RASUL’ÜN HİKMETLİ LİDERLİĞİNDE DAVETTEN DEVLETE GİDEN YOL

Dr. Abdurrahim Şen

Hadaratlar (uygarlıklar) bir yönüyle insana benzetilir. İnsanın doğum, gelişme ve ölüm evreleri olduğu gibi uygarlıkların da doğum, gelişme ve ölüm yani tarih sahnesinden çekilme evreleri vardır. İnsanlığın ilk dönemlerinden beri tarih sahnesine çıkmış (doğmuş) ve tarih sahnesinden çekilmiş olan tüm uygarlıklar için “ölme” nitelemesinin gerçekliğe uygunluğu olsa da İslâm uygarlığı için durum farklıdır. İslâm uygarlığı her ne kadar tarih sahnesinden çekilmiş ise de o ölmemiştir. Zira o “Ölmeyen diri[1]den gelen, ilahi kaynaklı, insanlık için mutlak doğru çözümleri içeren bir uygarlıktır.

İslâm uygarlığı diğer uygarlık ve ideolojilerde olduğu gibi insan, hayat ve evrene ilişkin temel düşüncesi ve insanlığın ilişkilerini tanzim etmeye dair getirdiği ilke ve prensiplerinin yanlış ve tutarsızlığından dolayı değil, mensuplarının onu idrak etmedeki acziyetlerine bağlı birtakım arızi sebeplerden dolayı tarih sahnesinden çekilmiştir. Bu sebepler giderildiğinde tekrar sahneye dönecektir. Bundan dolayı uygarlıklar ölür fakat İslâm uygarlığı sadece geçici bir süre tarih sahnesinden çekilir. Ve ölmediği için yeniden tarih sahnesine çıkartılabilir.

Şayet İslâm uygarlığı ölmediyse yeniden tarih sahnesine nasıl çıkacaktır? Bunun bir metodu var mıdır? İslâm ümmeti mevcut güç dengeleri içinde ve onları aşarak güçlü ve kudretli bir devlet kurabilir mi?

İslâm kıyamete kadar geçerli ve tüm insanlığa gönderilmiş bir din olduğuna ve uygarlıkların kaderinde doğum ve ölüm olduğuna göre, İslâm’ın hayat sahnesinden çekilmesi durumunda inananlar, onu tekrar hayat sahnesine çıkartabilecekleri bir yol haritası örnekliği bulsunlar diye, Rabbimiz son dini ve elçisini tevhidî düşünce ve yaşamın hâkim olduğu bir topluma göndermeyi tercih etmemiştir. Hikmet sahibi Yüce Rabbimiz Rasul’ü ve ilk Müslüman kitlenin şahsında İslâm uygarlığını tarih sahnesine çıkartmanın metodunu bizlere göstermeyi takdir etmiştir. O hâlde onu tekrar tarih sahnesine çıkartmanın ve devletlerarası konumuna tekrar yükseltmenin bir metodu ve yol haritası önümüzde mevcuttur. Bu yol haritası onu ilk defa tarih sahnesine çıkartan ve devletlerarası güçlü konumuna taşıyan Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in takip ettiği yol haritasıdır.

Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem vahyin belirlediği çizgi üzerinde liderliğini yaptığı kitle ile birlikte, İslâm’a aykırı tüm düşünce ve uygulamalara karşı esaslı ve köklü bir değişim mücadelesi veriyordu. [هٰذِه۪ سَب۪يل۪ٓي اَدْعُٓوا اِلَى اللّٰهِ عَلٰى بَص۪يرَةٍ اَنَا۬ وَمَنِ اتَّبَعَن۪ي] “İşte bu, benim yolumdur. Ben ve bana tabi olanlar basiret üzere Allah'a çağırıyoruz.”[2] Ayet-i kerimede önemli üç hususa vurgu yapılmaktadır. Birincisi: Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem liderliğini yaptığı kitlesinin hedefini net bir şekilde ortaya koyuyor. Yaratmanın da yönetmenin de kendisine ait olduğu[3] Allah’a davet ettiğini açık-seçik belirtiyor. İkincisi: Davetini gelişi güzel veya konjonktürel hesaplara göre değişen bir metot üzere “basiret üzere” yani Allah’ın gösterdiği metot üzere[4] gerçekleştiriyor. Üçüncüsü: Bunu tek başına değil, bir kitle ile birlikte[5] gerçekleştiriyor.

Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in mücadelesine bakıldığında metodunun fikrî ve siyasi eksende yeni bir toplumsal düzen kurma noktasında odaklandığı görülmektedir. İnsanların hayat tasavvurunu belirleyen cahiliye düşüncesi,[6] toplumsal ilişkileri biçimlendiren cahiliye örfü/hukuku[7] ekonomik çarpıklıklar,[8] genel sosyo-kültürel ortamın ürettiği sorunlar[9] ve topluma hâkim her tür batıl fikir tartışmaya açılarak tutarsızlıkları ifşa ediliyor, mevcut düzeneği yürütme makamında bulunanlar şiddetle eleştiriliyordu.[10] Ve en önemlisi de egemen paradigmanın ürettiği problemlere ilişkin çözümler sunuluyordu.

Mekke’de iktidar sahipleri tezvir, tehdit ve tekliflerle İslâmi değişim talepleri karşısında direniyordu. Baskı ve işkencelerin yoğunlaştığı bir dönemde kendisinden düşmanlarına karşı zafer vermesi için Allah’a yalvarmasını isteyen sahabelerine “Allah bu işi tamamlayacaktır. Öyle ki bir kimse Sana’dan Hadramut’a kadar bineğiyle gidebilecek ve içinde Allah korkusundan başka bir korku olmayacaktır. Lakin siz acele ediyorsunuz.[11] şeklinde İslâm’ın Arap Yarımadası’na egemen olacağı, insanların esenlik ve güven ortamına kavuşacağı günlerin yakın olduğunu müjdeliyordu.

Mevcut koşullar içerisinde iktidarı paylaşma veya tümden kendisine teslim etme teklifini ilettiklerinde Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem “Güneşi sağ elime, ayı sol elime verseniz yine de yolumdan dönmeyeceğim. Ya Allah dinini tamamlar ya da ben bu uğurda helak olurum/ölürüm.”[12] diyerek değişim noktasında büyük bir kararlılık mesajı veriyordu. Hem de bu mesajı muhataplarını öylesine aciz bırakan bir üslupta iletiyordu ki adeta şöyle diyordu: “Güneşi sağ elime, ayı sol elime verebilir misiniz? Hâlbuki ben bu daveti, dilediğinde bunları elime verebilecek kudrete sahip olandan alıyorum! Şimdi siz söyleyin, ben bundan vaz geçebilir miyim!?” Bu ne kadar güçlü bir üsluptur Allah aşkına! Muhatapların bir daha benzer bir teklifle gelmelerinin önünü alan bir üslup.

Bu şekilde Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem toplumun kanaatlerini ve kabullerini İslâmi düşünce ve çözümler noktasında şekillendirmeye, statükonun ürettiği sorunlara yegâne çözümün İslâm’da olduğu noktasında genel kamuoyu oluşturmaya çalışırken sosyo-politik anlamda toplum üzerinde nüfuz ve güç sahibi olan kabile reislerine İslâm’ı arz ederek köklü bir değişim için son derece stratejik bir adımı daha atıyor, İslâmi düzene geçiş noktasında onların desteğini arıyordu.

Toplumları kalkındırmak ve geliştirmek gibi büyük hedefler gözeten uygarlıklar ve ideolojiler mevcut güç dengeleri içinde kendilerine varlık alanı açabilmeleri ve insanlığın sorunlarına ilişkin çözümlerini uygulanabilir bir sürece taşıyabilmeleri için devlete yani uygulayıcı erke ihtiyaç duyacaklardır. Teoriden pratiğe, proje düzleminden uygulanan hukuki normlar düzlemine bir adım daha atılabilmesi için uygarlıkları siyasi sahneye sıçratacak kritik bir sürece ve bu süreçte rol üstlenecek kadrolara ihtiyaç vardır. Toplumlarda böylesine esaslı değişimi gerçekleştirecek unsurlar siyasi, askerî, ekonomik vb. toplumsal çevreler içinde bulunan nüfuz sahipleridir.

İster geleneksel ister modern olsun tüm toplumlarda geniş kitlelerin eğilimlerini yönlendirebilme etki ve kabiliyetine sahip kişi ve kurumlar vardır. Bu kişi ve kurumlar bir taş kemerin ortasında bulunan, kemerin sağındaki ve solundaki taşların kendisine yaslanarak tutunabildiği kilit taşı gibi değişim süreçlerinde kilit rol oynayan, kararlarıyla toplumun eğilimlerini yönlendirebilme gücüne sahiptirler. Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem in “Allah’ım şu iki adamdan sana en sevimli olanı ile İslâm’ı güçlendir.”[13] şeklinde duasına konu ettiği Ebu Cehil ve Ömer b. Hattab gibi. Veya Useyd b. Hudayr’ın iman ettikten sonra Mus’ab RadiyAllahu Anh’a söylediği “Ben size öyle bir kimse göndereceğim ki, o size tabi olursa, kavmi içinde herkes ona tabi olarak İslâmiyet’e girer.[14] sözüyle işaret ettiği gibi her toplum içinde güç dengelerini elinde tutan nüfuz sahibi kişiler muhakkak vardır. Useyd b. Hudayr’ın kastettiği kişi Evs kabilesinin lideri Sa’d b. Muâz’dı ve dediği gibi oldu. Sa’d’ın Müslüman olmasıyla peşinden bütün kavmi Müslüman oldu. İslâm’ın devletinin temellerinin atıldığı İkinci Akabe’de Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem in,Aranızdan on iki nakîb (delege) çıkartın!talebi üzerine öne çıkan Evs ve Hazrec’in ileri gelenlerine Sizler kavminizin kefillerisiniz. [15] şeklindeki ifadesi de Medine toplumu içinde mevcut olan Sa’d gibi güç ve nüfuz sahibi kimselere işaret etmektedir. Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem in “Cahiliyyede seçkinleriniz (dini anladıklarında) İslâm’da da seçkinlerinizdir.”[16] buyruğu toplumun sosyolojik yapısında mevcut olan güç dengelerini göz önünde bulunduran önemli bir tespittir.

Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem bu merhalede Ensar’ın desteğini almadan önce yaklaşık otuza yakın kabile ile görüşmüştür. Her birine ayrı ayrı değinemeyeceğimiz bu görüşmeler çeşitli sebeplerle netice vermemiştir. Lakin bunlardan bir tanesini zikretmeden geçemeyeceğiz.  Toprakları bir taraftan Arap Yarımadası diğer taraftan Fars İmparatorluğuna komşu olan Benî Şeybân Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i Arap Yarımadası taraflarında bulunan topraklarında koruyabilecekleri, ancak -daha önceden aralarında anlaşma bulunduğu ve bu anlaşmayı bozamayacakları gerekçesiyle- Fars İmparatorluğuna komşu olan topraklarında koruyamayacaklarını söylediklerinde Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve SellemŞüphesiz, her tarafını emin kılmaya gücü yetmeyen kimseler Allah’ın dinine yardım edemezler.[17] buyurarak onlarla görüşmeyi sonlandırmıştır. Bu örnekten de anlaşıldığı gibi Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem, devletini başka herhangi bir gücün vesayeti altında kalmış olan, yönettiği topraklar üzerinde tam anlamıyla bağımsızlık ve egemenlik niteliğini haiz olmayan kimselerin desteğiyle kurmak istememiştir.

Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bu arayışı Medineli Ensar ile tanışıncaya kadar devam etti. Ensar’ın da Medine içinde ve çevreleyen yerleşkelerde yaşayan Yahudilerle sözleşmeleri vardı. Lakin onlar bu sözleşmelerin tümünü feshedebilecekleri sözünü verdiler. Bu durum Medine’de güç unsurlarının, başka herhangi bir gücün vesayeti altında kalmaksızın İslâm’ın siyasi iktidarının kurulması için gerekli olan güvenliği sağlama, egemenlik alanı açarak İslâmi uygulamaya destek verme niteliğini haiz olduklarını göstermektedir. Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Ashabı’na hicret emri verirken söylemiş olduğu [إن الله قد جعل لكم إخواناً وداراً تأمنون بها] “Allah, size kardeşler ve güven içinde olacağınız bir dâr [yurt] verdi.[18] şeklindeki sözüyle devletin kurulacağı yurdun bu kriterlere sahip olduğuna vurgu yaptığı görülmektedir.

Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hikmetli liderliğinde böylece kurulan ilk İslâm Devleti, bir tarafta Fars diğer tarafta Bizans gibi dönemin süper gücü olan imparatorlukların oluşturduğu güçlerin kıskacında olmasına rağmen sınırlarını on yıl gibi kısa bir zaman dilimi içinde tüm Arap Yarımadası’nı içine alacak şekilde genişletmeyi başardı. Ardından gelen halifeler bütün bu imparatorlulkarın topraklarına hâkim oldular. Böylece bizatihi Bizans İmparatoru Heraklisus’un, sarayında ağırladığı sırada Ebu Süfyan’la evvelinden paylaştığı ön görüsü gerçekleşmiş oldu: [إِنْ كَانَ مَا تَقُولُ حَقًّا فَسَيَمْلِكُ مَوْضِعَ قَدَمَيَّ هَاتَيْنِ] “Şayet söylediklerin doğruysa O zat, şu ayaklarımın bastığı yerlere sahip olacaktır.”[19]

İslâm ümmeti her şeyden önce İslâm gibi insan aklını ikna eden ve fıtratına uygun bir dine, insanlığı içinde boğulduğu krizlerden çıkarabilecek yegâne çözümlere, insan kaynakları, stratejik üstünlükleri, ekonomik kaynakları vs. sahip olduğu imkânlarla tarih sahnesine döndüğünde İslâm’ın devletini bir anda süper güç konumuna taşıyacak avantajlara sahiptir. Amerika’nın yüzyıllık planlarını yapan tilki siyasetçilerden biri Brizezinski’nin “Kontrolden Çıkmış Dünya” adlı kitabında ülkesini dünyanın süper gücü yapan unsurlar olarak zikrettiği (1. Küresel Kültürel ve İdeolojik Çekicilik. 2. Küresel Politik Üstünlük. 3. Küresel Ekonomik Hâkimiyet. 4. Küresel Askeri Erişim) bütün unsurlar esasında İslâm ümmetine ait olan avantajlardır. Ancak bağımlı politikacılar eliyle bu avantajlar sömürgeci emperyalist devletlere, onları süper güç hâline getirecek imkânlar olarak sunulmaktadır.

İslâm’ın devletinin siyasi sahneden çekilmesiyle son yüzyılda kapitalist ve komünist ideolojilerin insanlığa yaşattığı travmalar, sömürü ve katliamlar artık tüm insanlık için önemli bir yol ayrımına gelindiğine işaret ediyor. Bugün dünya, kavurucu bir uygarlık krizi/kuraklığı ve siyasi bir boşluğu yaşıyor. SSCB’nin yıkılması ve komünizmin tarih sahnesinden çekilmesinden kısa bir süre sonra Amerika ve öncülüğünü yaptığı kapitalizm ideolojisi de tarih sahnesinden çekilecek. Bu boşluğu İslâm uygarlığından, onun siyasi ve fikrî liderliğinden başkası dolduramaz. Ancak böylesi bir süreçte İslâm’ın siyasi sahneye çıkması ve beşerî ideolojilerin yol açtığı kronik sorunları çözebilmesi için onu vicdanlardan hayat sahasına taşıyacak ve çözümlerini insanlıkla buluşturacak devlete ihtiyacı vardır. Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in davetten devlete geçiş için kapılarını aşındırdığı sırada karşılaştığı Ensar gibi Ensarlara ihtiyaç vardır. İslâm’la ilk tanıştıklarında, kabileleri arasında yüzyıllardır devam ede gelen savaşlar, neden olduğu kaos ve kargaşanın hakim olduğu yurtlarını ancak İslâm’ın selamete kavuşturabileceği değerlendirmesini yapan[20] Medineli altı kişi gibi, kim bilebilir, bu ümmet içinde İslâm'ın hayat sahnesinden çekilmesinden sonra insanlığın içine düşürüldüğü aşağılayıcı duruma, öksüz ve dul bırakılan, iffeti kirletilen milyonlarca ümmet evladının ahvaline, talan edilen şehirlerimize, yağmalanan servetlerimize bakarak, bu kaos ve krizden İslâm’dan başkası ile çıkılamayacağını anlayarak yurtlarını İslâm’a yurt (daru’l-İslâm) yapma noktasında kanaatleri giderek keskinleşen Ensar gibi Ensarlar vardır.

[سَنُر۪يهِمْ اٰيَاتِنَا فِي الْاٰفَاقِ وَف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّۜ] “Kur’an’ın hak olduğu (İslâm’dan gayrı çıkış yolunun olmadığı) kendileri için apaçık belli oluncaya kadar onlara çevrelerinde ve kendilerinde bulunan kanıtlarımızı hep göstereceğiz[21]



[1] Furkan, 25/58

[2] Yûsuf, 12/108

[3] Araf, 7/54

[4] Nisa, 4/105

[5] Kehf, 18/28

[6] Enbiya: 21/18;  Mumtehine: 60/4.

[7] Tekvir, 81/ 8, 9; Nahl, 16/58, 59;  Hucurat, 49/13;  İsra, 17/31.

[8] Mutaffifin, 38/1-3;  Rum, 30/39;  Kureyş: 106/1-4

[9] Hadid: 57/20;  Hucurat: 47/13;  Maun: 107/1-7

[10] Ahzap: 33/67;  Bakara. 2/166; Kalem: 68/10-16;  Müddessir: 74/11-26; Tebbet: 111/1-5;  Enam: 6/123, 124.

[11] M. Yusuf Kandehlevi. Hayatu’s-Sahabe, I, 284

[12] Hüseyin Algül, İslam Tarihi: I, 231

[13] Tirmizî, Menakıb, 18.

[14]  İbn Hişâm, es-Sîretü’n-nebeviyye, I-II, 436.

[15]  İbn Hişâm, es-Sîretü’n-nebeviyye, I-II, 443; Ebû Zehre, Ḫâtemü’n-nebiyyîn, I, 641.

[16]  Buhârî, Enbiyâ, 16.

[17]  İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, IV, 349-359.

[18]  İbn Hişâm, es-Sîretü’n-nebeviyye I-II, 468.

[19] Buhari, Ahkâm, 6809.

[20] Hac ve panayır mevsiminde Mekke’ye gelen kafile içinde bulunan ve İslâm’la ilk tanışan Medineli altı kişi içinde bulundukları durumdan kurtuluşun ancak Allah’ın Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e iman etmek olduğunu anlamışlar. İstikrarlı ve sağlıklı bir toplumsal hayata ancak Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in liderliğinde kavuşabileceklerini idrak ve ifade etmişlerdi: “Allah senin sayende kavmimiz arasındaki ihtilafları giderir.”  İbn Hişâm, es-Sîretü’n-nebeviyye, I, 429.

[21] Fussilet, 41/53.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz