LİDERLİK ŞAHISLARIN DEĞİL, İSLÂM’INDIR

Abdullah İmamoğlu

Cemaat liderlerine, hocalara, şeyhlere hatta yöneticilere körü körüne ittiba anlayışı, son zamanlarda toplumsal handikapların en başında gelmektedir. Böyle bir konuyu gündeme taşımamda en temel faktör şahit olduklarımdır. Maalesef öyle bir hal aldık ki, Müslümanların kahir ekseriyeti için söylüyorum, doğruluk kriteri artık İslâm değil, müntesibi oldukları cemaatin şeyhleri, hocaları ya da liderleri ve onların söyledikleri olmaktadır. Bu da körü körüne bağlanmayı beraberinde getirmektedir. Baktığımız zaman cemaatlerde liderlerinin söylediği mutlak doğru ve bunun dışındakiler yanlış kabul edilmektedir. Hâlbuki bir şeyin doğruluğunu ya da yanlışlığını belirleyen esas İslâm’ın bizzat kendisidir. Başka bir deyimle İslâmî delillerdir. İslâm’ın doğru dediği doğru, yanlış dediği de yanlış olmalıdır. Ortaya konulması gereken tavır da budur. Ama yaşadıklarımız bu anlayıştan ve olması gerekenden fersah fersah uzaktır. Dediğim gibi “hocam/abim/liderim söylediyse doğrudur” anlayışı bizlere egemen olmuş, sorgulayıcı/delil kovuşturucu yönümüzü tamamen yitirmişiz. Bu da kaçınılmaz gerçeği beraberinde getirmiştir; “körü körüne bağlılık/şahsi liderlik.” Ben liderlere itaatin olmaması gerektiğini söylemiyorum, buranın altını ısrarla çizmek isterim. Şüphesiz İslâm’da emîrlik vardır, yöneticiye itaat vardır. Çünkü Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem üç kişi olup da sefere çıkanların bile kendi içlerinden bir emir tayin etmelerini emretmiştir. Dolaysıyla emîre itaatsizliği değil, bilakis itaatin ne üzere kaim olması gerektiğini anlatmaya çalışıyorum. İşte yaşadığımız toplumda emîre/lidere/hocaya itaat şahsın liderliği üzerine kaimdir, İslâm’a ve İslâmî delillere değil.

Genel algı şudur: “Benim hocam söylediyse asla sorgulanmaz. O söylediyse doğru söylemiştir. Koskoca hocadan daha mı iyi bileceksin sen? Eğer dediğin gibi olsaydı bizim hoca en ön safta yer alırdı. Demek ki bir bildiği var. Hem hocam hakkında ön yargıda bulunmamak lazımdır. Çünkü onların mutlaka bildikleri vardır. Bizim aklımız onların yaptıklarına ve yaptıklarını kavramaya yetmez. Bu ve buna benzer cümleleri, söylemleri üç aşağı beş yukarı birçoğumuz duymuşuzdur. İşte kastettiğim körü körüne bağlılık buydu. Yani liderliğin İslâm’a değil de şahıslara verilmiş olmasıdır.

Kim olursa olsun itaat ma’ruf üzeredir. Ma’siyet üzere itaat olmaz. Yani lider/hoca günahı emrettiği vakit itaat yoktur. İtaat ancak İslâm’ın öngördüğünedir. Hatta İslâm bizden haram işlemeleri halinde muhasebe etmeyi, onları murakabe etmeyi istemektedir, körü körüne bağlılığı değil. Burada Ebu Bekir RadiyAllahu Anh’ın Allah’ın Rasulü’nün halifesi olduğu vakit minbere çıkarak yapmış olduğu konuşmayı örnek olarak paylaşmak istiyorum. Aslında bu örnek hangi hoca/lider/yönetici olursa olsun, İslâm’a olan bağlılığı kadar değerli olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Kişi Allah’ın Rasulü’nün halifesi dahi olsa ancak İslâm’a bağlılığı kadar muteberdir. İşte Ebu Bekir’e ait o sözler:

“Sizin en hayırlınız değilim ama başınıza geçtim; görevimi hakkı ile yaparsam bana yardım ediniz, yanılırsam doğru yolu gösteriniz. Ben Allah ve Resulü’ne itaat ettiğim müddetçe siz de bana itaat edin. Ben isyan edersem artık bana itaat etmeyin.”[1]

Dolaysıyla doğruluk kriteri şahsın kendisi değil, İslâm’dır. Ama bugün maalesef şahısların liderliği muteberdir. Sorgulamadan, sorgusuz sualsiz bir ittiba anlayışı. Kısacası ittiba Allah ve Rasulü merkezli olması gerekirken artık şahıs merkezli olmuştur. 

Şimdi paylaşacağım hikaye tam da bunu anlatır nitelikte. Köyün birinde cenaze vuku bulmuş. Olacak ya o cenazenin vuku bulduğu o günde de cami imamı izinliymiş. Ee, cenaze bu bekler mi? Cenaze namazını kıldıracak birisini aramaya koyulmuşlar. Tam o sırada köye üstü başı düzgün, kılığı kıyafeti yerinde olan bir yabancı gelmiş. Hemen köylü demiş ki bu adam şehirden geliyor kıldırsa kıldırsa bizim cenaze namazını bu kıldırır demiş. Hiç vakit kaybetmeden köye sadece bir işi icabı gelen o adama cübbeyi uzatmışlar ve kendisinden namazı kıldırmasını istemişler. Tabi köye ziyarete gelen o adamcağızın da pek abdestle namazla işi olmazmış. Köy ahalisi siz namazını kıldıracak başka birisini bulun, bu iş bana düşmez demiş. Bunun üzerine köylü: MaşaAllah bilgili olduğu kadar da mütevazı demiş ve ısrarla namazı kıldırmasını istemiş. Namaz işinden anlamadığına dair ne dediyse, ne yaptıysa ikna edememiş. Bizim adam baktı ki başka yolu yok, geçmiş ve başlamış namaz kıldırmaya. Allahu Ekber… Semi Allahu limen hamideh… Allahu Ekber… İki rekât namazı kıldırdıktan sonra selam vermişler ve namazı bitirmişler. Tabi bu arada kış günü olması hasebiyle yerler çamur ve perişan bir vaziyetteymiş. Doğal olarak yere secde eden cemaatin üstü başı çamur içerisinde… herkesler şaşkın. Herkesin içinden geçenler aynı; ya böyle cenaze namazı mı olur? Ama kimseden ses yok. Ta ki doksan yaşlarında bir dede elinde bastonuyla zor şer yanına sokulmuş ve “doksan yaşındayım takriben yetmiş yıldır cenaze namazı kılıyorum ama böylesini hiç görmedim evladım” demiş. Adam düşünmüş taşınmış yaşlı dedeye demiş ki: “Dedeciğim doğru söylersin lakin bilmediğin bir şey var, cenaze namazı senenin bazı günlerinde böyle kılınır demiş. Dede şu mukabelede bulunur: Koskoca hoca yanlış bilecek hali yok ya?”

İşte tam anlatmak istediğim de bu aslında. Lider/hoca mutlaka bir bildiği vardır. Hâlbuki takınılması gereken tavır neydi? Biz böyle bir cenaze namazı kılmadık. Bunun kılınabilirliğine dair deliliniz nedir? Çünkü dediğim gibi asıl olan şahısların değil İslâm’ın liderliğidir. Belirleyici olan İslâm’dır. İslâm böyle bir cenaze namazı şekli gösterdiyse başımız gözümüz üstüne ama İslâm böyle bir kılınış göstermediyse biz bunu sorgulamalıyız. Bağlayıcı olanın İslâm’ın konuyla alakalı söyledikleridir.  

Hocalara/liderlere bakış açımız böyledir. Ama maalesef başımızdaki yöneticilere bakışımız da bundan farklı değildir. Liderlerine/idarecilerine/yöneticilerine olan körü körüne bağlılıklarını ispatlar mahiyette çok şok edici sözler duyduk. Ki bu sözler az çok haber takibatı yapan herkes tarafından malumdur. Öyle bir hal aldı ki bırakın muhasebe/murakabe anlayışını tam bir körü körüne bağlılık.

Neydi olması gereken; itaat ma’rufdadır[2]. İslâm’ın onay verdiklerinedir.

- Peki ya bugün liderlerini haramdan ötürü muhasebe edene siz rast geldiniz mi?

- Zinayı suç olmaktan niçin çıkarttınız diyerek muhasebe edenini gördünüz mü?

- Mademki Müslümanız öyleyse bu içki satışına niçin müsaade ediliyor kaygısından hareketle, nasıl olur da buna müsaade edersiniz diyerek sorgulayanı gördünüz mü?

- Allah bizleri kardeş ilan ettiği halde Suriyeli kardeşlerimizi niçin sahipsiz bıraktınız diyerek liderini sorgulayanı gördünüz mü?

- Allah’ın düşmanlarıyla dostluk yapmayı Allah nehyetmiştir/haram kılmıştır. Öyleyse bu Allah düşmanlarıyla dostluk neyin nesi diye sevgi beslediği yöneticisini Allah için muhasebe edeni hiç duydunuz mu?

- Allah faizi mutlak surette haram kılarken, bankaların faizle iş yapmalarına müsaade eden liderlerini hesaba çekeni hiç gördünüz mü?

- Hatta siz hakkı söyleyen gençleri cezaevine atan liderini, taassup duvarlarını yıkıp muhasebe edenine şahit oldunuz mu?

Göremezsiniz, duyamazsınız. Çünkü biz bunun adına körü körüne bağlılık diyoruz. Körü körüne bağlılığın olduğu yerde muhasebe olmaz. Murakabe olmaz. Körü körüne bağlılığın olduğu yerde, liderliğin İslâm’a değil de şahıslara verildiği yerlerde “liderim ne yaparsa doğru yapar” anlayışı hâkimdir. Sorgulanmaz. Muhasebe edemezsin. Niçin? Çünkü: Her şeyi en iyi o bilir. O yapar. O karar verir. O… O…

Günümüzdeki yöneticiler haramları meşrulaştırırken muhasebe etmeye yanaşmıyor, vardır onların bir bildiği, diyoruz. İşte bunun nedeni körü körüne bağlılıktan başkası değildir. Hâlbuki İslâm bize muhasebe kültürünü öğretiyor. Aksi takdirde bizleri haramlara sürükleyen yöneticilerle Cehennem ateşine sürükleniriz hafazanAllah…  Bakınız ayette Allah bize bunu nasıl beyan buyuruyor:

يَوْمَ تُقَلَّبُ وُجُوهُهُمْ فِي النَّارِ يَقُولُونَ يَا لَيْتَنَا أَطَعْنَا اللَّهَ  وَأَطَعْنَا الرَّسُولَا وَقَالُوا رَبَّنَا إِنَّا أَطَعْنَا سَادَتَنَا وَكُبَرَاءنَا فَأَضَلُّونَا السَّبِيلَا  رَبَّنَا آتِهِمْ ضِعْفَيْنِ مِنَ الْعَذَابِ وَالْعَنْهُمْ لَعْنًا كَبِيرًا

“O gün yüzleri ateş içinde çevrilirken: Ah keşke Allah'a itaat etseydik, Peygambere itaat etseydik derler. Yine derler ki: Ey Rabbimiz! Biz beylerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yanlış yola götürdüler. Ey Rabbimiz! Onlara azabın iki katını ver ve kendilerini büyük bir lânet ile lânetle.”[3]

İşte bu ayet aslında itaatin ne merkezli olduğunu ziyadesiyle anlatan bir ayettir. Her ne kadar istenen bu olsa da günümüzün en büyük handikaplarından bir tanesi de yöneticilere, muhasebe kültüründen uzak körü körüne bağlılık anlayışı/mantalitesidir. Yukarıda kısmen başımızdaki yöneticilerin vaziyetlerini resmetmeye çalıştım. Haramları meşrulaştıran yöneticilerin namaz kılıyor olmaları bizlerde her şey güllük gülistanlıkmışçasına muhasebe kültürünü unutturdu. Şimdi sizlere adaletiyle nam salmış Râşid bir Halife’nin nasıl muhasebe edildiğini anlatacağım. Aslında bu örnek bize ittibanın şahıs merkezli değil İslâm merkezli olduğunu anlatmaktadır. Kim olursa olsun ona ittiba ancak Allah ve Rasulü’ne olan ittibası kadardır. İşte bu örnek bize çok azıklar hediye ediyor. Birçok öğretisi var bu örneğin. Muhasebe eden ashabtan biri, muhasebe edilen adaletiyle müsemma Hz. Ömer RadiyAllahu Anh… Lakin öncesinde sizlere bir iki rivayetle Hz. Ömer’i anlatmak istiyorum. Niçin anlatmak istiyorum. Aslında hepimiz pek ala Hz. Ömer’in kim olduğunu ve adaletini biliyoruz. Çünkü istedim ki, bu hassasiyette olan bir kimse bile demek ki muhasebe edildiğine/edilebildiğine göre bugünkü yöneticiler haydi haydi muhasebe edilmelidir anlayışı kazanılmış olsun.

“Hz. Ömer kül senesi vuku bulduğunda ki kül senesi kıtlık senesi olarak bilinmektedir tarih kitaplarında... Kıtlık yılında Hz. Ömer ümmet ne yerse kendisinin de ondan fazlasını yemeyeceğine söz vermişti. Enes bin Malik anlatıyor; Hz. Ömer ile birlikte bir yerde yemek davetindeydik. O dönem zeytinyağından başka da yiyeceğimiz yoktu. Lakin misafir olduğumuz zat zeytinyağına ilave olarak tereyağı da ikram etmişti. Tam zeytinyağından yemeye niyetlenirken Hz. Ömer’in karnı guruldadı. Guruldayan karnına vuran Ömer sonrasında şöyle dedi: Gurulda ey karnım guruldayabildiğin kadar. Allah’a yemin ederim ki ümmetim daha hayırlısını yemediği müddetçe Ömer hayırlısını yemeyecektir.”[4]

Ebu Osman en-Nehdi Hz. Ömer’i bakınız nasıl anlatıyor: “Şayet asamın konuşmasını isterse konuşturmaya kadir olan Allah’a yemin ederim ki, Ömer terazi olsaydı ondan hak namına kıl kadar sapma görmezdiniz.”

İşte bu hassasiyete sahip bir yönetici… Lakin gelin görün Sahabe, bu hassasiyette olanı bile yeri geldiği vakit muhasebe etmiştir.

Hz. Ömer yapılan bir savaş sonucu elde edilen kumaşları Müslümanlar arasında eşit olarak paylaştırırken, herkes gibi kendisine de, oğlu Abdullah’a da birer parça kumaş düşmüştü. Ancak halifenin yeni bir elbiseye ihtiyacı vardı. Kendisine düşen kumaş parçasından ona uygun büyüklükte bir elbise çıkmıyordu. Oğlu Abdullah kendi payını babasına bağışladı. Hz. Ömer de bu iki kumaş parçası ile kendisine yeni ve uygun bir elbise yaptırdı. Bir Cuma günü üzerinde o yeni elbisesi bulunduğu halde, hutbede insanlara: “Ey insanlar! Dinleyin ve itaat edin diye hitap etti.” Hz. Ömer’in bu hitabı üzerine Hz. Selman-ı Farisi ayağa kalktı ve dedi ki:“Ey Halife! Bizim sana itaatimiz kalmamıştır. Sen önce sırtındaki elbisenin hesabını ver, o zaman biz de seni dinleyelim.” Bu söz üzerine Hz. Ömer: “Anlamadım. Ne hesabı ya Selman?” diye sordu. Hz. Ömer’in bu sorusu üzerine Hz. Selman cevap olarak dedi ki: “Sen bu üzerindeki elbiseyi nereden aldın? Bizim gibi, sana da bir parça kumaş düşmüştü, o parçadan senin gibi uzun boylu bir adama elbise çıkmaz. Nasıl oldu da böyle bol bir elbise çıktı?” Hz. Ömer ise: “Acele etme ey Selman” dedi ve bu arada:  “Ey Ömer oğlu Abdullah!” diye seslendi. Hz. Ömer’in oğlu Abdullah: “Buyur ey müminlerin emiri.” dedi. Hz. Ömer bu defa oğlu Abdullah’a dönerek: “Allah adına söyle, şu anda giyinmiş bulunduğum elbisenin bir parça kumaşı sana ait değil midir?” dedi.  O da, “Allah için söylüyorum ki, elbisenizin bir parçası bana ait kumaştandır” dedi. Artık bu ifade üzerine Hz. Selman tatmin olmuş, Halife Hz. Ömer’e dönerek: “İşte şimdi emret ey müminlerin emiri! Seni hem dinleriz ve hem de itaat ve itimat ederiz. Sen adaletle hareket eden bir halifesin.” dedi. Böylece Hz. Ömer kaldığı yerden Cuma hutbesine devam etti.

Düşünebiliyor muzunuz kardeşlerim, adalet konusunda böyle bir hassasiyete sahip olan yönetici sorgulanabiliyorken/muhasebe edilebiliyorken bugün bizim başımızdaki yöneticilere körü körüne bağlılık had safhadadır.

Ezcümle olarak, İslâm bizden körü körüne liderlere, hocalara ve yöneticilere bağlanmayı haram kılmıştır. Gerek hocalara gerekse liderlere itaat ancak Allah ve Rasulü merkezli olmalıdır. Kendilerine itaat ancak Allah ve Rasulü’ne itaat ettikleri kadar meşrudur. Ma’rufu emrettikleri müddetçe itaat vardır. Aksi takdirde ma’siyet emredene itaat asla yoktur.

 



[1] İbni Hişam Sîret, Taberi Tarih

[2] Ma’ruf: Allah’ın razı olduğu işler.

[3] Ahzap Suresi 66-68

[4] İbn Sa’d Tabakat


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz