Hayalini Kurduğumuz Değişim Henüz Gerçekleşmedi

Osman Yıldız

İnsanın olduğu her yerde değişim fikri mutlaka vardır. Hele insanın sahip olduğu içgüdü ve uzvî ihtiyaçları tatmin olmuyorsa orada değişim kaçınılmazdır. Ancak insan bu güdülerini bir şekilde tatmin ediyorsa ilk etapta bu değişime direnir ve değişim fikrinden kaçınır. Devletler de bu anlamda insana benzetilebilir. İslam Ümmeti’nin içerisinde bulunduğu devletler ve tüm Kapitalist dünya, kurdukları düzenin değişmesinden şiddetle korkmakta ve bu korku onların uykularını kaçırmaktadır. Sykes Picot Antlaşması neticesinde parçalanan İslam Ümmeti, Hilafet kalkanının da parçalanması neticesinde sahipsiz kalmış ve kurulan yeni rejimler ile birlikte birçok baskı ve şiddete maruz kalmıştır. İşte “Arap Baharı” diye isimlendirilen bu süreçte insanların sokaklara dökülerek değişim talep etmeleri sonrasında, güdülerini tatmin eden insan misali, bu devletler de hemen tepki vererek değişime karşı çıkmışlar ayaklananları kontrol altına alarak beklenen nihayeti engellemişlerdir.

Günümüzün Kapitalist dünyasında, bir devletin ayakta kalması için gerekli olan tüm güçlerin temelinde ekonomik gücün yattığını görüyoruz. Liberal ekonominin getirdiği bu sistemde acıma diye bir kavram yok, karşı tarafa ne olduğu seni ilgilendirmemeli... Önemli olan, senden güçsüz olanı en iyi biçimde yörüngene sokup bir şekilde faydalanarak eline geçen fırsatları kendine maksimum fayda sağlayacak şekilde kullanmaktır. Eskiden direk askerî güçle yapılan sömürü, şimdi yuvarlak masalarda yapılan plan ve anlaşmalarla yapılıyor. Bunu da, insan hakları veya Demokrasi gibi habis fikirlerini sunarak yapıyorlar. Ancak olayın temelinde var olan, ekonomik çıkar ve sömürüdür.

Bu minvalde Arap Baharı sürecine bakıldığında acaba değişim meydana gelen ülkelerde neler değişti? Eski köhnemiş yönetimlerin yerine gelen kadrolar neler vaat ediyorlar? Daha ılımlı, daha İslamî söylemlerle iş başına gelen bu yönetimler ülkelerine yönelik yıllardır sürdürülen sömürge düzenine son verecekler mi? Liberal ekonomik sistemi reddedecekler mi? Her şeyden önemlisi yıllarca dillendirdikleri İslamî vaatleri yerine getirip Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın hükümleri ile hükmedecekler mi? Yoksa Ümmet, yağmurdan kaçarken doluya mı tutuldu? Ümmetin talep ettiği gerçek değişim bu mu idi? Gerçekten de Ortadoğu’da bir değişim meydana geldi mi?

Bu makalede, Tunus, Mısır ve Libya’da meydana gelen değişimlerin, eski yönetimlerden bir farkları var mı, yok mu, yeni yüzler ne anlam ifade ediyor... Tüm bunları yöneticilerin şekilsel vasıflarına veya içi boş söylemlerine değil, şimdiye kadar takip ettikleri politikalara bakarak değerlendirmeye çalışacağız. 

Türkiye’de, Tunus, Mısır ve Libya’daki değişimleri İslamî motiflerle süsleyerek İslamî bir devrim olmuş gibi, bir algı oluşturmaya çalıştılar. Özellikle Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “Ayaklanmanın arkasında kimse Batı’yı aramasın” ifadesi genelleştirildi ve ayaklanmanın sonrasına ilişkin de kimse Batı’nın etkisini ve bölgede işbirliği içerisine girdiği oluşumları sorgulamadı. Burada, “Ayaklanmanın arkasında kimse Batı’yı aramasın” sözü, doğrudur. Evet, bu ayaklanma aslında Ümmet’in geç kalmış olduğu bir ayaklanmadır. Çünkü Ümmeti, yaklaşık yüz yıldır zillete mahkûm etmiş olan bu yöneticiler ve köhne rejimleridir. Halkın huzursuzluğu, en temel haklardan dahi mahrum bırakılma, Müslümanlara yönelik baskı, yıldırma, hapis gibi uygulamalar, yöneticilerin işsizlik, yoksulluk gibi talepler karşısında takındıkları duyarsız tutumları ve onları aşağılamaları, toplumsal bir hareket olarak Tunus’ta ilk kıvılcımı başlatmıştır. Aynı zamanda bu ayaklanma bu yöneticileri yıllardır orada tutan Batı’ya ve onun despot, baskıcı yönetimlerine olduğu gibi Laik-Demokratik nizamlarına ilişkinde bir ayaklanmadır.

Hal böyle olmasına rağmen Tunus ve Mısır’da “genel uyanıklığa dayalı İslamî bir kamuoyu” oluşmaması ve “herhangi birinin nusreti değil, kuvvet ehlinin nusreti” noktasında ayaklananların basiret üzere olmaması devrimin çalınmasına neden olmuştur. Hırsız Batı ve bölgede işbirliği içerisinde oldukları oluşumlar, devrimleri çalarak bir takım uygulamalarla halkı teskin etmişlerdir. Fakat bu değişimler gerçek İslamî devrimi sadece biraz daha ötelemiştir. Çünkü Ümmetin talep ettiği değişim bu değildir. Bunu Tunus halkı attıkları şu sloganla ifade ediyorlar: “Tunuslular uğruna ölümü göze aldıkları şeyleri henüz elde edemedi.” 

Devrimlerin çalındığını teyit eden Batılı ağızlar da bu süreçten memnun gözüküyor. Ortadoğu Uzmanı Moşe Ma’oz ile Arap Baharı sürecinde yaşanan gelişmelerin “İsrail” cephesinde oluşturduğu algı üzerine gerçekleşen bir söyleşide yaptığı açıklama çok manidardır. “İsrail’in Arap Baharı algısı sizce nasıl şekillenmektedir?” sorusuna Moşe Ma’oz, “Öncelikle İsrail’deki siyasetçiler ve akademisyenler, Arap Baharından etkilenen ülkelerin İran’da olduğu gibi militan bir hale dönüşeceği doğrultusunda tepki verdiler. Ve benim de içinde bulunduğum diğer bir grup ise “Hayır, bekleyelim ve görelim, bu “İslamî bir kış değil” görüşündeydi. Bugün bölgede şahit olduklarımız gerçekten dikkate şayandır. Belki konuşmak için erken ama gene de söyleyebilirim ki, Ortadoğu’da şahit olduğumuz “İslamî Demokrasidir”. El-Gannuşi ve en-Nahda ile Tunus’ta, militan olacağını düşündüğümüz ama Liberal İslamî bir ülke haline gelen Libya’da; hatta Tunus seçimleri sürecinde gözlemlediğim üzere, Müslümanlar bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde İslamî bir ülke olan, ılımlı ve liberal bir rejime sahip olan Türkiye modelini uygulamaya çalışmışlardır. Saydığım ülkelerde bu model farklı bir şekil almaktadır ama yine de bu rejimlere güvenilebileceğini düşünüyorum” şeklinde cevap verdi. (Bilgesam)

Tunus’a gelince;

Aslında Tunus’ta yaşanan değişim daha önce Fransız sömürgesinde olduğu dönemdeki değişime benzemektedir. Sadece bu değişimde halkın ortaya koyduğu devrim aşkına paye yüklenilebilir. Onun dışında nasıl Burgiba, Fransız nüfuzunu İngiltere ile değiştirdiyse, bugün de sadece yüzü daha az kara olan simaların gelmesinden başka bir şey olmadı. Dolayısıyla bugün Türkiye’deki Müslümanlar, kanaat önderleri, yazarlar neden Batı’nın duyduğu endişe ve korkuyu duymaktadır. Yoksa Ak Parti ve Demokrasiye olan aşklarından olabilir mi? Mesela Hayrettin Karaman’ın; “Gannuşi’nin Laik Demokrasiden yana olduğu ve dolayısıyla Tunus rejiminin de bu mahiyette olacağı şeklinde iddialar ve yorumlar var. Bunların yanlış anlamaya dayalı olduğu kanaatindeyim” deyip Gannuşi’nin “Tunus Lâik bir ülke değil. Tunus’ta dil Arapça ve din de İslam. Biz Laik olsun ya da olmasın tüm Tunuslulara garanti sağlıyoruz. Devletimiz vatandaşlık esası üzerine kurulu. Farklı fikirlere sahip kadın ya da erkek tüm vatandaşlarımız devletimizin sağladığı haklardan yararlanabilir. Laik olup olmadıklarına bakılmaksızın kanun önünde eşittirler” şeklindeki açıklamasını, Tunus’un Laik bir devlet olmadığını ispatlamaya çalışması ne anlam ifade etmektedir. (Yeni Şafak)

Yine bu konu ile alakalı Sabah Gazetesi’nin Tunus Cumhurbaşkanı Marzuki ile yaptığı röportaj, Tunus’ta yaşananları anlamak için yeterlidir. Röportajda; “Cumhurbaşkanı Marzuki'ye açıkça sordum: “Yeni Anayasa Şeriata mı dayanacak?” Marzuki, “Devletin sivil olacağında anlaştık” diye söze girdi ve “yeni Anayasa inançlıları da inanmayanları da koruyacak. İslamî harekettekiler de kabul ettiler” dedi. “Peki, Anayasanın birinci maddesinde İslam’a atıf yapılması ne anlama gelecek?” diye üsteledim. “Sadece halkın yüzde 99'unun Müslüman olduğu gerçeği vurgulanıyor o kadar. Muhtemelen yeni Anayasanın ikinci maddesinde de devletin sivil devlet olduğu, dinî devlet olmadığı vurgulanacak. Bunu bütün siyasî partiler kabul etti” dedi.” (Sabah)

Aynı röportajda Marzuki, “bu rejimin koruyucusunun kendisi olduğunu” ifade ederek “asla Hilafet’in kurulmasına müsaade etmeyeceğini” ve “Nahda’nın da böyle bir düşüncesi olmadığını” belirtmiştir. Allah’ın Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e hakaret içerikli filmden sonra yapılan gösterilere müdahale noktasında geç kalmadınız mı, şeklindeki soruya Gannuşi; “Hayır” diyerek “öldürülmesi gerekeni öldürdük, yaralanması gerekeni yaraladık, tutuklanması gerekeni tutukladık” şeklinde açıklama yapmıştır. Gannuşi, bu açıklaması ile aslında Tunus’ta neyin değiştiğini bize çok net göstermektedir.

Mısır’da ne oldu?

Mısır'da yapılan seçim, “İhvan-ı Müslimin'in” Özgürlük ve Adalet Partisi ile “Selefiler'in” Nur Partisi'nin temsil ettiği İslamî akımın ezici zaferiyle sonuçlanmıştır. Bu ise; Kenane halkının, zorba zalim yönetimden kurtuluşları olarak gördükleri İslam hakkındaki eğilimlerinin boyutuna delalet etmektedir. Halk, seçimleri kazananların, Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın indirdikleriyle olan yönetimi tekrar getireceklerini, kendileri için onurlu bir yaşamı gerçekleştireceklerini, Mescid-il Aksa'yı kurtaracaklarını, Müslümanların ülkelerini birleştireceklerini ve on yıllarca süren zulmü sona erdireceklerini zannettikleri yönünde olduğudur. Zira onlar da zaten bundan dolayı seçilmişlerdir.

Ancak seçimi kazanan kişilerin, mümin hakkında ne bir yemin ne de bir zimmet gözeten Yahudileri ve Batı'yı mutmain eden çığlıklar atmaları, İslamî akıma ses veren insanları şaşkına uğratmıştır. Zira Müslümanların oylarıyla gelen bu yönetim, Şeriat’ın tatbik edilmesi için sokaklara dökülen milyonlara rağmen Yahudilerle olan Camp David Anlaşması'nın “korunması gerektiğini” söylemiştir. 

Mısır’da yaşanan değişim bize şu hakikati bir kez daha göstermiştir ki, kâfir Batı Müslümanların kafasını karıştırarak asıl görevini ve gücünün sırrını unutturmuştur. İslam Ümmeti uyandıktan, hain ve tağut ajanları ardı ardına devirdikten sonra da hâlâ Batı, Müslüman beldelerinde var gücüyle sıkı bir şekilde kendi siyasî ve kültürel hegemonyasını egemen tutmaya çalışmaktadır. Yine Batı hâlâ kendi sivil ve Demokratik devlet modelini, kendi Liberalizm ve Laikliğini pazarlamaya, “İslam kaynaklı sivil devlet” ibaresinde iki çelişkiyi bir araya getirerek ahenk ve uyumsuz olmasına rağmen bir araya toplamaya çalışmaktadır. Heyhat, Liberalizm, Demokrasi ve Laiklik, İslam akidesi ve Şeriatı ile asla bir araya gelmez.

Mısır Cumhurbaşkanı Mursi’nin Tahrir meydanında yaptığı konuşmada, Hasan El-Benna’nın sözlerine atıfta bulunarak şöyle seslendi: “Anayasamız Kur’an’dır. Hz. Muhammed önderimizdir. Cihad yolumuzdur. Allah yolunda şehadet en büyük arzumuzdur. Tümünün üstünde, Allah'ın rızası amacımızdır. Şeriat, sonra yine Şeriat, sonra yine Şeriat. Halkımız onunla rahmet ve tazeliğe kavuşacak. İslam Şeriatı olmadan bu Ümmet’in hayrı yoktur. Önce Allah’ın huzurunda sonra da sizin önünüzde yemin ediyorum. Allah’ın izniyle anayasa metni de dâhil olmak üzere İslam Şeriatı kesinlikle gerçekten uygulanacaktır” şeklindeki sözleri özellikle o iki buçuk dakikalık bölüm ön plana çıkarılarak Mısır ile ilgili Türkiye’de olumlu bir algı meydana getirilmeye çalışıldı. Mursi, Tahrir meydanında yaptığı sembolik yeminin ardından Yüksek Anayasa Mahkemesi önünde ise gerçek yeminini yaparak görevi devraldı. Şimdide bu yemine bakalım: 

“Size ve Allah’a yemin ediyorum. Cumhuriyet düzenini koruyacağıma ve Anayasa ile kanuna saygılı olacağıma yemin ediyorum. Halkın çıkarlarını gözeteceğim ve milletimin bağımsızlığını ve ülkemin güvenliğini koruyacağım.”

Sivil ve Demokrat Devleti pazarlamanın bu denli ısrarı, ister hüsnü niyet isterse art niyetli olsun bu kesinlikle yaşanan devrimin Batı tarafından çalındığının işaretidir. Ayrıca Müslümanların oyları ile yönetime gelen İhvan-ı Müslimin yöneticilerinin ağzından, “Mısır halkının bir zümresi veya bir taifesi çoğunluğu elde etse dahi, kurulacak millet meclisinde tek başına Anayasayı koyma yetkisine sahip olmaz demeleridir.” Müslüman Mısır halkı; bir zümre ve bir taife olarak Mısır halkının çoğunluğunu temsil etmeyen diğerleri gibi olmuştur. 

Libya’ya gelince;

Bilindiği üzere Tunus ve Mısır’da süreç çok çabuk işlerken Libya’da aynı hızlılık işlememiş ve NATO işgali ile sonuçlanmıştır. Bunun nedeni ise Libya’da sömürgeci çatışmanın ortaya çıkmasından dolayıdır. Libya uzun yıllar İngiltere’nin nüfuzu altında kalmıştır. ABD olayların başlangıç tarihi olan 17.02.2011 tarihinden bu yana müdahale edilmesi ve uçuşa yasak bölge oluşturulması üzerinde önemle durmuştur. Nitekim ABD gemileri, Libya sahilleri yakınlarına kadar hareket etmiş ve her zaman olduğu gibi ABD, uçuşa yasak bölge konusuna tek başına hâkim olmayı, sanki ayaklanan insanları koruyormuş gibi bu durumu istismar etmeyi, Kaddafi'nin yerine bir alternatif üretmek için bu yolla müdahale etmeyi ve böylece İngiltere'nin nüfuzu yerine geçmeyi istemiştir.

Bu durumda İngiltere de harekete geçme hususunda gecikmeyip önce uçaklarını Kıbrıs'a gönderdi, ardından Fransa ile birlikte hareket ederek uçuşa yasak bölge konusunda o da aktifleşti. Dahası İngiltere Kaddafi’nin alternatifini üretmek için, Bingazi'de Geçiş Konseyi'ne bir heyet gönderdi. Bu nedenle kendisini Libya'daki nüfuz ettiği kişilere yaklaştıracak her türlü uygun yasal üslupla müdahalede bulundu ki nüfuz ettiği insanların karşısında azgın gaddar biri haline gelen Kaddafi'nin yerine geçecek yüzü daha az kara olan birini bulabilsin. Böylece İngiltere’nin askerî müdahalesi, Libya'daki nüfuz ettiği siyasîlerle birlikte yürüteceği siyasî çalışmaya bir kılıf olacaktır. Nitekim İngiltere ile Fransa'nın uçuşa yasak bölge ve aynı şekilde Avrupa Birliği'nin 11.03.2011 günü yaptığı olağanüstü toplantısındaki kararları konusundaki aktiflikleri bunu göstermektedir. 

Diğer Avrupa devletlerinden Fransa ve İtalya'nın, Libya’da büyük ekonomik çıkarları vardır. Çıkarlarını koruyabilmeleri için ilk müdahaleyi onların yapması gerekiyordu ve İngiltere de bu hususta Amerika'ya karşı onları desteklemiştir. İngiltere, Kaddafi'nin devrilmesi halinde yönetimi devralmak için hazırlık yapmaya, içeri ve dışarıdaki nüfuzu yoluyla çalışmaya başladı. Zira İngiltere Libya'da, insanlar karşısında yüzlerini değiştirebilecek siyasîlere sahiptir. Geçici Konsey’in de oluşması ile birlikte Libya’ya müdahale edilmiş ve Kaddafi üç ay gibi bir sürede devrilmiştir. 8 Ağustos 2012 tarihinde Libya Ulusal Geçiş Konseyi, yetkilerini 200 üyesi bulunan Meclise bırakmıştır. 

Tunus ve Mısır’da daha çok İslamî emareleri üzerinde barındıran siyasî partiler seçimlerde başarı elde ederken Libya’da ise Liberal bir parti seçimleri kazanmıştır. Özellikle Tunus ve Mısır’da İslamcı partiler birinci sırada gelmiştir. Libya’da ise bu tersinden işlemiştir. Nitekim Millî Güçler İttifakı’nın Liberal bir parti olduğu kamuoyu yapıldığında, Mahmut Cibril yaptığı bir basın açıklamasında şöyle demiştir: “Partimiz liberal, sol ya da başka ideolojileri değil, Libya'nın birliğini esas alıyor. İslamî hükümlere uymak partimizin temel prensiplerindendir.” (www.zaman.com)

Libya'da Geçici Meclis seçimini, Muammer Kaddafi sonrası Geçiş Dönemi Başbakanı Mahmud Cibril liderliğindeki Millî Güçler İttifakı kazandı. Başbakanı belirleyecek ve Libya'yı 2013 Parlamento seçimine taşıyacak 200 sandalyeli Kurucu Meclis'te parti adayları için ayrılan 80 sandalyenin 39'unu Millî Güçler İttifakı elde etti. Müslüman Kardeşler hareketinin Libya'daki politik oluşumu olan Adalet ve İnşa Partisi ise 17 sandalye alabildi. 

Seçimlerde, NATO’yu, Libya’yı işgal etmesi için davet eden Mahmut Cibril liderliğindeki Millî Güçler İttifakı kazanmıştır. Mahmud Cibril, Kaddafi rejimine yönelik isyanın başlamasından önce Kaddafi hükümetinde Millî Ekonomi Değişimi Kurulu’na başkanlık ediyordu. Çatışmaların bitmesine son altı ay kalana dek Cibril, zamanının daha çoğunu dışarıda geçirmiş birisidir. Mahmud Cibril bu süre zarfında Uluslararası toplumu (ABD ve Avrupa) kendi liderliklerine verdikleri tavizlerle ikna etmek, Kaddafi rejiminin yalnızlaştırılması ve Geçici Ulusal Konsey’in Libya halkının tek meşru temsilcisi olmasını sağlamak olmuştur. Mahmut Cibril, Libya seçimlerinden sonra yaptığı açıklamada; “Seçimin kaybedeni yok, kazananı ise Libya halkı” diyerek demagoji yapmıştır. Aslında Kaddafi öncesi de sonrası da kazanan Kâfir Batı olmuştur. ABD ve Avrupa yeni Libya üzerinde anlaşma yapmışlardır. Şimdilik her ikisinin de bu Liberal hükümet işine yaramaktadır. ABD ve Avrupa’nın gizli bir rekabet içerisine girmeleri neticesinde dizginleri daha sonra kimin ele geçireceğini ileriki süreçte göreceğiz. 

Suriye’ye gelince;

Bugün Suriye’de 20 aydır, Batı ve işbirliği içerisindeki bölge devletlerinin her türlü kürtaj girişimi başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Batı’nın her türlü tuzak girişimini Suriye’deki Müslümanlar yakaladıkları genel siyasî uyanıklık ile ifşa etmiştir. İnşaAllah hayalini kurduğumuz gerçek değişimi Suriye’de gerçekleştirmek umudu ve ümidi ile…


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz