ŞİMDİ TAM ZAMANI

Ercan Tekinbaş

1924’te Hilâfet’in kaldırılmasından II. Dünya Savaşı’na kadar Britanya İmparatorluğu, savaş sonrasında da emperyalist Amerika, birinci büyük güç tahtına kurulduğu için devletlerarası ilişkilerin belirleyicisi oldu. Yalta konferansıyla ikinci büyük güç koltuğuna oturan SSCB’nin 1990’da çöküşüyle birlikte ABD uluslararası arenada yalnız başına kaldı. Düvel-i muazzama yani günümüz Türkçesi ile büyük devletler, büyük güçler, genel olarak ideolojileri, ekonomileri, diplomasileri, teknolojileri ve askerî güçleri ile küresel alanda etkisi olan devletleri kapsar. Bu yüzden uluslararası ilişkiler, daha çok büyük devletler arasındaki ilişkilere odaklandığı için, küçük devlet davranışlarının, büyük ve güçlü devletlerin politikaları ekseninde şekillendiği genel kabul görerek küçük devletler üzerine çok fazla araştırma yapılmamıştır.

Tarihsel ifadelerde büyük güç terimi, başka uluslar üzerinde politik, kültürel ve ekonomik etkisi olan uluslar için kullanılır. ABD, Rusya, Britanya, Fransa, Almanya, Çin ve Japonya, günümüzün büyük güçleri olarak kabul görüyor. Sözde komünist Çin hariç bu ülkeler, kapitalizm ideolojisine inanıyorlar. Söz konusu ideolojinin başarısızlık nedenleri doktrin ve öğretisinde saklıdır. Uzlaşıya dayalı kredosu, yaratıcının varlığını ya da yokluğunu ele almaktan ziyade hayata müdahalesini kabul etmez. Evreni ve insanı yaratan yaratıcının hayatı düzenlemesini kabul etmemek insan doğasına aykırıdır. İnsanın yaradılışına aykırı her düşünce ve ideoloji yıkılmaya ve çökmeye mahkûmdur. İnsanlık tarihinde pek çok uygarlık gelip geçmiştir ya da insanlar, doğalarına aykırı düşüncelere inanmışlar ama o düşünceler belli bir süre sonra yok olup gitmiştir. Yaratıcının varlığını kabul etmeyişinden ve insanın yaradılışına aykırılığı nedeniyle yüz yıllık bir serüveni bile olmayan komünizm ideolojisi, bunun en güncel örneğidir. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla birlikte komünizm, devlet düzeyinde küreselliğini kaybederek tarihin tozlu sayfalarında yerini almıştır. İnsanın yaratılış gayesiyle çelişik kapitalizmin şimdiye kadar ayakta kalmasının nedeni, yaşadığı yapısal krizleri yamalarla kamufle etme kurnazlığı ve düzenbazlığından kaynaklanıyor. Dogma ve öğretilerinde ideolojilerinden sapan bu büyük güçlerin ideolojik yamaları, gittikçe büyüyen yırtığı örtemeyeceği ve bu yüzden dikiş tutmayacağı için ideolojik ve entelektüel zafiyet içerisinde olmaları normal ve yıkılıp gitmeleri de kaçınılmazdır.

Ekonomik olarak kapitalizm, küresel, bölgesel ve lokal sayısız krizlerle boğuşmaktadır. Global düzeyde, ABD’de başlayan ve uluslararası piyasalara yayılan 1929 Ekonomik Krizi diğer bir adıyla “Büyük Buhran” ekonomik ve sosyal sonuçları itibarıyla yüzyılın krizi olarak dünya tarihindeki yerini almıştır. 2008’de kapitalizm, büyük ölçüde emlak fiyatlarının Mortgage kredileriyle şişirilmesine ve çoğunluğu bu tür değerlere dayalı kâğıtların satılmasına dayanan bir finans krizi yaşamış, sonrasında gelinen noktada konu finans krizi olmaktan çıkıp bir ekonomik krize dönüşmüştür. Kriz, küresel piyasalardan trilyonlarca doların silinmesine, milyarlarca dolar yatırımın kaybolmasına ve milyonlarca kişinin işsiz kalmasına neden olmuştur. Bölgesel düzeyde kapitalizm, 1997’nin ikinci yarısından itibaren ortaya çıkan ve Tayland’da başlayıp domino etkisi ile tüm Asya’yı saran Güneydoğu Asya finans krizi yaşamış, Asya kaplanları diye adlandırılan ve dünya kapitalizminin “medar-ı iftiharı” olarak gösterilen Güneydoğu Asya ülkeleri krizin pençesine düşmüştür. Lokal düzeyde Rusya, Türkiye, Arjantin gibi ülkeler çeşitli zamanlarda ekonomik krizlerle boğuşmak zorunda kalmışlardır. Bu krizler hem Türkiye’de hem de kapitalist ülkelerde, liberal entelektüel çevrelerde ve iş dünyasında “Kapitalizm ve Kriz” tartışmalarının patlak vermesine neden olmuştur. Örneğin spekülasyonda piyasaların en popüler yıldızı olan George Soros; bu krizleri “kapitalizmin çöküşü” olarak tarif etti. Soros gibi spekülatörlerin ve Kaliforniya Üniversitesi Profesörü Don Van Etten gibi akademisyenlerin ekonomik krizlere yönelik “kapitalizmin çöküşü” gibi yargıları gidişatın varacağı noktayı işaret etmesi bakımından kayda değerdir.

Vasal devletler bir yana büyük kapitalist güçler bile ancak mikroskopla görülen küçücük bir virüsle mücadelede başarısızlığa uğradılar. Devasa askerî ve teknolojik gücüne rağmen ABD başta olmak üzere Çin, Rusya, Britanya, Fransa gibi büyük devletler, Koronavirüs pandemisiyle mücadelede acze düşmüşlerdir. Dünyanın en büyük ekonomisi, en çok para ve imkâna sahip olan ülke, en büyük nükleer ve konvansiyonel silah arsenaline sahip bir ülke, minnacık bir virüs karşısında paralize ve felç olmuş bir görüntü sergiledi. Pandemiye ekonomik perspektiften yaklaşım biçimleri, uyguladıkları neoliberal kapitalizmin kırılganlığını bir kez daha ortaya koydu. Yani aslında krize yol açan pandemi değildir, kapitalist yaklaşım biçimleri pandemiyi krize dönüştürmüştür. Akademisyenler arasında post korona dünya düzeni tartışmaları başlamış, virüsün, tıpkı yaşlı ve kronik hasta bir insanı öldürdüğü gibi, çürük, köhne, kronik hastalık düzeyindeki fikirleri, kırılgan rejimleri, miadını doldurmuş devletleri entübe edip öldüreceği iddiası bazı çevrelerce dile getirilmiştir.

Askerî olarak, yabancı hegemonyasına ve dış müdahaleye şiddetle karşı çıkan Afgan halkının tarihî gelenek ve karakteristiklerini dikkate almayan İngiltere, Sovyetler Birliği ve ABD gibi küresel güçler Afganistan’da askerî açıdan adeta hezimete uğradılar. İlkel donanımlı bir avuç mücahit karşısında oldukça modern ve sofistik silahlara sahip korkak ABD askerleri, eğer Pakistan’daki kukla rejim imdadına yetişmemiş olsaydı, imparatorluklar mezarlığı olarak anılan Afganistan’da tarumar olacak, arkalarına bakmadan ökçeleri üzerinde ülkelerine gerisin geri döneceklerdi. ABD’li üst düzey yetkililerin, Afganistan’da işlerin yolunda gitmediği ve ABD’nin ülkede bir bataklığa saplandığı ile ilgili Amerikan medyasına sızan açıklamaları bunun en iyi kanıtıdır.

Tüm bu gerçeklikler ışığında büyük güçlerin aslında sanıldığı kadar büyük ve güçlü olmadıkları görülüyor. Büyüklükleri ve güçleri rölatif ve bağıntılıdır, İslâm ideolojisine dayanan, ümmeti düşman değil, otoritesinin kaynağı olarak gören, omuz omuza sırt sırta Allah yolunda kelimesini yüceltmek için cihat eden bir devletin yokluğundan kaynaklanıyor. Böylesi bir devletin varlığında, tıpkı eskiden Haçlı seferlerinde olduğu gibi Batılı ülkeler Filistin’den, Biladu’ş Şam’dan, Irak’tan kovulacak, İngiltere ve Sovyetler Birliği’ne mezar olan Afganistan, ABD’ye de mezar olacaktır. Kanuni Sultan Süleyman’dan yardım isteyen Fransa Kralı Fransuva gibi şimdiki Fransa yöneticileri de İslâm Devleti’nden yardım ve himaye talebinde bulunacaktır. Çin kralının, ülkesine ayak basmak için yemin eden güzide komutan Kuteybe’ye yeminini bozmaması için bir avuç toprak gönderip çiğnemesini sağlayan Çin imparatoru gibi şimdiki Çin yöneticileri de halifeye ülkelerine ayak basmaması için cizye gönderecek, Cezayir’de, gemilerinin güvenliğini sağlamak için Osmanlı’ya haraç ödeyen ABD, tekrar haraç ödemeye başlayacaktır.  

İslâm dünyasındaki mevcut rejimlerin istisnasız tamamı, sömürgeci kâfir kuklası despotik rejimlerdir. Halktan kopuk, sembollerine, terimlerine, değerlerine, duygu ve düşüncelerine, istek ve arzularına yabancıdırlar. Tahtlarını ve koltuklarını korumak için halklarının çıkarlarından çok Batılı efendilerinin çıkarlarını umursarlar, bekalarının peşinde koşarlar. Kendi halklarına düşman muamelesi yapıp yıllarca savaş ilan ettiler, savunmasız halklarını sömürgeci kâfir Batı karşısında canhıraş savunmak şöyle dursun, aç kurtlar sofrasındaki kınalı kuzular gibi düşmanlarının önüne attılar, hatta altın tepside önlerine serdiler. Polisiyle, istihbarat elemanlarıyla, kolluk kuvvetleriyle İslâm ülkelerini vahşi hayvanlarla dolu bir ormana çevirdiler. Ümmetin köklü ve güçlü ruhi akidesinden çok hedonist, materyalist kapitalizm doktrinini hayat düsturu edindiler. Problem ve sorunları bu çerçeveden ele aldılar. Günümüzdeki diktatöryal, nobran, megaloman rejimlerden, yozlaşmış sorunsal sistemlerden, cılız ve kadük vasal devletçiklerden, hodbin ve hodkam yönetici elitten, işgal altındaki Filistin ve Keşmir’in kurtuluşunu beklemek, metamorfoz ve hilkat garibesi Yahudi varlığının kökünden sökülmesini istemek, Müslümanlar için refah ve huzur aramak, adalet beklentisinde olmak hayalperestliktir, samanlıkta iğne aramaktır.

Sözde bağımsızlıktan sonra Müslüman dünyasında, halklara dayatılan eksojen ve jakoben rejimlere karşı Tunus’ta başlayıp domino etkisiyle Mısır’a geçen Arap Baharı kısa sürede Arap dünyasını sarmalayarak Arap Fırtınası’na dönüştü. Arap Fırtınası, ümmeti yarım asırlık uykusundan uyandırmayı, korku duvarlarını yıkmayı, anakronik rejimleri devirmeyi başardı. Ancak Batı, siyasal İslâm’ın sözümona protagonistlerini seferber ederek, otoriter rejimleri özgürlük yanılsaması çağrısında bulunan yeni yüzlerle maskeleyerek halkın İslâm özlemini, özgürlük ve demokrasi illüzyonu çağrısına evirilmesini sağladı. Görünürde fırtına bir süreliğine dinmiş gözükse de devrim düşünceleri insanların zihinlerine işlendiği için bir şekilde dışa vurumu gerçekleşecektir. Devrim fiziksel olarak bitmiş olabilir, ancak düşünsel olarak hâlâ zihinlerde canlılık ve dinamizmini koruyor, koruyacak, nesilden nesle aktarımıyla hep diri tutulması sağlanacaktır.

Yukarıdaki anlatımlardan şu çıkarsamalara varabiliriz; büyük güçlerin, küçük bir virüsle başları belada. Virüsle mücadelede hayal kırıklığı yaşadılar. Küresel ekonomi ve finansal piyasalar, koronavirüs salgını nedeniyle trilyonlarca dolar kayba uğradı, ekonomik daralmanın önü alınamıyor. İşsizlik, yoksulluk gün geçtikçe artıyor. Bu nedenle medya ve akademisyen çevrelerinde sosyal patlamanın yaklaştığı uyarıları yapılıyor. Örneğin küresel risk analiz şirketi Verisk Maplecroft, sınır ve gelişmekte olan ve pazarlarda, koronavirüs pandemisi ve virüsün korkunç ekonomik etkisini kontrol etmek için uygulanan kilitlenmeler nedeniyle önümüzdeki aylarda kitlesel protestolar yaşanacağını söyledi.[1]     Öte yandan Rusya, askerî olarak Suriye’de çıkmazda, ABD, toplumsal kutuplaşma ile boğuşuyor, Afganistan mezarlığından kurtulmanın yollarını arıyor, Avrupa Birliği, Brexit meselesiyle siyasi parçalanmanın eşiğinde.

Tüm bunlardan hareketle diyebiliriz ki işte Râşidî Hilâfet’in tam zamanı. Günümüz Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem döneminin büyük güçleri olan Roma ve Pers imparatorluklarının meşguliyet dönemlerini anımsatıyor. Dönemin büyük güçleri, birbirleriyle uğraştıkları için Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Medine’de kurduğu devleti görmemişlerdir. Kısa bir süre sonra bu devlet, o imparatorlukları yıkarak tarihin çöplüğüne atmış, dünyaya İslâm mesajını yaymış, ilim ve irfanın başkenti olmuştur. Doğacak Hilâfet güneşi, dünya halkları için bir fener, kapitalizmin zifiri karanlıklarını aydınlatacak bir meşale olacaktır. Nedim, şu güzel mısraları ile bu hakikati ne güzel ifade ediyor:

Birisi hâmi-i vahşet, birisi hami-i da’d.

Birisi mâhz-ı hakikat, birisi mâhz-ı fesâd.

İki mânzûme-i mâkûs, iki kutb-u ezdâd.

Bakınız çarpışıyor, avn-ı hüdâ-yı mennân.

Adl ve hakkı idecekdir, müteâli, rahşân.”

Allah Subhânehu ve Teâlâ da şöyle buyuruyor:

[وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ] “Allah, sizlerden iman edip salih amel işleyenleri, kendilerinden öncekileri yeryüzünde halife kıldığı gibi onları da yeryüzünde halife kılacağını, onlar için seçtiği dinlerini yeryüzünde hâkim kılacağını, geçirdikleri bu korkularını güvene çevireceğini vadetti. Zira onlar yalnız Bana kulluk ederler ve hiçbir şeyi Bana ortak koşmazlar. Her kim de bundan sonra inkâr ederse işte onlar fasıkların ta kendileridir.”[2]

 



[1] 2020.07.18 paraanaliz.com

[2] Nur Suresi 55


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz