BATILILARIN GÖZÜNDE HİLÂFET

Okay Pala

Batı’nın İslâm’a karşı bakış açısını birkaç sayfayla özetlemek, yüzyıllar boyunca aralarındaki kapsamlı ilişkiden dolayı kolay bir iş değildir. Zira bu ilişki İslâm’ın gelişiyle başlamıştır. Allah’ın Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem Medine’de İslâm Devleti’ni kurduğunda, o günün dünya liderlerine mektup yollayıp onları İslâm’a ve dinin hâkimiyetine davet etmişti. O zamanın Batı uygarlığını temsil eden Roma-Bizans İmparatoru Hirakl’e de şu mektubu yollamıştı:

“Allah’ın Rahim ve Rahman olan adıyla. Allah’ın Rasulü Muhammed’den Rûm’un büyüğü Hirakl’e! Hidâyet yoluna tâbi olanlara selâm olsun! Bundan sonra seni, İslâm’a dâvet ediyorum. Müslüman ol ki, selâmette bulunasın. Müslüman ol ki, Allah senin ecrini iki kat versin. Eğer bu dâvetimi kabul etmezsen, yoksul çiftçilerin, bütün tebaanın günahı senin boynunadır…”

İşte o günden itibaren hak ve batıl mücadelesi başlamıştı. Zamanımıza kadar değişik evrelerden geçmiştir ama bugün ki bulunduğumuz dönem kadar şiddetli hiç olmamıştı. Çünkü bu dönemde 13 asır boyunca İslâm mücadelesini veren, her şeye rağmen dimdik durmayı başaran ve her daim ümmetin liderliğini üstlenen Hilâfet Devleti yıkılmıştı. Batı ise kapitalizmi benimsemiş, İslâm dünyasını ve ötesini işgal edip ve sömürgeleştirmişti. İslâm beldeleri Batılıların kara tahtasında yeniden çizilmiş ve kendi aralarında paylaştırılmıştı. Nihayetinde şanlı ümmetin birliği, bölük pörçük oldu; gücü dağıldı dolaysıyla da kapitalizm hâkim olmayı başardı.

Kâfirler, 1924’te Hilâfet’in yıkılması ve neticesinde dünya siyasetine hiçbir tesir edememesinden dolayı Müslümanların Batı hegemonyasına asla karşı koyamayacakları kanaatine varmışlardı. Bu düşünceleri dile getiren İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Hilâfet’in ilgasının hemen ardından şu sözleri sarf etmişti: “Müslümanların oğulları arasında İslâmi birliğini getirecek her şeye son vermeliyiz. Şu anki durum, Türkiye’nin (Osmanlı Hilâfeti’nin) öldüğü ve bir daha asla yükselmeyeceğidir, çünkü biz onun ahlaki gücünü, halifeliğini ve İslâm’ı yok ettik.”

Müslümanların asla dirilmeyeceği vehmine kapılmış olmalarından dolayı Batı’nın odak noktası zamanında daha ziyade eski Sovyetler Birliği’ne kaymıştı. Amerika’nın önderliğinde, “bir gemide bir kaptan” ilkesi doğrultusunda eski Sovyet Birliği’ne karşı “soğuk savaş” yürütüyordu. O anki Sovyetler Birliği ve komünist ideolojisi, Batı için reel bir tehdit unsuru olarak görülüyordu. Aralarındaki bu ideolojik çatışma o denli güçlüydü ki, dünya adeta üç kısma bölünmüştü.

“Birinci Dünya” diye adlandırdıkları ülkeler -ki bununla, kapitalizmi savunan ve kapitalizme hizmet eden devletleri kastediyorlardı-, “İkinci Dünya” devletleri –bu tanımlama içine de sosyalizmi ve komünizmi savunan ülkeler dâhildi- ve “Bağlantısızlar” -kendilerini hiçbir güç blokuna dahil veya hariç olarak addetmeyen ülkeler-. Küresel boyuttaki bu kamplaşma, komünizmin 1991’de yıkılmasıyla birlikte sona erdi ve nihayetinde kapitalizm dünyaya tek bir ideoloji olarak hâkim olmayı başardı. Hatta ünlü Amerikalı siyasetçi ve düşünür Francis Fukuyama, 1992’de yayınladığı “The End of History and the Last Man (Tarihin Sonu ve Son İnsan)” adlı tezinde, Batı liberal düşüncesinin yani kapitalizmin, insanlığın ulaşabileceği son aşama olduğunu bile iddia etmişti.

Bu düşünce realiteye tamamen ters, kibirden kaynaklanan bir kuruntudan ibaretti. Kendi çevresinden bile tepkiler toplamıştı ve fazla geçmeden, Fukuyama’nın hocası, Samuel P. Huntington ona yanıt olarak, 1993 tarihli “The Clash of Civilizations (Medeniyetler Çatışması)” adlı meşhur makalesinde; komünizmin yıkılması ve kapitalizmin galip gelmesiyle mücadelenin sona ermediğini ve kapitalizmin önüne yeni bir düşman çıktığını öne sürmüştü.

Bu sefer, ülkeler değil hadaratlar birbirleriyle çatışacaklardı. Çatışma, sadece Sovyetler Birliği ile olduğu gibi devletlerarasında değil; dinler, fikirler ve ideolojiler arasında olacaktı. Batı’nın oklarını doğrulttuğu hedef yine İslâm’dı.

Hatta Samuel P. Huntington, 1996’da “Medeniyetler Çatışması” makalesini genişletip “Medeniyetler Çatışması, Dünyanın Düzeninin Kurulması” isimli kitabında İslâm ile Hıristiyanlık arasındaki alakaların “fırtınalı” olduğundan bahsederek şu sözleri sarf eder: “Her birisi diğerine nispetle ‘diğeri’ konumundadır. Yirminci asırda Liberal Demokrasi ve Leninist Marksizm arasındaki çatışma sadece geçici ve yüzeysel bir tarihsel olgu mesabesindedir; eğer İslâm ile Hıristiyanlık arasındaki derinleşmiş sürekli çatışma ilişkisine mukayese edecek olursak… Hollanda siyasetçisi Pim Fortuyn 2001’de özetlediği gibi “komünizmin rolünü İslâm devir aldı.”

Batı’nın Asli Çatışmasına Geri Dönmesi

Belirttiğimiz gibi, Batı’nın İslâm’a olan düşmanlığı yeni değildir. Bu gerçeği Sovyetler Birliği’nin çöküşü belirgin olduğunda, zamanın NATO Başkomutanı John Galvin Brüksel’de yaptığı veda konuşmasında teyit edercesine şu sözlerle ifade etti: “Soğuk Savaşı kazandık. Yetmiş yıllık bir sapkınlıktan sonra (komünizmi kastederek), şimdi son 1300 yılın gerçek çatışma eksenine geri dönüyoruz. Bu; İslâm’la büyük mücadelemizdir.”

İşte özetle bu, Batı’nın İslâm’a karşı bakış açısının ve tavrının temelini oluşturmaktadır. Her ne kadar uluslararası konjonktür değişiklik arz etse de bu temel asla değişmez. Sadece duruma ve gündeme göre öncelik sırası değişebilir. İslâm daima Batı’nın hedefindedir ve düşman konumundadır.

İslâm’a Karşı Haçlı Seferleri

Burada sergilenen düşüncenin sadece bir NATO başkomutanının şahsi düşüncesi olarak algılanmaması gerek… Aksine bu, hem onun resmî sıfatıyla bilinçli olarak hem de Batı’nın adeta DNA’sına işlemiş İslâm düşmanlığı ve Haçlı seferi ruhunun yansımasının neticesi olarak sarf ettiği bir sözdür. Evet, John Galvin’den asırlar önce ataları, Hıristiyan Batı, “Haçlı Seferleri” diye adlandırılan savaşlarının kahir ekseriyetini İslâm’a ve Hilâfet’e karşı yürütmüşlerdi.

Hatta aradan uzun asırlar geçmesine rağmen İngilizler, Birinci Dünya Savaşı esnasındaki Kudüs’e yönelik askerî saldırıları hakkında Patterson Smith, “Hıristiyan Halkın Yaşantısı” adlı kitabında şöyle diyor: “Haçlı seferleri başarısızlıkla sonuçlandı ama bundan sonra ciddi bir olay oldu. İngiltere sekizinci haçlı saldırısını gönderdiğinde bu sefer başarılı oldu. Edmund Allenby’nin (Britanyalı Mareşal’in), Birinci Dünya Savaşı esnasında Kudüs’e yapmış olduğu saldırı sekizinci ve son haçlı saldırısıdır. Bu nedenle İngiliz gazeteleri Allenby’nin fotoğrafını yayınladı ve resmin altına Kudüs’ü fethettiğinde söylediği ve şu meşhur sözünü yazdı: ‘Haçlı savaşları bugün sona erdi.’”

Ve 2001’de ABD Başkan George W. Bush, Irak’a ve Afganistan’a girmek için zemin hazırlayan konuşmasında “haçlı seferleri” tabirini kullandı; şöyle konuştu: “Dünyayı kötülüklerden arındırmak gerek”, “Bu, haçlı seferi… terörizme karşı bu savaş biraz zaman alacak.”

Düşmanlıklarının, konjonktürün öngördüğü önceliğe göre yenilenmiş olmasının yegâne sebebi; Müslümanların İslâm akidesinden asla vazgeçmemeleri ve Müslümanların yeniden birliğini ve gücünü tesis edecek Hilâfet’in geri gelmesinden korkmalarıdır.

Müslümanların Şeriata ve Hilâfet’e Olan Özlemleri

Hilâfet’in yıkılmasıyla, Müslümanların asla yeniden dirilmeyecekleri vehmine kapılmışlardı ama yanılmışlardı. Amerika’nın eski başkanlarından ve en önemli stratejistlerinden olan Richard Nixon, “Zamanı Yakalamak; Amerika’nın Dünyaya Meydan Okuması” isimli kitabında dediği gibi: “İslâm, sırf bir din değildir dahası, büyük bir hadaratın temelidir.” 

Evet, Müslümanlar İslâm akidesini hiç bırakmamışlardı. Hatta İslâm coğrafyasındaki şiddetli çalkantılar onları daha fazla İslâm’a meylettiriyor ve gün geçtikçe kendi özüne dönmeyi arzuluyorlardı. “Şeriat” ve “Hilâfet” kavramları gün geçtikçe İslâm dünyasında kabul görmekle birlikte gündemi oluşturuyordu.

İslâm akidesi kesinlikle İslâm hadaratının temelini oluşturuyor. Müslümanlar, İslâm akidesine sımsıkı sarıldığı müddetçe Hilâfet’in geri gelmesi sadece an meselesidir. İşte bunun farkında olan Batı, korku ve endişelerini daha somut rakamlara ve istatistiklere dökmek için değişik düşünüce enstitü ve araştırma merkezleri vasıtasıyla, İslâm beldelerindeki gelişimleri ve ümmetin Şeriat ve Hilâfet’e olan arzularını mercekle araştırmaya koyuldular. Sizlerle bunlardan sadece birkaç tanesini paylaşmak istiyorum:

·           2004’de Arap ülkelerinde yapılan geniş çaplı anket de bunu destekliyordu. Ürdün Üniversitesi’nde Stratejik Araştırmalar Merkezi Mısır, Ürdün, Suriye, Filistin ve Lübnan’da yaptığı ankette büyük çoğunluğunun Şeriatın yasama kaynağı olması gerektiğine inandığını belirtiyordu. Hatta Şeriatın yegâne yasama kaynağı olduğunu savunuyorlardı.

·           Amerikan Maryland Üniversitesi, 2007’de “ABD Politikası hakkında Müslüman Kamuoyu” başlığı altında “Uluslararası Siyasi Tutumları Programı” raporu yayınlıyor. Bu raporda Müslümanların ezici bir çoğunluğu, tek bir İslâm Devleti kurulmasını arzuladıklarını ve Batı değerlerinin bunun dışında tutulması gerektiğini savundular. Raporda şu ifadeler geçiyor: “Ankete katılanların çoğu, ülkelerinde İslâm’ın rolünün genişletilmesini desteklediklerini ifade ediyor... Çoğu ülkede büyük çoğunluğu Şeriatın harfiyen uygulanmasını istiyor, Batı değerlerinden uzak kalmayı arzuluyor ve hatta tüm İslâm ülkeleri birleştirilip tek bir İslâm Devleti’nin olması gerektiğini savunuyor.”

·           Aynı neticeye Pew Araştırma Merkezi 2013’de varıyor. Araştırmalarına göre, çoğu Müslüman ülkelerdeki ezici çoğunluk, Şeriatın resmî hukuk olması gerektiği savunuyor. Örneğin; Afganistan’da halkın %99’u, Pakistan’da %84’ü, Bangladeş’te %82’si, Malezya’da %86’sı, Endonezya’da %72’si, Nijer’de %86’sı, Cibuti’de %82’si, Nijerya’da %71’i, Irak’ta %91’i ve Filistin topraklarında %89’u Şeriatın gelmesini istiyor.

Batı’nın Hilâfet’e Karşıt Propagandası

Bu tür Şeriat ve Hilâfetle ilgili raporlar sadece veri olsun diye değil, İslâm’a ve Müslümanlara karşı siyasetlerini belirlemek ve yön vermek için yapılmış araştırmalardır.

Örneğin, 2004’te ABD Milli İstihbarat Teşkilatı’nın 2020 Projesi Raporu’nda,[1] 2020’de Hilâfet’in yeniden kurulacağına dair kurgusal bir senaryo çiziliyor. Bu senaryoda, yeni bir Hilâfet ilan ediliyor ve İslâm ideolojisi kısa bir zaman zarfında yaygınlaşıyor ve cazibesiyle Müslümanları kendine çekmeyi başarıyor. Asıl maksat, -senaryonun sonunda yazdıkları gibi- gelecek Hilâfet’in önünü kesmek ve engellemek için plan-proje belirlemek.

Bu korkulu(!) senaryoyu, dünya liderleri siyasetlerinde de devamlı şekilde dile getirerek Batı’nın gündemini İslâm’a karşı ciddi şekilde etkileme yoluna gittiler. Örneğin, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin Brüksel’de, AB Dış Politika Sorumlusu Javier Solana ve diğer üst düzey AB yetkilileri huzurunda, “Çeçenlerin, ‘Hilâfet’ kurmaya çalışan radikal bir İslâmi hareketin parçası olduğunu ve bütün dünyayı ele geçirmek istediklerini” söyledi. Putin sözlerinin devamında şu ifadeleri kullandı: “Rusya Federasyonu topraklarında bir halifeliğin kurulması, planlarının sadece bir parçası. Aslında durumu takip ediyorsanız, kesinlikle radikallerin daha büyük bir hedef peşinde olduklarını biliyorsunuzdur: Bir dünya Hilâfetinin kurulmasından ve Amerikalıları ve müttefiklerini öldürme gereğinden, bahsediyorlar.”

Amerika Birleşik Devletleri eski Başbakanı George W. Bush Hilâfet hakkında şunu demişti:

“Orta Doğu’da, ‘Halifelik’ adını verdikleri ve herkesi bu nefret dolu ideolojilerine göre yönetmek istedikleri şiddetli bir siyasi ütopya kurmayı umuyorlar. Bu halifelik, Avrupa’dan Kuzey Afrika’ya, Orta Doğu’ya ve Güneydoğu Asya’ya kadar uzanan tüm mevcut ve eski Müslüman topraklarını kapsayan totaliter bir İslâm imparatorluğu olacaktır.”

Daha düne kadar birbirlerine azılı düşman olan kapitalist ABD ve Batılı müttefikleri ile eski komünist Rusya, aralarında ne kadar husumet devam etse ve birbirine zıt maslahatlar gütseler de İslâm’a saldırma konusunda birbirleriyle ittifak hâlindeler…

Batı’nın Asıl Hedefi İslâm Akidesidir!

Şu var ki, korkuları ne kadar da ümmetin gücünü birleştirecek Hilâfet’in kurulması olsa da Batılılar açısından asıl sorun, İslâm akidesinin kendisidir. Demokratik reformların önünde duranın -Huntington’ın da işaret ettiği gibi- “İslâmi köktendincilik” değil, ama demokratik değerlerle bağdaşmayan İslâm’ın temel özü yani İslâm akidesi olduğu hakikatidir. Evet, bu akide var olduğu müddetçe, Şeriat ve Hilâfet düşüncesi var olacak; Şeriat ve Hilâfet düşüncesi var olduğu müddetçe de -er veya geç- ümmet bunu hayata geçirecektir.

Bu sebeple Batı’nın İslâm’la mücadelesi birkaç boyutta şekilleniyor:

•Bir yandan şiddete başvurarak; askerî işgal veya vekâlet savaşı şeklinde ipleri kendi elinde tutarak Müslümanların beldelerindeki kukla rejimlerini harekete geçirmekle, çatışmasını sürdürüyor (Libya’da, Suriye’de, Afganistan’da, Irak’ta, Yemen’de yaptığı gibi),

•Diğer yandan da “soft power” dedikleri “yumuşak güç” stratejisine başvuruyor.

Samuel P. Huntington, “Medeniyetler Çatışması-Dünyanın Düzeninin Kurulması”nda söylediği gibi, Batı’nın İslâm’a karşı hamlesi devletlerarasında değil, devletler ve İslâmi fikri taşıyan Müslümanlar arasındadır. Bu her boyutuyla asimetrik çatışmanın asıl maksadı, İslâmi filizleri yeşermeden koparıp atmaktır. Böylelikle Müslümanların kalkınmasını ve İslâm Devleti’nin kurulması için her türlü girişimi engellemek ve durdurmaktır. Başka bir değişle, bütün dünya devletlerinin, Müslümanlar ve samimi İslâmi cemaatleriyle olan mücadelesidir.

Dolayısıyla Batı’nın bu mücadelesindeki temel stratejisi, İslâm akidesiyle ilgili reformlar ve çarpıtmalar öne çıkartmaktır. Örneğin; ateizm ve deizm fikirlerini aşılamak ve yeni nesillerin kafalarını karıştırmak; tabandan birbirine zıt olan demokrasi ile İslâm’la bağdaştırma(ya çalışma)k ve hatta İslâm’dan bir parçaymış gibi göstermek; Batı fikirlerini savunan kuruluş ve derneklere finansal destek vermek ve platform sağlamak; İslâm’da siyaset yokmuş gibi “siyasal İslâm” veya “İslâmcı” tabirleri ile ümmeti değişik kategorilere dâhil etmek; “liberal” İslâm fikrini aşılamak; İslâm beldelerinde Batı hegemonyasını kabul ettirmek için çeşitli anlaşma ve ittifakları Müslümanların zihinlerinde normalleştirmek; Hilâfet fikrini, “ütopya” ve “gerici” olarak göstermek ve hatta şiddetle ilişkilendirmek; Batı’nın içtimaı nizamını, “kadın hakları” sloganı altında ümmete pazarlamak; ümmetin, İslâm ve İslâm’ın hayat sahasına geri dönmesi için çalışan samimi gençlerini “terör” yaftası ile baskı altına almak ve hapsetmek… Bu liste uzar da gider…

Sözün özü; Batı, liberal demokrasinin değer, ölçü, fikir, mefhum ve kanaatlerini ümmete sinsice empoze ederek ümmeti, İslâm akidesinden koparmak ve uzaklaştırmak istiyor. Aksi hâlde gerekirse şiddete başvurarak, ümmetin çocuklarını kesip doğrayarak, bir şekilde hâkimiyetini sürdürmek istiyor.

Batı’nın çok değerli ve üstün gördüğü liberal demokrasi davetini insanlara pazarlarken şiddete, baskıya ve aldatmacaya başvurması, başlı başına yenilgisinin itirafı ve iflasının belirtisidir. Çünkü öyle ya; pazarladıkları laik ve kokuşmuş fikirler hem akla, hem realiteye hem de insan fıtratına ters. Delil olarak sunulmaya bile uygun olamayan fikirleri ikna, kabul ve anlayış yoluyla sunmak imkânsız bir iştir.

[إِنَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ يُنفِقُونَ أَمْوَٰلَهُمْ لِيَصُدُّوا۟ عَن سَبِيلِ ٱللَّهِ فَسَيُنفِقُونَهَا ثُمَّ تَكُونُ عَلَيْهِمْ حَسْرَةً ثُمَّ يُغْلَبُونَ] “Şüphe yok ki, inkâr edenler mallarını (insanları) Allah yolundan alıkoymak için harcarlar da harcarlar. Sonra bu mallar onlara bir iç acısı olacak, sonra da yenilgiye uğrayacaklardır.”[2]



[1] Global Trends-Mapping the Global Future 2020 Project (Küresel Eğilimler-Küresel Gelecek Haritalaması 2020 Projesi)

[2] Enfal Suresi 36


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz