HİLÂFET HAKKINDAKİ TEZLERE CEVAPLAR

Muhammed Emin Yıldırım

Hicri takvime göre Osmanlı Hilâfet Devleti’nin yıkılışının 100’üncü yılına girmiş bulunmaktayız. Sömürgeci kâfir İngiltere ve yerli işbirlikçileri tarafından İslâmi hükümlerin hayat sahnesinden kaldırılmasının üzerinden bir asır geçti. Yaşadığımız bu çağda İslâm ümmeti olarak bizler gözlerimizi Hilâfet’in olmadığı bir dünyaya açtık. Hâl böyle olunca Hilâfet’in Müslümanlara sağladığı vahdeti, izzeti ve dünya üzerindeki liderliğinin gurur verici etkisini hissedemedik. Dahası Hilâfet’in adını dahi anmanın yasak olduğu, anıldığı durumlarda ise laik Cumhuriyet’in Hilâfet’i ve İslâm’ı karalayan siyasetlerinin gölgesinde hayatımızı idame ettirdik. Böyle bir ortamda İslâm’a ve onun yönetim nizamı olan Hilâfet’e yönelik Müslümanların bilgisizliği mazur görülecek bir durumdur. Ancak İslâm’a düşmanlık eden Batı hayranı laik, Kemalist zihniyetin ve onların korosuna katılan -sözde- İslâmcıların Hilâfet hakkındaki delilsiz, mesnetsiz saldırgan tavırları gerçeklikten uzaktır. Zira Hilâfet’in farz oluşu, şer’î açıdan Kur’an ve Sünnet’te açık bir şekilde belirtildiği gibi akli ve siyasi açıdan da onun insanlık için en doğru sistem olduğu 1300 yıllık şanlı İslâm tarihi ile ispat edilmiştir. Ancak, insanların üzerlerine tatbik edilen nizamdan etkilenmesi gerçeğinin bir sonucu olarak mevcut demokratik nizam, Müslümanların zihninde Hilâfet’e yönelik bir takım şüpheler ve umutsuzluklar oluşturmayı başarmıştır.

Dolayısıyla kâfir Batı ve avenelerinin kendi ömürlerini uzatmak, Müslümanları haktan saptırmak ve Hilâfet hakkında şüpheler oluşturmak için ortaya attıkları tezlerin insanlar nezdinde çürütülmesi ve umutların yeniden yeşertilmesi elzemdir. Böylece Müslümanların İslâm’ın yönetim biçimi olan Hilâfet hakkındaki düşünceleri daha da netleşsin ve zihinlerdeki engeller ortadan kalksın. Bu hususta günümüzde Hilâfet’e yönelik en çok zikredilen tezlerden bazıları şunlardır:

1- İslâm, Bir Devlet Modeli Getirmemiştir!

Bu iddia ile İslâm’ın bir yönetim biçiminin olmadığı, Hilâfet’in tarihsel bir kurum olduğu ve bugün herhangi bir yönetim sisteminde de İslâm’ın yaşanabileceği söylenerek Müslümanların günümüz batıl rejimlerini kabul etmeleri istenmektedir. Oysaki bu iddianın aksine İslâm bir devlet modeli belirtmiştir ve o da Hilâfet’tir. Hilâfet, İslâmi naslarla açık bir şekilde çerçevesi çizilmiş, yetki ve salahiyetleri dağıtılmış cihanşümul bir devlet modelidir. İslâm’da yönetim sistemi; devletin şeklini, vasıflarını, ilke ve temellerini, yönetim organlarını ve devletin üzerine bina edildiği esasları açıkça ortaya koymuştur. Bununla birlikte İslâm’ın yönetim sistemi yani devlet şekli, tam anlamıyla özgün bir sistemdir. Bu yönetim sistemi, dünya üzerindeki tüm sistemlerden gerek esas ve kurumları açısından ve gerekse sorunların çözüldüğü fikir, kavram ve ölçüler açısından farklılık arz etmektedir. Nitekim Kur’an ve Sünnet’teki yönetim, siyaset, eğitim, kadın erkek ilişkileri, ekonomi, ceza hukuku vb. hususlara ilişkin hükümler, İslâm’ın bir devlet modeli olmasının zorunluluğuna delalet eder. Zira bu hükümlerin birçoğu devlete has hükümlerdir. Devlet ise yetki, kurum ve işleyiş bakımından bir modele muhtaçtır. İslâm’ın devlet modelinin Hilâfet olduğuna dair birçok delil mevcuttur. Bu hususta gayet anlaşılır olan delillerin bir kaçı şunlardır:

Ebu Hureyre RadiyAllahu Anh’tan şu hadis rivayet edilmiştir: “İsrailoğulları nebiler tarafından siyaset ediliyordu. Bir nebi öldüğünde onu başka bir nebi takip ediyordu. Artık benden sonra nebi yoktur. Fakat birçok halife olacaktır. Dediler ki: Bu durumda bize ne yapmamızı emredersin? Dedi ki: İlk biat edilene vefakâr olunuz onlara karşı olan vazifelerinizi yerine getiriniz. Muhakkak ki Allah size karşı olan vazifelerini yapıp yapmadıklarını onlara soracaktır.”[1]

Nafi’den rivayet edilen şu hadiste ise şöyle geçmektedir: “Kim itaatten elini çekerse, kıyamet gününde lehine hiçbir delil bulunmaksızın Allah’la karşılaşacaktır. Kim de boynunda halifeye biat olmadan ölürse cahiliye ölümü ile ölür.”[2]

Yine Sahabeler, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in vefatından hemen sonra bir halife seçilmesinin gerekliliği hususunda icma etmişlerdir. Sahabenin Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali RadiyAllahu Anhum’u halife seçip onlara bizzat biat etmeleri ile de bu icma tekerrür etmiştir. Sahabeler hangi şahsın halife olacağı konusunda ihtilaf etmesine rağmen, ne Rasulullah’ın ne de raşid halifelerin vefatlarından sonra halife seçilmesi gerekliliği hususunda kesinlikle ihtilaf etmemişlerdir. Dolayısıyla Sahabenin halife nasbetmenin farziyeti meselesindeki icması/görüş birliği Hilâfet için kuvvetli, açık ve net bir delildir. Sahabenin icması ise Müslümanlar için kesin bir delildir. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“Muhacirlerden, Ensar’dan en ileri ve önde gelenlerle, ihsan ile onlara uyanlardan Allah razı olmuştur.”[3]

2- Hilâfet, Otuz Yıldır!

İslâm’ın tatbik edilmesinden kaynaklı altın sayfalarla dolu Hilâfet tarihine rağmen kalbinde hastalık olanların dile getirdiği bu iddia; Hulefâ-i Râşidîn’den sonra yani Muaviye’nin Hilâfet’e geçmesiyle birlikte, -ismi “Hilâfet” olsa da- saltanatın başladığı ve bunun da İslâmi olmadığı, şeklindedir. Böylece Emevi, Abbasi, Memluk ve Osmanlı dönemleri “gayri İslâmi dönemler” olarak tarif edilmektedir. Bu sözlerini desteklemek için “Hilâfet otuz yıldır. Sonra meliklik olacaktır.”[4], “Benden sonra Hilâfet otuz sene olacaktır. Sonra meliklik olacaktır.”[5] hadislerini zikrederek Hilâfet’in otuz yıl olduğunu öne sürmekteler.

Bu hadisler dikkatlice değerlendirildiğinde burada bahsedilen Hilâfet’in nübüvvet üzere Hilâfet olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca bu hadisler İslâmi yönetimin sona ereceğini de ifade etmeyip sadece İslâmi yönetimin dönemsel olarak vakıada hissedilen ya da hissedilecek hâlini beyan etmektedir. Nitekim hadislerde bahsedilen otuz yıllık dönem şu hadisin ilk dönemine tekabül etmektedir:

“Aranızda Allah’ın olmasını dilediği kadar nübüvvet olacaktır. Sonra onu kaldırmayı dilediğinde kaldıracaktır. Sonra nübüvvet metodu üzere [Râşidî] Hilâfet olacaktır. Allah’ın olmasını dilediği kadar olacak, sonra Allah onu kaldırmayı dilediğinde kaldıracaktır. Sonra ısırıcı meliklik olacaktır. Allah’ın olmasını dilediği kadar olacak, sonra onu kaldırmayı dilediğinde kaldıracaktır. Sonra zorba diktatörlük olacaktır. Allah’ın olmasını dilediği kadar olacak, sonra onu kaldırmayı dilediğinde kaldıracaktır. Sonra yeniden nübüvvet metodu üzere [Râşidî] Hilâfet olacaktır.[6]

Bu detaylı hadisten anlaşıldığı üzere aynen ilki gibi nübüvvet metodu üzere Râşidî Hilâfet olacaktır. Dolayısıyla burada İslâmi yönetimin otuz yıldan sonra kötü tatbik edildiği söylenebilir ancak ilk otuz yılda kaldığını ifade etmek ve meşruluğuna dair şüpheler öne sürmek kasıtlı bir yaklaşımdır. Nitekim Osmanlı Hilâfeti’nin son dönemine kadar sistem hiçbir şekilde değişmemiş, sistemin üzerine bina edildiği esas da, kanunların kaynağı da aynı kalmıştır.

Ayrıca bu konu ümmetin uzun tarihinde dünya ve ahiretlerini ilgilendiren ciddi bir meşruiyet problemine işaret ettiğinden ulemaya sorulmuştur. Sadeddin Teftazani’nin böyle bir soru üzerine yaptığı değerlendirme şu şekildedir:

“Otuz senelik halifelikten maksat, kâmil manadaki Hilâfet’tir; mutlak Hilâfet kastedilmiş değildir. Böyle bir itirazın doğruluğunu kabul etsek bile mümkündür ki Hilâfet biter ama imamet dönemi bitmez. Zira imamet daha umumi bir mefhumdur. Çünkü Ömer b. Abdülaziz gibi bazı kimselerin râşid halifelerin yolunu izledikleri açıktır. Dolayısıyla hadisle anlatılmak istenen şey, kâmil bir halifeliğin bazen olacağı, bazen de bulunmayacağı hususudur."[7]

3- Hilâfet Şer’î Bir Yükümlülük Değildir!

İslâm’ın esasını düşüncelerinin kaynağı hâline getirmediklerinden dolayı Batılı düşünürlerin/oryantalistlerin etkisinde kalan bazı fikir-ilim adamları batılın sözcülüğünü yaparak Hilâfet’in şer’î bir yükümlülük olmadığını söylüyorlar.

Oysa İslâm’a bir bütün olarak iman eden Müslümanlar için nasıl ki namaz kılmak, oruç tutmak, ahlaklı olmak vb. gibi hükümler şer’î bir yükümlülük ise Müslümanları Allah’ın indirdiklerine göre yönetecek bir halifenin var edilmesi de şer’î bir yükümlülüktür.

Hilâfet, kanun koyucunun şer’î naslarında yer alan şer’î bir isimdir. Hilâfet, temelleri Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem tarafından atılan, Sahabe tarafından miras alınan ve buna göre de Hz. Ebu Bekir’i “Rasul’ün Halifesi” olarak isimlendirdikleri İslâm Devleti demektir. Hilâfet’in kurulması dünyanın her bir yanında bulunan tüm Müslümanlara farzdır. Hilâfet’in farziyetinin delili; Kitap’ta, Sünnet’te ve Sahabe’nin icmaında yer almaktadır.

Kitap’tan deliller:

“Hayır, Rabbine and olsun ki; onlar aralarında çıkan anlaşmazlıklarda, seni hakem tayin edip sonra da senin verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça gerçekten iman etmiş olmazlar.”[8]

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Rasul’e itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de.”[9]

“Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kafirlerdir… zalimlerdir… fasıklardır.”[10]

Muhakkak ki biz insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği biçimde hükmedesin diye sana Kitabı hak ile indirdik.”[11]

Sünnet’ten delil ise Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu hadisidir: “Her kim boynunda halifeye biat olmadan ölürse cahiliye ölümü ile ölmüş olur.” Bu hadiste Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem, her Müslümanın boynunda biatin bulunmasını farz kılmış ve boynunda biat bulunmadan ölen kimsenin hâlini de “cahiliye ölümü” olarak nitelendirmiştir. Biat ise ancak halifeye yapılır, halifenin dışında olan kimseye yapılmaz. Bu da, her Müslümanın boynunda bulunması gereken biatin varlığı için halifenin mevcudiyetini farz kılar.

Sahabe’nin icmasından delile gelince: İbni Hacer el-Heysemî şöyle diyor: “Sahabe (Allah onlardan razı olsun) nübüvvet zamanının kalkmasından sonra bir halife nasbedilmesinin vacip olduğunda icma ettiler. Hatta ve hatta onu farzların en önemlilerinden saydılar. Öyle ki onlar, bununla meşgul olurken Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in defin işlemini geciktirdiler.[12]

Bu hususta İmam Kurtubî tefsirinde şöyle diyor:

“Hilâfet’in farziyeti hakkında ne ümmet arasında ne de imamlar arasında ihtilaf yoktur.”[13]

Nesefî ise “el-Akâid” isimli eserinde şöyle diyor: “Hükümlerini uygulayacak, cezalarını yerine getirecek, sınırlarını koruyacak, ordularını donatacak, zekâtlarını alacak, zorbaları, hırsızları ve yol kesenleri cezalandıracak, Cuma ve bayramları kıldıracak, haklar hakkında şahitlikleri kabul edecek, kimseleri bulunmayan erkek ve kız çocuklarını evlendirecek ve ganimetleri taksim edecek bir imam Müslümanlar için mutlaka gereklidir.”[14]

Dolayısıyla sadece bir kısmını zikrettiğimiz tüm bu şer’î deliller ve muteber âlimlerin görüşleri, Hilâfet’in şer’î bir yükümlülük olduğunu anlamak için yeterlidir.

4- Hilâfet Günümüzde Uygulanabilir Değil!

Bu iddiayı dile getirenler Müslümanların dil, ırk, mezhep ve medeni farklılıklardan dolayı bir araya gelmesinin ve tek bir çatı altında yaşamalarının mümkün olmadığını söylemekteler. Aslında bu fikir bireyi ve milliyeti kutsallaştıran demokratik kültürün etkilediği kişilerin hezeyanlarıdır.

Evet, toplumlardaki gelişmişlik seviyesi farklıdır, anadillerinin ve ırklarının değişik olması da söz konusudur. Ancak böyle olması tek bir devlet bünyesinde birleşemeyecekleri anlamına gelmez. Nitekim bu farklılıklar şu an kurulu devletlerde de mevcuttur. En basitinden Türkiye için söylenen meşhur söze göre o, “72 milletten” oluşmaktadır. Bununla birlikte tüm ulus devletlerde olduğu gibi aralarında gelişmişlik/medeniyet açısından da köy ve kentlerde farklılıklar vardır. Toplum fertlerinin hepsinin topyekûn köyde ya da kentte yaşaması mümkün olamayacağına ve aynı zamanda kent ve köy yapılarının toplum içerisindeki işlerlik açısından vakıası değişmeyeceğine göre, bunlar varlıklarını her halükârda devam ettireceklerdir. Dikkat edilirse iddia edilen hususların vakıası günümüz devletlerinin hepsinde mevcuttur. Dolayısıyla Hilâfet Devleti’nin kurulmasının mümkün olmadığına bu farklılıkları gerekçe göstermek akıl işi değildir.

Tüm bunların yanında İslâm Devleti Medine’de Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem eliyle hayat bulduğunda bu sorunların tamamı bertaraf edilmiş, hatta 120 yıl boyunca birbirleriyle savaşan Evs ve Hazrec kabileleri bir araya gelmiş, İslâm akidesi ile kardeş olmuşlardır. Yine farklı mezheplere sahip Müslümanlar “İmamın/hâkimin/devlet başkanının kararı ihtilafı kaldırır.” kaidesi gereğince hareket ederek tek bir halifenin liderliği altında sorunsuz ve kardeşçe yaşamışlardır.

Kısacası 1400 yıllık İslâm tarihi boyunca iddia edilen tüm farklılıklara rağmen İslâm Devleti bünyesindeki gayrimüslim tebaa da dâhil olmak üzere, bu farklılıklar sebebiyle sorun yaşamamıştır. Bilakis mevcut sorunları ortadan kaldırmıştır.

Son olarak şunu söylemek gerekir: ne bu yazıda ele alınan tezler, ne de benzeri batıl fikirler Hilâfet’in kurulmasına engel teşkil edemez. Zira bugün kıtaları dolaşan Hilâfet nidaları Allah’ın izniyle yarın Ensarlar ile buluşup yeniden dünyaya hayrı yayacaktır.

“Allah, sizlerden iman edip salih amel işleyenleri, kendilerinden öncekileri yeryüzünde Halife kıldığı gibi onları da yeryüzünde Halife kılacağını, onlar için seçtiği dinlerini (İslâm’ı) yeryüzünde hâkim kılacağını, (geçirdikleri) bu korkularını güvene çevireceğini vadetti.”[15]



[1] Sahih-i Müslim, Kitabu’l İmare: 10

[2] Müslim, İmare, 58

[3] Tevbe Suresi 100

[4] Ebu Davud, Sünnet, 8; Tirmizî, Fiten, 48

[5] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4, 272

[6] Ahmed b. Hanbel, 4/273

[7] Taftâzânî, Şerhu`l-Akâid, 180

[8] Nisa Suresi 65

[9] Nisa Suresi 59

[10] Maide Suresi 44-45, 47

[11] Nisa Suresi 105

[12] Savâiku’l Muhrika S.55

[13] Kurtubî, el-Câmiu Li-Ahkâmi’l Kur’ân C: 1/131

[14] 14 El-Akâidu’n Nesefiyye, Taftazani: S: 173

[15] Nur Suresi 55


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz