmakla birlikte bu işe hizmet eden yerli unsurların rolü çok daha fazladır. Bu yerli unsurlar sadece filmin gösterime girmesi sonrasında icraata geçen unsurlar değildir. Aksine nerdeyse yıllardır bu kirli ve haince amaç için iştahla çalışan unsurlar bu topraklarda bulunmaktadır. Hem siyasetin bizatihi içinde yönetim mekanizmasında bulunanlar hem de sosyolojik olarak tüm kurum ve yapıların içinde akademisyen, entelektüel, yazar ve kanaat önderi olarak kendine bir konum edinmiş unsurları tek tek incelemeye sayfalar yetmez. Lakin toplum ve toplumun değişimi üzerinde etkin olanlardan bazılarını burada zikretmekte fayda görüyoruz.

Paratoner Devlet

Özellikle filme yönelik ilk tepkilerin “Arap baharı” diye isimlendirilen devrimlerin gerçekleştiği ülkelerde çıkmış olması, hatta bu tepkilerin çok güçlü bir şekilde bu ülkelerden diğer İslam beldelerine yayılmaya başlamış olması çok önemli ve dikkat çekiciydi. Son yıllarda İslam dünyasının güçlü bir uyanış hamlesini gerçekleştirmiş olduğu Mısır, Libya, Tunus, Yemen ve diğer Ortadoğu ülkelerindeki Müslümanların tepkilerinin çok güçlü olması Batılılar açısından endişe verici olsa da, İslam dünyası açısından kıymet arz etmektedir. Bu olaylar Müslümanların ölü hücrelerinin yeniden hayat bulduğunu ve zararlı mikrop ve virüslere karşı güçlü tepkiler verdiğini görmemize olanak sağlamıştır.

Dikkat çekici olan başka bir konu ise filme Türkiye’den güçlü hiçbir tepkinin verilmemiş olmasıydı. Türkiye’de Müslümanlar sessiz kaldılar. Başbakan Erdoğan’a bu konu hakkında “Arap sokağı ayaklandı ama Türkiye sakin. Bizi, diğerlerinden ayıran ne?” sorusu sorulduğunda cevabı şu oldu: “Bizim verdiğimiz mesajlar var. Toplum bu mesajlara bakıyor. Sizin mesajınız yoksa ne oluyor? O zaman halk sokağa dökülüyor. Son 10 senede aşırılıklar törpülendi. Bir anlamda paratoner gibi olduk, gaz aldık. Bunlar olmasaydı...”  (Paratoner, havadaki elektrik yükünü toprağa aktarmaya yarayan araçtır.) 

Evet, gerçekten bunlar olmasaydı Müslümanlar Allah’ın Rasulü Muhammed Mustafa SallAllahu Aleyhi Ve Sellem’e yapılan bu çirkin hakarete karşı tepkilerini en azından dile getirebilirlerdi. Burada Başbakan Erdoğan’ın topluma verdiği mesajı algılamaya çalışırsak, “son 10 yılda bu topluma hangi mesajlar verilmiştir?” sorusuna cevap aramalıyız. Aslında bu soruyu ve cevabını son 10 yılda Başbakan üzerinden bu mesajı almış ve algılamış olan her kesimin bir iç muhasebe yaparak kendine sorması gerekmektedir.

Son 10 yılda bu topluma “Dinler arası diyalog, Muhafazakârlık, Liberal Demokrasi, Demokratik Müslüman, Dindar Müslüman” gibi kavramlar üzerinde zihinleri bulandıran türlü mesajlar verildi. Bu mesajlar ile Kapitalist patronlar, devletçi ilahiyatçı ve diyanetçiler, Demokrat ama ‘radikal’ İslamcılar, konjonktürel maslahatı benimseyen cemaat liderleri, komplimancı yazar ve entelektüeller ve daha da ötesi beş vakit cami cemaatinden olan ama Demokrasinin ne olduğunu bilmediği halde toplumsal, siyasî, psikolojik baskı ile Demokrat olduğunu söyleyen yaşlı babalar ve dedeler yetişmiş oldu.

Gerçekten Başbakan Erdoğan’ın dediği gibi toplumun gazı alındı. Ve son 10 yılda Türkiye’de yaşayan Müslümanlar için bu Hükümet, paratonerlik görevini fazlasıyla yaptı. Ancak Türkiye’nin sadece kendisi için bir paratoner devlet olma özelliğini taşıdığını söyleyebiliriz. Eğer Erdoğan bu söylediği ile paratonerlik vasfını tüm İslam âlemi için genellemeyi düşünüyorsa yanılıyor. Artık Müslümanlar, canlı hücrelere kavuşuyorlar. Bu hücreler, 1950’li yıllardan beri Müslümanların mahallerini, evlerini gezdi. Kapılarını tek tek çalarak Müslümanlara canlılık katacak hücreleri onlara sundular. Artık bu uyanışı yaşadıktan sonra Müslümanların tekrar yeni ölü bir uykuya dalmalarını kimse beklemesin. Eğer Başbakan Erdoğan İslam dünyasına liderlik yapabilecek bir ehliyete sahip olmuş olsaydı, hakaret filmine tepki veren diğer İslam beldelerindeki Müslümanlara da paratoner liderliğini üstlenirdi. Lakin İslam dünyasında Erdoğan’ın artık böyle bir popüler kimliği kalmadı. Türkiye’nin paratonerliği bu uyanışın kendi topraklarına sıçraması endişesi ile alakalı bir durumdur. Eğer Türkiye’de bu uyanış yer bulursa bölgede hızlı bir değişimin olacağı muhakkak. 

Paratonerlikte İslamcılığın Rolü 

Son 10 yılda Türkiye’nin paratoner olmasına katkı sağlayan unsurlardan biri, İslamî cemaat ve değişen İslamcılardır. Bu sebeple Türkiye Cumhuriyeti’nin Laik ve Demokratik bir devlet olduğunu, hangi hükümet gelirse gelsin bu iki esası korumak ve baki kılmak için çalışacağını görmezden gelen İslamî cemaat ve liderlere bir iç muhasebe yapmak düşüyor. 1990’lı yılların radikal aşırı İslamcı yapılarıyken meydanları o dönemin gaz alma üslubu ile yüz binlerle dolduran, Demokrasi ve Laikliğe küfür olarak bakıp bunlara alternatif İslamî yönetim sistemi olan Hilafet fikrine ise çok ama çok mesafeli duran bugünün İslamcılarının da geriye dönük bir iç muhasebe yapmaları gerekmektedir. Sizce de bu ağabeylerimizin ve kardeşlerimizin kendilerine şunu sormaları gerekmez mi? “Bize ne oldu da bugün Rasul’ümüze en ağır hakareti yapanlara dahi tepki veremez bir hale geldik?”

Son günlerde tartışmalara konu olan “Konjektörel İslamcılık”, Devletin paratoner vasfını icra etmesine ziyadesiyle katkı sağlamıştır. Türkiye’nin Demokratikleşmesinin önünde engel olarak duran herhangi lokal bir mesele veya sorunda dahi basın açıklamaları yapan, yazıp karalayanlar kutsallarımıza saldırı olduğunda devletin paratonerlik duvarına toslamış bulunuyorlar. Bu konjektörel yaklaşım yıllar sonra Müslümanlara nasıl izah edilir bilemiyorum.

Tüm bunlardan sonra Türkiye’de Müslümanları duyarsızlığa ve kayıtsızlığa mahkûm eden zihniyete prim verenlerin geçmişe dönük bir iç muhasebe yapmaları, hem İslam ve Onun kutsalları için hem de kendileri için hayırlı olacaktır.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz