MAZLUM-DER'İN ARAŞTIRMA RAPORU: “HİZB-UT TAHRİR'E DÜŞMAN CEZA HUKUKU UYGULANIYOR.”

Mahmut Kar

Mazlum-Der uluslararası bir insan hakları kuruluşu. İnsan hakları ihlalleri, haksızlıklar ve mazlumiyetleri çalışma kapsamına alan bu örgüt özellikle son yıllarda kirli karalama kampanyalarına, yoğun gözaltı operasyonlarına, tutuklamalara ve ağır yargılamalara maruz kalan Hizb-ut Tahrir hakkında “Hizb-ut Tahrir Özelinde Terörle Mücadele Kanunu ve Bölge Ağır Ceza Mahkemeleri Hakkında Araştırma Raporu” başlıklı bir rapor hazırladı. 25.01.2013 Cuma günü benim de katıldığım bir basın açıklaması ile bu rapor Mazlum-Der tarafından kamuoyuna duyuruldu. Raporun araştırma sonrasında tespit ederek öne çıkardığı en önemli şey, Türkiye’de devletin kendisine muhalif ve düşman gördüğü kim olursa olsun, O’nu yok etmek ve sindirmek için kendi yasalarına aykırı başka bir Düşman Ceza Hukukunu uygulamaya koyduğuydu.

İşte bu Düşman Ceza Hukuku konusunu başlığına taşıdığımız bu makalemizde Mazlum-Der’in bu araştırma raporunun içeriğine bazı başlıklar altında kısa kısa değineceğiz. Lakin öncelikle Hizb-ut Tahrir hakkında ve sistemlerin O’na olan düşmanlığı hakkında bazı izahatlarda bulunmak istiyorum. 

1953 yılında Takıyyuddin en-Nebhani tarafından Hilafet’in kaldırılması sonrasında Müslümanların fikri ve siyasi bir kalkınmayı yeniden başlatabilmeleri için kurulmuş olan ideolojik ilk İslami siyasi partidir Hizb-ut Tahrir. Müslümanların ilk İslam Devleti olan Medine İslam Devletinden Osmanlı Hilafet Devletine kadar kurumsal ve sistemsel olarak tecrübe edip hayata sürmedikleri şeyi Takıyyuddin en-Nebhani gerçekleştiriyor. Kitleleşme konusunda Allah Rasul’ü Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’in Ensar ve Muhacirden oluşturduğu siyasi kitleleşme, sonraki nesiller için ideal bir örneklik teşkil etmişti. Lakin Müslümanlar bunu ne Hilafet Devletinin var olduğu dönemde nede Hilafet’in yıkılması sonrasında sistemsel bir şekilde siyasal partileşmeye dönüştüremediler. Hilafet’in kaldırılmasından hemen sonra O’nun yeniden geri getirilmesi için samimi niyet ile birçok cemiyet ve cemai hareket kurulmuş olsa da İslami Partileşme konusunda ilk örneklik Takıyyuddin en-Nebhani’nin öncülük ederek kurduğu Hizb-ut Tahrir olmuştur.

İslam’ın siyasal temsiliyetini yönetimde Hilafet olarak açık bir şekilde ortaya koyarak O’nu çalışmasının esasi hedefi edinen ve bu hedefe Allah Rasul’ü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in sünneti üzere yürümeyi metod edinen Hizb-ut Tahrir, kâfir devletler ve ideolojileri için büyük bir tehdit, Müslüman beldelerin yönetimleri için ise düşman olarak addedilmiştir. Kapitalist ideolojinin sistemlerinden olan demokrasi ve liberalizm yönünden bakıldığında Hizb-ut Tahrir’in amelleri yasal ameller olarak görülmesi gerekirken, bu yönetimler Hizb-ut Tahrir’i bu esasi hedefi dolayısıyla en büyük tehdit olarak görmüşler, fikri ve siyasi amellerini yasaklayarak O’na düşman kesilmişlerdir.

Bu sebeple Hizb-ut Tahrir hem birçok batılı ülkede hem de Müslümanların beldelerinde Düşman Ceza Hukuku kapsamında değerlendirilip, üyeleri ve sempatizanları ağır cezalara mahkûm ediliyor. Özbekistan’da on binlerce gencini İslam Kerimov yönetimi ağır cezaevi şartlarında sistematik olarak işkenceye tabi tutarken, Pakistan yönetimi ABD ile olan işbirliğini afişe etmesinden dolayı Hizb-ut Tahrir’li gençleri kaçırarak tutuklamaktan geri durmuyor. Daha 7 ay önce evinin önünden, çocuklarının yanından gizli servisler tarafından kaçırılarak götürülen Naveed Buut, hala mahkemeye çıkarılmamış ve nerede hangi hapishanede tutulduğu ailesine henüz söylenilmemiş durumda. Bangledeş’ten Sudan’a, Afganistan’dan Kırgızistan’a, Rusya’dan Almanya’ya, Tunus’tan Mısır’a kadar birçok ülkede uzun yıllar gençleri ağır bedeller ödemiş olan Hizb-ut Tahrir’e ve gençlerine Türkiye’de de Düşman ceza hukuku kapsamında yargılamalar yapılıyor ve çok ağır cezalar ile müslümanlar cezalandırılmaya çalışılıyor.

Demokratikleşme yönünde önemli adımların atıldığı her resmi açıklamada dile getirilen bu ülkede son 10 yılda belki yüzlerce Müslüman Hilafet’in ikamesi için Hizb-ut Tahrir ile birlikte çalıştığı için tutuklandı ve haklarında mahkûmiyet kararları verildi. Bir yandan demokratikleşmede her bir gün mesafe kat edildiği ifade edilen bu ülke de hala Hizb-ut Tahrir düşman olarak görülüyor. Terörle Mücadele yasası çerçevesinde yargılamalar yapılarak hukuksuzluk gözler önüne seriliyor. Bütün herkes Hizb-ut Tahrir’in amellerinin fikri ve siyasi ameller olduğunu biliyor. Mahkemeler ve emniyet raporları O’nun silahlı mücadeleyi kullanmadığını ve felsefesinde de bunu kullanmayacağını belirttiğini beyan etmiş olmalarına rağmen yine yargılamalar Terör yasası kapsamında yapılıyor. Hukuk yok sadece Düşman Ceza Hukuku var.

Düşman Ceza Hukuku nedir?

Alman Ceza Hukukçusu Prof. Günther Jakobs’un “Düşman Ceza Hukuku” kavramını ilk kullanımından bu yana yaklaşık 27 yıl geçti. Jakobs oluşturduğu bu hukuk sayesinde halk içerisinde vatandaştan başka bir ünsiyet ortaya çıkardı. Yani terörle mücadele yöntemi geliştirme çalışmalarında bazı bireylerin vatandaş değil her zaman düşman olarak görülmesi gerekebileceği kanısını ortaya koydu. Ve bu hukuki sistem ABD’den Avrupa’ya birçok ülkede uygulamaya konuldu. Düşman Ceza Hukuku uygulamaya konulduğu yerlerde bireyleri vatandaş olarak görmektense düşman olarak görmeyi yeğlemektedir. Çünkü düşman olarak gördüğü birey sistem ve toplum için ıslah edilmeyecek terör faaliyetlerine bulaşabilme kabiliyetine sahiptir. İşte tamda burada Hizb-ut Tahrir’i bireylerden ayıran bir özellik karşımıza çıkmış oluyor. Bu özellik sudur: Hizb-ut Tahrir onlara göre ıslah edilmeyecek bir birey olma yerine yine onlara göre ıslah edilme ihtimali olmayan bir kitle özelliğine sahiptir. Buradaki ıslahtan kastettiğim şey sisteme entegre edilmedir. Dolayısıyla sistem tarafından ıslah edilme ihtimali kalmamış Hizb-ut Tahrir sistemin bir numaralı düşmanı haline gelmiştir.

Bilindiği üzere batı, 11 Eylül ikiz kuleler hadisesinden sonra İslam ve Müslümanlar ile mücadelesinde yeni bir siyaset belirlendi. Batının ılımlı Müslümanları var etme ve İslam’ı “hoşgörülü” ılımlı bir din olarak sunma projesi çerçevesinde birçok İslami cemaat ve cemiyet “ıslah” edilmiş ve bu projede konjektörel olarak yer almıştı. Bu cemaat ve cemiyetler ya demokratikleşme ve muhafazakârlaşma karşılığında iktidarlara taşınmışlar ya da iktidarlara yakın olmayı ve onun imkânlarını kullanarak İslami faaliyetler içerisinde bulunmayı kar olarak görmüşlerdi. Bu sadece Türkiye’de değil birçok İslami beldede uygulamaya konuldu. Ancak batının bu projesinde yer almayanlar ise ya terörist olarak lanse edilmişler ya da sistemleri için tehdit unsuru olmasından dolayı düşman olarak görülmüşlerdi. İşte Hizb-ut Tahrir de bu kapsamda Türkiye’de Terör yasaları çerçevesinde değerlendiriliyor ve düşman olarak görülüyor.  

Niçin düşman olarak görülüyorlar?

Peki, herhangi hiçbir maddi şiddet eylemini kabul etmeyen ve sadece fikri ve siyasi bir çalışma yürüten Hizb-ut Tahrir bu hali ile niçin düşman olarak görülüyor dersiniz? Çünkü O müslümanların maslahatı için fedakârlıkları göze alabilmiş siyasi bir kitledir. Ümmeti ve özellikle Türkiye’deki müslümanları, yöneticilerini muhasebe etmeye çağıran bir çağrıcıdır. Müslümanların beldelerinin işgal ve talan edilmesinin temel sebebini görüp bilen ve ümmetten de gizlemeyen cesur ve korkusuz bir kitledir. Yaklaşık 100 yıldır müslümanlar nazarında güvenirliğini kaybetmiş yöneticilerin, siyasi partilerin, İslami cemaat ve cemiyetlerin bu güvensizliği karşısında ümmete güven aşılamaya çalışan ve bunda sağlıklı bir şekilde başarı elde eden halkçı bir partidir. 

Onun için Hizb-ut Tahrir ile Hilafet vurgusunu aynı şekilde dile getirdiği için Köklü Değişim Dergisinin 2009 da İstanbul Feshane’de düzenleyeceği “Filistin’e Çözüm” konferansı engellenmiş ve yaptırılmamıştı. Çünkü çok iyi biliniyordu ki 10000 kişilik bu konferansa katılanlar veya daha sonra içeriğinden haberdar olacak olanlar, Filistin konusunda çok açık ve net bir fikre sahip olacaklardı. Çok iyi biliyorlardı ki, Filistin sorurunda yıllardır süren oyalama ve bu sorundan nemalanma siyasetleri müslümanların gözünde netlik kazanacak Filistin sorununun ne ile çözüleceği anlaşılacaktı. Yine 2009 Temmuz ayında İstanbul Hakkı Başar Spor kompleksinde gerçekleştirilecek beş bin kişilik Hilafet konferansı da engellenmiş ve Türkiye genelinde 23 ilde 200 kişi konferanstan iki gün önce evlerine şafak vakti baskın düzenlenerek gözaltına alınmışlar ve tutuklanmışlardı. Çünkü Hilafet’in müslümanların zihninde yeniden canlanması istenmiyordu. On binlerce Müslüman alimin İdamı ile toplumun zihninden adeta kazınmış olan Hilafet’in tekrar zihinlerde canlandırılması istenmiyordu.

2011 Haziran ayında engellenen bir diğer konferans ise Ankara’da gerçekleştirilecek “Ortadoğu’da Neler Oluyor” başlıklıydı. Daha henüz Suriye’de ki kıyamın yeni yeni şekillenmeye başladığı bu dönemde Türkiye Baas rejimine ayaklanmaları nasıl bastıracağı konusunda istihbarat ve bilgi hizmetini veriyordu ki Köklü Değişim Dergisi Ortadoğu’da devrimleri müslümanların elinden çalma girişiminde batıya aracılık yapan Ak Parti iktidarının kirli yüzünü Suriye meselesinde afişe etmek istiyordu. Ortadoğu’daki bu kirli siyasetlerin müslümanlar gözünde afişe edileceği bu konferans bu sebeple engellenmişti.

Hülasa Müslümanların maslahatlarını gözeterek Hilafet’e davet eden Hizb-ut Tahrir bu sebeple ülkeler tarafından tehdit olarak görülüyor ve bu sebeple ülkeler O’na ve gençlerine düşman kesiliyorlar.

Şimdi kısa başlıklar halinde Mazlum-Der’in “Hizb-ut Tahrir Özelinde Terörle Mücadele Kanunu ve Bölge Ağır Ceza Mahkemeleri Hakkında Araştırma Raporu” başlıklı rapor içeriğine de değinmek gerekirse şunları söyleyebiliriz:

1: Mazlum-Der şu anda Terörle Mücadele Kanununda terör tanımı ile ilgili bir muğlâklığın bulunduğunu, bu sebeple de hiçbir cebir ve şiddete bulaşmamış eylemleri fikri ve siyasi olan oluşumların bu hali hazırdaki kanun ile sindirilmeye çalışıldığını ifade ederek bunun hukuki olmadığını vurguluyor.

2: Mazlum-Der araştırma raporunu hazırlarken Hizb-ut Tahrir’e ait neşriyat ve bültenlerden faydalanmış. Hizb-ut Tahrir’in cebir ve şiddet yöntemini asla benimsemediğini bu neşriyatlarında ifade ettiğini özellikle vurguluyor. Neşriyatlarından aldığı bilgiler çerçevesinde Hizb-ut Tahrir’in siyasi bir parti hüviyetine sahip olduğu kanısına ulaşıyor. Ayrıca kuruluşundan (1953) bu güne hiçbir ülkede hiçbir maddi eyleminin olmadığını da açık tespitler ile dile getiriliyor. Yine hukuk konusunda uzman kişilerce hazırlanmış bilimsel mütalaalara da yer verilmiş raporda. Bu bilimsel mütalaalarda bu şekli ile Hizb-ut Tahrir’in bu yasalar çerçevesinde yargılanamayacağı ve mahkûm edilemeyeceği belirtilmiş.

3: Mazlum-Der, başta Hizb-ut Tahrir olmak üzere, hedeflerine ulaşmada şiddeti bir yol olarak benimsemeyen, böyle bir aracı kullanmayı açıkça reddeden örgüt ya da kişilerin terörle mücadele kapsamında soruşturulup kovuşturulmalara tabi tutulmalarının gayri hukuki bir uygulama olduğunu açıkça ifade etmiş.

Ayrıca Mazlum-Der araştırma raporunda sanki ilginç bir şaşkınlık hali ile şöyle bir ifade kullanmış: “Bir dönem ‘yasadışı örgüt’ daha sonra ‘silahsız terör örgütü’ ve en sonda ‘silahlı terör örgütü’ olarak yapılan yargılama sürelerinin tamamında, Hizb-ut tahrir’in çalışma metodu aynıdır. Hizb-ut Tahrir’in çalışma metodu aynı olmasına ve bu süre zarfında değişen yasaların da lehine olmasına rağmen cezalandırmalar devam etmiş ve ceza miktarları yükseltilmiştir.”

Bu güne kadar insan hakları ihlalleri ve benzer birçok konu hakkında araştırma raporları hazırlayan Mazlum-Der’in bu ifadesi aslında yukarıda da bahsettiğimiz gibi bir şeyi ortaya koymaktadır. Değişen yasalar Hizb-ut Tahrir lehine gibi olsa da Devlet ve sistemler Hizb-ut Tahrir’i Düşman ceza hukuku kapsamında yargıladıkları için aleyhte yargılamalar devam etmiştir. Bu da Hizb-ut Tahrir’in sahip olduğu düşünce ve metodu ile ilişkili bir şey olsa gerek. Bu Hizb-ut Tahrir’in haktan sapmadığının bir sağlamasıdır aslında.

Mazlum-Der’in bu önemli çalışmasının kamuoyu tarafından görülmesi ümidimi kıran önemli bir gelişme ise basın açıklamasına Doğru Haber Gazetesi hariç hiçbir basın kuruluşunun ve STK’nın katılmamış olmasıydı. Sistem ve devlet düşman olarak gördüklerini karartma ve kapatma siyasetini sanırım çok sistematik bir şekilde uyguluyor. İktidarın bu gücünün cazibesine kamuoyunun kapılmış olması yarınları için büyük bir kahır ve pişmanlıktan başka bir şey getirmeyecektir.

Bizler yinede beklentimizi Rabbimizin rahmetinden umarak Mazlum-Der’in hazırlamış olduğu bu raporun haksızlıkları ortadan kaldırmaya vesile olmasını temenni etmeliyiz.

Rabbimizin rahmeti geniştir. O bize düşman değil en güzel dost ve yardımcıdır. İslam ve Müslümanlara düşman olanların ise hesabını görecek yalnız O’dur.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz