EROZYONA UĞRAMIŞ BİR KAVRAM: “HİCRET”

Abdullah İmamoğlu

Müslümanların İslâmî düşünce yetisini kaybettikleri ve İslâmî düşünebilme konusunda zafiyet gösterdikleri üzücü bir hakikattir. Gayri İslâmî düşünme yöntemi de bazı alanlarda anlam kaybını beraberinde getirmiştir. Pek tabi kavramlar da bu erozyondan ziyadesiyle nasibini almıştır. Müslümanların bugün kavram kargaşası yaşadıkları malumdur.. Müslümanların sahip oldukları kavram kılavuzu tahrif olmuştur. Evet, erozyonun diğer bir anlamı tahriftir. Anlam tahribatı konusunda Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:

يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَن مَّوَاضِعِهِ

“...Kelimeleri mevzunun/konunun aslından değiştirirler.” (Nisa 46)

Kavramların içinin boşaltılmasında, erozyona uğratılmasında dışgüçlerin ve onların avanelerinin katkısı aşîkardır. İşte bu erozyona uğramış kavramlardan birtanesi de “ Hicret” tir. Özellikle hicrî yılbaşının seney-i devriyesinde ‘hicret’ konusu epeyce konuşulmakta, muhtelif platformlarda anlatılmakta ve de yazılmaktadır. Hatta 09-11-2012 tarihli Cuma Hutbe’sinde Hicret konusu irâd edilmiş ve Hicret şu anlamlarla karşılık bulmuştur; ... “Hicret, bazen beldeden beldeye doğru mekân değişikliği, bazen iç âlemin bir menzilinden öteki menziline doğru hal değişikliği şeklinde olabilir. Bu itibarla mümin her an hicret halindedir, daha doğruya, daha güzele, daha ileri menzillere ulaşmak için sefer halindedir. Hicret, “kişinin her zaman yaşadığı yurdu terk etmesi” demek değildir. İnsanın her türlü kötü duygu, his ve düşüncelerden arınıp, Hakka yönelmesi de bir hicrettir.

Hicret kavramı hakkında internet portallarında gözüme çarpan bazı söylemler şöyledir;

-“... İnsanın kendi hayatında yaptığı iyiliklere doğru hareketlerin bütünü Hicret’tir.”  (www.islamcokguzel.wordpress.com, Manevi Hicret)

-“Günümüzde hicret amellerimizden, ibadetlerimizden alıkoyan şeylere karşı olmalıdır. İbadetimize ve inancımıza müdahale eden onları kısıtlayan meslek ve yerlerden feragat edebilmektir. Para ve mal hırsından vazgeçip ‘Müslümanca yaşamanın’ güzergâhında yol almaktır.” (www.insanvehayat.com, ‘Modern Zamanda Hicret’ İdris Bilen)

-“...Bu müddet içinde Müslümanlara yapılan zulüm ve baskı, dayanılmaz boyutlara ulaştığından dolayı dualarla beklenen hicret izni nihayet çıkmıştır.” (Zaman Gazetesi 14.11.2012, Ahmet Şahin)

Yine Hicret konusunu araştırırken Diyanet İşleri Başkanlığı’na ait 11.12.2009 tarihinde irâd edilen “Hicret” konulu hutbe dikkatimi çekmiştir. Hicret’in Peygamberimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem Tevhid inancını tebliğ ederken, ashabıyla birlikte Mekkeli müşriklerin dayanılmaz işkence ve akıl almaz kötü muamelelerine maruz kalmaları sebebiyle evlerini, yurtlarını, hatta ailelerini terk edip Medine-i Münevvere’ye göç etmek olduğunu beyan ettikten sonra şöyle ifadelere yer verilmiştir: “Hicret; Müslümanların geçmişi hatırlamalarına ve geleceğe hazırlanmalarına sebep olan büyük bir hâdisedir. Hicret; imanın küfre, adaletin zulme, ilmin cehalete karşı üstün gelmesidir. Hicret; Tevhid inancının kalplerde kökleşmesinin, gerektiğinde mallardan ve canlardan feragatin sembolüdür.”

Evet, hicrete ilişkin yapılan izahlardan ve açıklamalardan sadece bir kaçı ile iktifa ediyorum. Hicret kavramının hiç kuşkusuz hüviyeti/kimliği vardır. Yani hicret dendiği vakit kavramsal bir tarifi ve zihinlerde gerçekleşen bir çağrışımı vardır.

O zaman sormak gerekir; Hicret kavramını herkes istediği manada kullanabilir mi? Ya da hicret herkesçe farklı manalarda anlaşılmaya müsait bir kavram mıdır?

Ve ya farklı manalara hamledilmesinin bir mahzuru var mıdır? Bu ve buna benzer sorulara cevap verebilmek adına ve konunun aydınlığa kavuşması bakımından yapılacak izah gerekli olmaktadır. Şöyle ki;

Hicret kavramının hem lügat hem de ıstılah bakımından izahına geçmezden evvel kavramın ne manaya geldiğini bir kaç kelimeyle izah etmek istiyorum.

Kavram, “bir şey hakkında sahip olunan genel fikir ve mefhum” demektir. Ya da “bir fikri, bir düşünceyi ve bir sistemi anlatmak için kullanılan, o fikrin, o düşüncenin ve o sistemin ifade edilmesinde önemli ve başrolü oynayan sözcüklere kavram denir. Kavrama terim ve mefhum da denir.”

Asıl itibari ile kavramı kavram yapan kendisiyle anlam kazanan kelimelerdir. Yani öyle ki bir kelimenin bünyesine taşıdığı mana ve o mananın hakikati zihinlerde bir fikri ve bir düşünceyi teşekkül etmektedir.

Bilindiği üzere (Arapçada) kelimeler ya lügatî ya da ıstılahî manalarında değer bulur. Hicret kelimesinin lügatî manası هجرة ”bir yeri terk etmek, göç etmek” şeklindedir.

Istılahî anlamı ise, “küfür ve şirk diyarından İslam diyarına göç etmektir.” Peygamberimizin Mekke’den Medine’ye göç etmesidir.

Hicret’in manası Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Mekke’den Medine’ye olan göçüyle anlam kazandığına göre Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i Hicret yapmaya sevk eden yani ikamet ettiği beldeden diğer bir beldeye göç etmeye iten asıl sebebin üzerinde durmak gerekir. Hicret’i arzulanan manada anlamak Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Mekke dönemini iyi etüt etmeyi iktiza eder. Ki bu iyi etüt bizi Hicreti doğru anlamaya götürecektir.

Kısaca şu tespitler ve serdedilen argümanlara cevaplar bizleri Hicret’in yapılmasında ki asıl sebebin ne olduğuna götürecektir.

Hicret zulmün doruk noktaya ulaşmasından ötürü yapılan bir göçtür/ilticadır. Böyle söylenemez; şayet Hicret’in temelinde yatan sebep zulüm olsaydı, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bir başka beldeye hicreti Mekke döneminin 13. senesinde değil bilakis ambargo, boykot, anti propaganda ve de işkencenin zirve yaptığı bir dönemde gerçekleştirirdi. Ama Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bunca çektiği zulümlere rağmen Mekke’yi terk etmemesi gelişi güzel hareket edilmediğinin, bilakis belli bir metot doğrultusunda hareket edildiğini açıkça göstermektedir.

Hicret Hz Muhammed ve Sahabelerinin müreffeh bir yaşam için emin/güvenilir bir beldeye yaptığı göçtür. Böylede söylenemez; daha müreffeh ve emin bir beldeye göç için yapıldıysa eğer hicret, bu daha Mekke döneminin başında hiç kuşkusuz Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in öncülüğünde Habeşistan’a yapılırdı. Ama öyle olmadı her ne kadar Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem zayıf ve arkasını gözetip kollayacak kimsesi olmayan Sahabeleri Habeşistan’a gönderdiyse de kendisi Mekke’de kalmış ve İslam’a Dâvet metodundan taviz vermeden çalışmasına devam etmiştir.

Hicret, İslâmî bir devletin ikamesi için vahyin kontrolünde ve öncülüğünde gerçekleşen Nebevî bir hamledir.

Mekke döneminin sonlarına yaklaşıldığında Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem dâvet çalışmasına İslâm’ı otorite/hâkim kılmak için nusret ehlinden yardım isteyerek devam etmiştir.

Ve Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in kabile reislerine davetini arz etme esnasında meydana gelen diyaloglar davetin ne tür içerikli bir davet olduğunu açıklar nitelikte idi. Konunun anlaşılmasına katkı sağlayacağını umarak bir iki örnek vermek istiyorum.

İbn Hişam Sireti’nde şu rivayet yer almaktadır: 

“Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem şunları söyledi:

“Ey filan oğulları, ben Allah'ın size gönderdiği elçiyim. Yalnız Allah'a ibadet etmenizi, O'na hiç bir şeyi ortak koşmamanızı, Allah'ın dışında O'na eş değerler kıldığınız bütün bu taptıklarınızdan uzaklaşmanızı, bana inanmanızı, beni doğrulamanızı, Allah'ın beni kendisi için gönderdiği şeyi size açıklamam için bana yardım etmenizi emrediyorum.”

Başka bir örnek: Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Amr b. Sa'sa oğullarına gelerek onları Allah'a çağırdı kendini onlara takdim etti. Beyhâre b. Firas denilen bir adam ona şöyle dedi: ”Vallahi şu Kurayş gencine sahip olsam, bütün Araplara hâkim olurum.” Ardından Rasulullah’a yönelerek, “Sana işin için yardım etsek ve Allah da seni muhaliflerine üstün kılsa senden sonra yönetim elimize geçer mi?! Ne dersin?!” dedi. Bunun üzerine Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem; ”Hüküm Allah'ın, onu dilediğine verir.” diyerek karşılık verince, Beyhare; ”Senden sonra yönetim bize geçmeyecekse neden senin için boyunlarımızı Arapların kılıçlarına hedef yapalım. Senin işinden bize ne?” dedi.”

Rivayetlerden açıkça anlaşılmaktadır ki Hz. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem İslâm’ı egemen kılmanın peşindedir. İslâm’ı hayata hâkim kılmanın gayreti içerisindedir. Ve hicret İslâm’ın hâkimiyetini gerçekleştirmek için kapılarını ve gönüllerini İslam’a açan “Ensar”a olan kutlu bir yürüyüştür.

Yapılan izahların ardından Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in mübarek ve bir o kadar da önemli olan hicretini günümüzde olduğu gibi sadece lügat manasına hapsedersek, hicreti bir kaçış ve sığınma olarak anlarsak, Vallahi hicrete haksızlık etmiş oluruz. Maalesef günümüzde Hicret anlam tahribatına uğrayarak asıl kimliğinden çok uzaklarda anlaşılıyor. Anlamı erozyona uğramış Hicret kavramıyla karşı karşıyayız maalesef...

Yukarıda geçtiği gibi genelde geleneksel siyer kitaplarında Mekke’den Medine’ye hicretin temelini duçar kalınan zulümlerin oluşturduğu lanse dilmektedir. Bir peygamberin iltica ameliyesi olarak anlatıla geldi Hicret her daim bize... Ya da işkence ve baskıya dayanamayıp göç eden/hicret eden bir peygamberden bahsedildi hep...

Ama her nedense Medine’ye hicretin temelinde yatan esas neden üzerinde hiç durulmadı. Bilinmelidir ki Hicret, İslâm Devleti’nin ilk defa hayat bulması için vahyin rehberliğinde gerçekleşen Nebevî bir hamledir. Kuru kuruya yapılan bir göç değil...

1434. Hicrî yılımızın İslâm Ümmeti’nin kurtuluşuna ve hayırlara vesile olması duası ile...


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz