TEFEKKÜR TOPLUMSAL DEĞİŞİM Mİ SERACILIK MI?

Mustafa Küçük

 “Değişmeyen tek şey değişim” diyerek değişimi mutlaklaştırma hafifliğine sığınanlar hep olagelmiştir. Hemen belirtelim ki bahse konu ettiğimiz değişim maksatlı planlı gerçek manada bir değişimdir. Toplumun bulunduğu hal üzere göreceli olarak gelişmesinin kast edilmediğinin de bilinmesi önemlidir. Toplumsal değişimin bir fikirsel mücadelenin işi olduğu her tartışmanın üzerinde bir kıymeti haizdir. 

 Her eylemin bir öznesi olduğu inkâr edilemez. Kaldı ki toplumsal değişim olayında, toplum aynı anda hem özne ve hem de nesne olamaz. Bu bağlamda toplumun mevcut halinden ciddi manada rahatsız olan bir siyasi iradenin varlığı kaçınılmazdır. Zira ancak siyasi irade toplumu bütün unsurlarıyla kavramaya elverişlidir.

İnsanın açık/eğitilmeye elverişli ve muhtaç olduğu gerçeğini göz ardı edip, toplumu dönüştürme ameliyesine “toplum mühendisliği“ kavramının uyandırdığı hoşnutsuzluktan hareketle dudak büken yeni türedilere rastlamanın sıradanlaştığı bir gerçektir! Dahası toplumsal değişimin nasıl gerçekleşeceği konusunda tartışmanın bir neticeye varmasından yana olmayanlar, devekuşu gibi başını kuma sokmaktan usanacak gibi görünmemektedirler. Kasıtlı olarak mesele getirilip; “bireysel değişimden yola çıkılarak mı, yoksa tepeden inme yöntemlerle mi toplumsal değişim gerçekleştirilecek?” şekline sokulmakta, böylece bu iki yanlış tezin arasından koca gerçek kaybolup gitmektedir. 

Aslında mesele sanıldığı kadar karmaşık değildir. Nitekim önce tartışmaya konu olan toplum analiz edilerek, onu oluşturan asli unsurlarının tespit edilip arızi unsurların ayıklanmasıyla işe başlansa bu konudaki zihin karışıklığının bertaraf olacağı muhakkaktır.

Topluma dair muhtelif tanımlar hep yapıla gelmiştir. Bu tanımlardan herhangi birini buraya almak veya yeni bir tanım ortaya koymak yerine, yapılan bütün tanımların dışarıda bırakmayı göze alamadığı toplumun temel unsurlarına dikkat çekerek, bunları toplumsal değişimin yasalarını kavrama ameliyesine alt yapı oluşturmayı yeğledik.

Gerçek şu ki; insanlar, sürekli ilişkiler ve bu ilişkileri düzenleyen ortak kabul gören temel yasalar, topluma dair bütün tanımlarda yerini koruyan ana unsurlar olmuştur. Toplum her ne kadar bireylerden oluşsa da onu oluşturan bireylerin toplamından ibaret olmadığı açıktır. Nitekim bireylerin oluşturduğu her biraradalık, toplum vasfını kazanmaya elverişli değildir. Öyle ki; yüzbin kişilik bir stadı dolduran bireyler toplum olma özelliğini kazanmamasına karşılık, on hanelik bir köy toplum vasfına sahiptir. Çünkü stadı dolduran bireyler arasında sürekli ilişkiler yoktur. Fakat on hanelik bir köyde yaşayan bireyler, birbirleriyle sürekli ilişkiler içindedirler. Dahası, doğal olarak bu ilişkileri düzenleyen bir temel/genel fikir üzerinde anlaşmış olmaları gerekir. Aksi takdirde birliktelikleri dağılır gider. Bu bağlamda denilebilir ki toplum; belli bir hayat tarzını paylaşan organizeli insanlar topluluğudur.

İbni Haldun (1332-3406) ile anılan ve en az onun kadar meşhur olan “İnsan, fıtratı gereği medenidir” sözü derin bir hakikate karşılık gelmektedir. Zira insanın fıtraten medeni olması sosyal olmasını ifade etmektedir. Öyle ki insan, yüce yaratıcının ona bahşettiği, kısmen genel kısmen de özgün olan bilumum özelliklerini ancak ve ancak toplumsal hayat düzleminde geliştirip sergileyebilir. Diğer bir ifadeyle birey tek başına iken, yaşadığı hayat olsa olsa yalnızca bitkisel bir hayattır, başka değil. Yalnız başına yaşayan bir insan için doğruluğun, cömertliğin ve özverinin ne kıymeti olabilir ki?

Yukarıda geçtiği üzere toplumun en temel unsurlarından biri de bireyler arasındaki ilişkilere süreklilik kazandıran temel yasalardır. Ortak kabul gören bu yasaların üstünde bir temel düşüncenin olmaması düşünülemez. Nitekim bu temel fikirdir ki belli bir hayat tarzı ile yaşamını sürdürmeye azmeden insanlara, insan, hayat ve kâinata dair ortak bir bakış açısı kazandırır. Böylece toplumu oluşturan insanların birlikte yaşaması mümkün olur.

Bireyleri toplum yapan organizeli sürekli ilişkilere nitelik kazandıran şeyin toplumun üzerinde ittifak ettiği temel fikir, ondan doğan değer yargıları ve bu değer yargılarının inisiyatifiyle objektifleşerek/somut ifadelere bürünerek ilişkileri düzenleyen yasalar olduğundan kuşku yoktur. Bir toplumu erdemli-erdemsiz, kalkınmış-geri kalmış, cahiliye veya saadet toplumu yapan söz konusu temel fikir, değer yargıları ve bireylerin kendileriyle, hemcinsleriyle ve diğer varlıklarla ilişkilerini düzenleyen somut ifadelere bürünmüş yasalar ve nizamlardır ki ahlak, örf ve adet, gelenek ve görenekler onların gölgesinde şekillenir. Toplumların kendine özgü değer yargıları, ahlaki kriterleri, gelenek-görenek, örf ve adetlerinin olmasının nedeni budur. Bu bağlamda esas belirleyici rol, doğal olarak toplumun üzerinde ittifak ettiği temel düşüncenindir. Öyle ki temel düşünce değer yargılarını, değer yargıları yasaları yasalar da ahlak, örf-adet, gelenek-görenekleri belirler. Diğer bir ifadeyle; toplumun üzerine kurulu olduğu paradigmanın inisiyatifinde varlık sahasına çıkan değer yargıları ve bu değer yargılarının gölgesinde teşekkül eden temel yasalar sebep konumunda iken toplumun bunun dışında ürettiği hayata dair her ne varsa sonuç kabilindendir.

Bu hakikatleri ifade etmekle aslında, toplumsal değişimin tepeden inme yöntemlerle olması gerektiğini söylemiş olmuyorsunuz. Toplumun yapısını ve işleyişini böyle bilimsel bir analize tabi tutanların tepeden inmecilikle suçlanması koyu bir cehaletin ürünü değilse, statükodan yana tavır koymaktan başka bir şey değildir. 

Böyle bir bilimsel analizin, nereden başlanması gerektiği konusunda, toplumu dönüştürmek isteyen siyasi iradenin işini kolaylaştıracağı kesindir. Ancak birilerinin bundan direk cebir ve şiddet içerikli bir inkılabı, bir ihtilali çıkarması masumane bir çıkarsama değildir.

Nitekim toplumsal değişimi kasteden siyasi irade, toplumun temel taşlarını doğru tespit ettiğinde bunları yenisiyle değiştirme konusunda toplumu ikna etmekten başka çıkar yolu yoktur. (Ra’d 11) Zaten siyasi irade denmesinin altında yatan gerçekte budur. Siyasi iradenin işi; toplumu içinde bulunduğu nahoş durumdan ve bu nahoş durumun nerden kaynaklandığından haberdar etmektir. Dahası yürüteceği fikri mücadeleyle statükoyu ve onun taşıdığı temel düşünceyi, halkın gözünde gayri meşru kılarak, yerine ikame edeceği yeni paradigmayı halka benimsetmektir. Bunu sağladığında, artık hiçbir maddi kuvvet mevcut paradigmayı alaşağı edilmekten kurtaramaz. Bütün bunlar görüldüğü üzere fikri mücadele ile yürütülecek siyasi işlerdir.

İşte; yürütülecek örgütlü fikri siyasi bir mücadele, yeni düşüncenin kamuoyuna/halka mal edilip nusret ehliyle buluşturulmasıyla egemen kılınan yeni paradigma/amentü, yeni değer yargılarına, yeni değer yargıları da yeni yasalara işlerlik kazandıracaktır. Toplumu oluşturan bireyler arasındaki sürekli ilişkiler, söz konusu yeni yasalarla tanzim edileceğinden, yeni bir ayıp algısı, yeni bir ahlaki anlayış, yeni örf ve adetler, yeni gelenek ve görenekler boy gösterecek ve yeni bir yaşam tarzı topluma damgasını vuracaktır. İşte böylelikle arzulanan toplumsal değişim gerçekleşmiş olacaktır. Böylece bugün birey üzerinden dile getirilen günah, hata ve kusurların en asgari bir seviyeye indiğine şahit olunacaktır. Zira Allah Celle Celaluhu’nun, kadınıyla erkeğiyle yarattığı her birey, fıtratına uygun bir düzenle buluştuğundan hep birlikte bir rahmet iklimini, bir saadet toplumunu oluşturmalarının önündeki bütün engeller bertaraf edilmiş olacaktır.

Böylesi bir köklü değişimi bir bütün halinde nasslarda ve bir paradigma dönüştürücüsü olarak, Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hayatında bulabilmekteyiz. Nitekim Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem gönderildiği Mekke toplumunun şirk amentüsünü, entegre ve uzlaşma kabul etmez bir netlikte yerden yere vurmuştur. (Enbiya 98) Tıpkı bunun gibi değer yargılarına (Maide 90-91), yasalarına (Maun 1-7), örf-adet, gelenek-göreneklerine çatarak şirk amentüsüyle mücessem hale gelen şahısları isim vererek veya en belirgin vasıflarını sayarak deşifre etmiştir. Dahası tevhid amentüsünü nusret ehliyle (İsra 80) buluşturarak İslam Devleti’ni/rahmet iklimini kurup Allah’ın hükümleriyle insanlar arası ilişkileri düzenleyerek maksatlı muayyen köklü bir toplumsal değişimi meydana getirmiştir.

İşte; yaklaşık bir asırdan beridir, tüketilen bunca nefes, harcanan bunca mesai ve masrafa rağmen içinde yaşadığımız toplumun yozlaşma katsayısının gün geçtikçe artmasının sebebi; bu konuda ebedi önderimiz peygamberimizi kendimize örnek almayıp, adına medrese diye addettiğimiz seralarda savunma pozisyonunda bireyler yetiştirmemizdir. Nitekim birer sera hükmünde olan medreselerimiz, müntesiplerini dışarıda/kamusal alanda, bütün boyutuyla hayata hâkim olan münkeri hayattan kovacak bir anlayış üzere yetiştirmek yerine, onları münkerden korumak stratejisi üzere kodlanmışlardır.

Hâlbuki ebedi önderimiz efendimiz, sahabeleri savunma pozisyonunda değil, hayata hâkim olan münkeri, bütün boyutuyla hayattan uzaklaştırıp, küfür iklimi yerine bir rahmet iklimini kurma stratejisi üzere yetiştirmekteydi. Böylece on iki yıl gibi kısa bir sürede, toplumsal değişim gerçekleştirilerek rahmete toplumsal bir boyut kazandırıldı. 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz