EY ÂLİMLER! GELİN HEP BİRLİKTE HAYKIRALIM!

Abdullah İmamoğlu

Âlimlerin Önemi ve Toplum Üzerindeki Fonksiyonu

Arapların meşhur bir sözü vardır: [لا يعرف قدرها إلا من فقدها] “Bir şeyin kıymeti ancak kaybedilince anlaşılır.” Bizler de muttaki âlimlerin kıymetini ve önemini yokluklarında çok daha iyi anlıyoruz. Topluma doğruyu-yanlışı göstermede ve yine toplumu “sıratı mustakim”e yönlendirmede âlimlerin etkisi ve ağırlığı tartışılmaz bir gerçektir. Belki de yaşadığımız şu günlerde toplum olarak iyiden iyiye hissettiğimiz gerçek; “kaht-ı ulema”dır. Yani muttaki âlimlerin yokluğudur. Hiç kuşkusuz âlimlerimiz İslâmî bir toplumun muhafazasında âdeta bir koruyucu kimya gibidir. Koruyucu kimya özelliğini ya da işlevselliğini yitirecek olursa korumakla vazifeli olduğu ne varsa onun ifsat olması kaçınılmazdır.

Tuz kokarsa bir şeyleri kokuşmaktan ve yok olup gitmesinden ne alıkoyabilir ki? Şüphesiz ki Allah’ın Rasulü doğru söylemiştir:

[صِنْفَانِ مِنْ النَّاسِ إذَا صَلَحَا صَلَحَ النَّاسُ وَإِذَا فَسَدَا فَسَدَ النَّاسُ، العُلَمَاءُ وَالأُمَرَاء] “İnsanlardan iki sınıf vardır ki; onlar bozulduğunda bütün insanlar bozulur, onlar düzeldiğinde bütün insanlar da düzelir. Bunlar; âlimler ve yöneticilerdir.”[1]

Âlimler; Allah’ın insanlara birer ikramıdır. Onlar, gecenin zifiri karanlığında yanan kandillerdir; hidayetin öncüleri ve yeryüzünde nebilerin varisleridirler. Ümmete isabet etmek üzere fırlatılan zararlı fikir ve düşünce oklarına birer kalkandırlar. Onlar ki, şeytanın kendilerine öfkelendiği muttakilerdir. İslâm’ın safiyetinin koruyucu kimyaları ve dayanağıdırlar. Herkesin sessizliğe büründüğü bir zaman diliminde sessizliği bozan hak sözdür, onlar. Çıkmaz sokaklarda hapsolmuş ümmete rehberdir, onlar. Zira biliyoruz ki; yıldızların varlığında ya da karanlık yerini sabaha bıraktığında ancak yol alınabilir. Rasulullah SallAllâhu Aleyhi ve Sellem bize âlimleri şöyle anlatmıştır:

[إِنَّ مَثَلَ الْعُلَمَاءِ فِي الأَرْضِ كَمَثَلِ نُجُومِ السَّمَاءِ يُهْتَدَى بِهَا فِي ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ فَإِذَا انْطَمَسَتِ النُّجُومُ يُوشِكُ أَنْ تَضِلَّ الْهُدَاةُ] “Yeryüzündeki âlimlerin misali, gökyüzündeki yıldızlar gibidir. Kara ve denizin karanlığında onlarla yol bulunur. Yıldızlar kaybolduğunda hidayet bulanlar nerdeyse sapıtırlar.” [2]

Onlar, nebilerin vârisleridirler. Rasulullah SallAllâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyuruyor:

[وَإِنَّ الْعَالِمَ لَيَسْتَغْفِرُ لَهُ مَنْ فِي السَّمَوَاتِ وَمَنْ فِي الأَرْضِ وَالْحِيتَانُ فِي جَوْفِ الْمَاءِ وَإِنَّ فَضْلَ الْعَالِمِ عَلَى الْعَابِدِ كَفَضْلِ الْقَمَرِ لَيْلَةَ الْبَدْرِ عَلَى سَائِرِ الْكَوَاكِبِ وَإِنَّ الْعُلَمَاءَ وَرَثَةُ الأَنْبِيَاءِ] “Sudaki balığa varıncaya kadar yerde ve gökte bulunan her şey âlim için istiğfar eder. Âlimin âbide (ibadet edene) üstünlüğü ayın geceye/yıldızlara üstünlüğü gibidir. Âlimler nebilerin gerçek vârisleridirler.” [3]

Nasların işaret ettiği bu üstünlük ve kıymet; İslâm’ı koruyan, Allah Azze ve Celle’nin dininin muhafızlığını yapan, heybesindeki hak söz ve sabırla yöneticileri İslâm şeriatını uygulamaya çağıran âlimlere aittir.

Selef - Muasır Âlimlerin Hilâfet ve Farziyeti Hakkındaki Sözleri

Çok azı müstesna gerek selef gerekse de muasır âlimler Hilâfet’in gerekliliği ve farziyeti hakkında ortak kanaate sahiptirler. İslâm’da yönetim şekli olan Hilâfet ile alakalı aykırı söylem ve düşünceye sahip olanlar ise tarih boyunca muttaki âlimlerce ciddi eleştirilere maruz kalmıştır. Çünkü Hilâfet, dinin direği ve uygulama makamıdır. Âlimler nezdinde Hilâfet’in önemini ve aykırı düşünenlere karşı nasıl tavır alındığını ifade edebilmek adına bir örnek vermek istiyorum.

Ali Abdurrazık (ö. 1967) Ezherli bir âlim(!)… Ancak Ali Abdurrazık’ın meşhur olmasını sağlayan husus, onun ilim dünyasına yapmış olduğu şahsına münhasır katkıdan ziyade, klasik İslâm ilimleri eğitimi almış bir Ezherli olarak savunduğu cumhuriyet fikri ve Hilâfet karşıtlığıdır. Abdurrazık niçin Hilâfet’e karşı olduğunu açıkladığı “el-İslâm ve Usulu’l-Hukm” adlı kitabında, Hilâfet taraftarlığı ile mücadelenin neden ve nasıl olması gerektiğinden bahseder. Hilâfet farziyeti ve gerekliliği ile ilgili âlimlerin ortak bir kanaatinin var olduğunu yukarıda da ifade etmiştim. Hilâfet karşıtlığını dile getirdiği mezkûr kitaptan sebep Ezher Uleması 12 Ağustos 1925 tarihinde aldığı bir kararla, Ali Abdurrazık’ı ulema zümresinden ihraç etti. Bu da elbette Ezher diplomasının iptal edilmesi, âlimlik sıfatının kaldırılması ve kadılık/hâkimlik yetkisinin elinden alınması anlamına geliyordu.[4] Ezher İslâm’ın yönetim şekli olan Hilâfet’e ilişkin karşıt görüş ortaya koyan bir kişinin âlimlik unvanını elinden almıştır. Bu da âlimlerce Hilâfet’in önemini ve kabulünü ispatı mahiyetindedir.

Bununla da kalmamış, Ali Abdurrazık’ın kitabına âlimler karşı çıkmışlar, farklı şekillerle yanlışlığını dillendirmişler, ötesi; o dönemin âlimleri 25 reddiye kitabı yazılmışlardır. Reddiye yazan meşhur âlimlerden bazıları şöyledir: Muhammed Hıdır Hüseyin, Memdûh Hakkı, Mustafa Sabri Efendi, Muhammed Bahît el-Mutîî, Muhammed Tâhir İbn Âşûr, Abdürrezzâk Ahmed es-Senhûrî, Muhammed Ziyâeddin er-Reyyis ve Muhammed İmâre… [5]

Sadece bu örnekle dahi yakın tarihimizde Hilâfet’in gerekliliği ve farziyeti hususunda âlimlerin kanaatinin ne olduğu açıklık kazanmış oldu. Buna ilave olarak âlimlerin Hilâfet ve farziyeti hakkındaki sözlerinden bazılarını konuya tamamlayıcı katkı sağlayacağını ümit ederek paylaşmak istiyorum.

İmam Kurtubi şöyle der: “Hilâfet diğer sütunların kendisine dayandığı (asıl) sütundur.”

İmam Nevevi şöyle der: “Halife seçmenin tüm Müslümanlar üzerine farz olduğu konusunda âlimlerin ittifakı vardır.”

İmam İbn Teymiyye ise şöyle der: “İnsanlar üzerinde hükmeden Hilâfet makamının, dinin en büyük farzlarından biri olduğunu bilmek vaciptir. Aslında onsuz din müessesesi yoktur. Bu görüş aynı zamanda; el-Fadl İbn İyad, Ahmed bin Hanbel ve diğerleri gibi selefin görüşüdür.”

Âlimlerin Hilâfet hakkındaki düşüncelerini ve görüşlerini yansıtması bakımından bu kadar örneğin yeterli olacağını düşünüyor ve bunlarla iktifa ediyorum.

Saygıdeğer Âlimler! Bizi Yeniden İzzetli Kılacak Hilâfet İçin Şimdi Elbirliği Vakti

Müslümanlar, Hilâfetleri dönemi boyunca, Rableriyle güçlü ve dinleriyle izzetli idiler. Bir söz söylediklerinde dünyanın dört bir tarafında yankı bulur; tekbirler getirdiklerinde kâfirlerin kalplerine korku salarlardı. Nitekim bir gün Müslümanların idealist ve fatih ruhlu Halifesi bulutlara baktı ve şöyle seslendi: “Ey bulut! Suyunu dilediğin yere boşalt. Nasıl olsa senin suladığın toprak haraç olarak Müslümanlara dönecektir. Zira suyunu boşalttığın her yere Hilâfet’in râyesi dikilecektir.”

Rum yöneticisi, Müslümanların beldelerine cüret edip Müslümanların Halifesi Harun’a bir tehdit mesajı gönderince Halife, ayrı bir kâğıtta ona cevap yazma gereği bile duymayarak mektubunun arkasına “mektuba cevabım duyduğun şey değil gördüğün ordum olacaktır” şeklinde bir cevap vererek orduya bizzat kendisi komutanlık etmiş, İslâm’ı ve Müslümanları tehdit eden aşağılık kâfire haddini bildirmiştir.

Hilâfetleri dönemi boyunca Müslümanlar işte böyleydiler; ordularıyla güçlü, dünyanın efendisi ve hayrın lideriydiler. Hatta her hususta en öndeydiler…

Sanayi alanında en öndeydiler, bilimde en öndeydiler, ekonomide öncüydüler, tıp alanında da her daim öncü oldular…

Hilâfetimizin yok olmasının üzerinden hicrî olarak tam bir asır geçti. Allah için dönüp bakalım dün dünyaya hükmeden, kâfirleri dize getiren her alanda öncü olan İslâm ümmeti bugün ne hâlde? Ne hâle geldik, Müslümanlar olarak? Zira bizler, tek bir devlet iken, kâfirlerin çizdiği suni sınırlarla elli küsur parça yani devletçik hâline geldik. Bölük pörçük olduk. Tek olan beldemiz paramparça edildi. Servetlerimiz yağmalandı… Zira bizler, “petrol ve doğalgaz” bakımından enerji beldelerine sahip olmamıza rağmen bunlar, sömürgeci kâfirlerin hizmetine kullanılmaktadır. Bize ait olanı biz kullanamaz olduk. Zenginken fakir kaldık. İzzetliyken zillete mahkûm olduk. Tıpkı şairin de dediği gibi:

[كالعيس في البَيْداء يقتلها الظما ... والماء فوق ظهورها محمول] Sırtında su taşıdığı halde… Susuzluktan kavrulan çöldeki deve gibi…

Keza beldelerimiz çiğnendi, her tamahkârın gözünü diktiği yer hâline geldi, sömürgeci kâfirler tarafından topraklarımız işgal edildi. İşte iki kıblenin ilki ve Harameyni’ş Şerifeyn’in üçüncüsü olan İsrâ ve Mirâç arzı mübarek Filistin toprağı… Yahudiler tarafından işgal edilmiş etrafa fitne ve fesat saçılmaktadır. İşte Keşmir… Hindular tarafından işgal edilerek orada masum kanlar akıtılmakta ve vahşi cürümler işlenmektedir. İşte Arakan… İşte Doğu Türkistan… İşte Suriye… İşte Irak… İşte, işte… Müslümanların beldelerindeki yöneticiler ise sanki tüm bunlar, Müslümanların beldelerinde değil de sanki Mars’ta meydana geliyormuş gibi umursamamakta ve kendi zevkusefalarının peşinde koşmaktadırlar. Çünkü onlar, İslâm’da hiç samimi olmadılar. Müslümanların dertleri konusunda sağır ve dilsiz oldular. Dolayısıyla yöneticiler, beldelerimizin maruz kaldığı zillet, aşağılanmışlık, saldırı ve parçalanmışlık hususunda zulmün bir parçası hatta zalimin ta kendileri oldular. Allah’tan korkmaz yöneticiler, Allah’ın lanetine uğramış gasıp Yahudi varlığı ile “normalleşme” yarışına dahi girdiler. Hem de hiç utanmadan, ar duymadan!

Biz hangi ara bu kadar savrulduk? Bundan bir asır önce Halife’nin elini sıkmayı bahtiyarlık sayan kâfirlerin işgalleri altında bugün inim inim inleyen ümmet olduk. Hangi ara bu hâle geldik?

Peki bu durumdan bir kurtuluş yolu var mıdır? Nedir bunun çaresi?

Bu durumdan kurtuluş, ancak nübüvvet minhacı üzere Râşidî Hilâfet’in Müslümanların beldelerine yeniden ikamesiyle mümkündür. Zira Râşidî Hilâfet, Müslümanların kendisiyle izzetlenecekleri ve Allah’ın izniyle her iki cihanda kurtuluşa erecekleri ve yokluğunda ise şimdi olduğu gibi zelilleşecekleri esasi bir unsurdur.

Ey Muttaki Âlimler!

Hizb-ut Tahrir, Hilâfet’in Müslümanlar için hayati bir mesele olup onun ikamesinin farzların tacı olduğunu idrak etmiş ve yeniden ikamesi uğrunda da evrensel bir çalışma ortaya koymuştur. Bu nedenle o, neredeyse yetmiş yıldır Hilâfet’in ikamesi için var gücünü ortaya koymuş ve hâlen de koymaktadır; ikamesi için gece gündüz çalışmaktadır. Bu sırada davetin bir gereği olarak, davet taşıyıcıları eziyetlere, hapislere ve bazen de şehit olmalarına yol açan işkencelere maruz kalmışlardır. Buna rağmen Hizb ut Tahrir; kâfirlerin ve avanelerinin tüm saptırmalarına ve tuzaklarına rağmen Allah’ın izniyle Hilâfet’i Müslümanlar nezdinde bir kamuoyu hâline getirmeyi başarmıştır. Ne var ki Müslümanların nezdinde vazgeçilmez bir talep hâline gelene ve Hilâfet’i kurana kadar da çalışmaya devam edecektir. Bugüne kadar Allah’ın inayeti ve keremiyle hiçbir kınayıcının kınamasından korkmaksızın sadık ve muhlis bir şekilde hak üzere sabit kalmıştır. [ وَقَدْ مَكَرُواْ مَكْرَهُمْ وَعِندَ اللّهِ مَكْرُهُمْ وَإِن كَانَ مَكْرُهُمْ لِتَزُولَ مِنْهُ الْجِبَالُ] “Gerçekten onlar tuzaklarını kurdular; Allah katında da onlar için tuzak vardır; isterse onların tuzakları dağları yerinden oynatacak olsun!”[6]

Ey faziletli Âlimler!

Şüphesiz bizler, hem kendimizin hem de sizin hayrınızı istiyoruz. Zira Enes’ten Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: [لاَ يُؤْمِنُ أَحَدُكُمْ، حَتَّى يُحِبَّ لِأَخِيهِ مَا يُحِبُّ لِنَفْسِهِ] “Sizden biriniz kendi nefsi için sevdiğini, kardeşi için de sevmedikçe iman etmiş olmaz.”[7]

Dolayısıyla bizler, Hilâfet’in ikamesi için çalışarak bu büyük fazilete ortak olmanızı isteriz. Kaldı ki bu önemli farzın edasına Rasulullah’ın mirasçıları olan âlimlerden daha evla kim vardır? Zira muttaki ve muhlis bir âlim, İslâm’ı yeryüzüne hâkim kılma mücadelesinde en önde olmaya daha layıktır. Âlimler her hayrın öncüleridir; en ön saflarda olmalıdırlar. Bunun içindir ki bizler, sadece bize yardım etmenizi ve bizi desteklemenizi istemiyoruz. Bunun ötesinde bizler, Allah’ın vaadi ve Rasulü’nün müjdesi olan Râşidî Hilâfet’in ikamesi hayrında bizlere ortak olmanızı istiyoruz. Zira bizler; Allah’ın yardımıyla, doğacak olan Hilâfet fecrinin yaklaştığına inanıyoruz. Allah’ın izniyle İslâm ile Müslümanların yeniden izzetleneceği günler pek yakındır. Azim olan Allah doğru söylemiştir:

[وَيَقُولُونَ مَتٰى هُوَۜ قُلْ عَسٰٓى اَنْ يَكُونَ قَر۪يباً] “Bu ne zaman olacak?, diye sorarlarsa onlara de ki: Umarım ki pek yakında.”[8]

Ey saygıdeğer Âlimler!

Sakın unutmayın: suskunluk değil hakkı haykırmak âlimin şanındandır!

Bu ümmet sizden hakkı duymak ister… Bu ümmet sizden gerçekleri korkusuzca anlatmanızı ister.

Bu ümmet, çağımızın Ahmed bin Hanbellerini görmek ister.

Ahmed ibn Hanbel’in şu sözünü hatırlayın; hani bir vakitler mihnet günlerinde cezaevindeyken amcasına şöyle demişti: [يا عم إذا أجاب العالم تقية, والجاهل يجهل, فمتي يتبين الحق] “Ey amcacığım! Âlim takiyyeye icâbet ederse, cahil de zaten cahil ise hak ne zaman açığa çıkar?”

Sizler, âlimler olarak hakikatleri dile getirmezseniz hak ne zaman ortaya çıkacak, kim hakikatin sesi olacak? Hilâfet’in farziyetini unutmuş olan bu ümmete bunu kim hatırlatacaktır?

Rasulullah’ın varisleri olarak siz de suskunluğa bürünürseniz, yolunu kaybetmiş ümmet “Sırat-ı Müstekim”e nasıl yol alacak?

Şayet siz, Hilâfet’in adaletiyle yazılmış şanlı tarihimizi anlatmazsanız, bu ümmet tarihini kimden öğrenecek?

Peki, hangisi âlimin şanındandır? Zalim sultan karşısında hakkı söyleyerek hayatını feda etmeyi gerektirse de sıkıntıları göze almak mı yoksa birkaç menfaat karşılığında İslâm’ın hakikatlerini dillendirmek konusunda suskunluğa bürünmek mi?

Peki, hangisi Rasullerin varisi muttaki âlimlerdir: Rasulullah’ın en büyük mirası olan dini yeryüzüne hâkim kılmak için kıyam edenler mi yoksa bunu görmezden gelerek -mesela- sadece gülmenin sadaka olduğunu anlatmakla yetinenler mi?

Ey Âlimler!

Siz hakkı konuşun; bu ümmet sizi omuzlarında yükseltsin, Rabbim de sizin makamınızı âlâ kılsın.

Haydin ey faziletli âlimler! Kâfirlere inat tek bir ümmet olduğumuzu gösterelim ve Hizb-ut Tahrir’in çağrısına icabet ederek Râşidî Hilâfet sancağının etrafında birleşelim!

Birleşelim ki gücümüzün satvetiyle sömürgeci kâfirlerin sarayları sallansın! Birleşelim ki kâfirlerin aç sırtlanlar gibi üzerimize üşüştüğü o zelil günler yerini, izzetli ve şerefli günlere bıraksın! İzzet bu ümmetin yeniden namı olsun…

Haydi âlimler, hak sesiniz ümmete cesaret, kâfirlerin yüreğine de korku salsın!

Haydi âlimler, kıyamınız uyuyan gönüllere şifa olsun!  

Haydin muhterem âlimler, vakit öncü olma vaktidir!

İzzetimizi yeniden kazandıracak Hilâfet için çalışma vaktidir!

Âlimliğin şanına yakışanı yerine getirme vaktidir!

Ümmete hayırda liderlik yapma vaktidir!

Zalimlere karşı uykularını kaçıracak Hilâfet hakikatini haykırma vaktidir!

Hilâfet’in hayal değil şer’î bir gerçek olduğunu gösterme vaktidir!

Rasulullah’ın sancağını semada vakarla dalgalandırma vaktidir!

İslâm ümmeti bugüne kadar bağrından “Her namazda Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in de O’nun Rasulü olduğuna şehadet eden parmaklarım, asla yanlış bir şey yazamaz! Bizler teslim olamayız. Ya kazanırız ya da ölürüz!” şiarıyla hareket edip Rabbine kavuşan, hayrın öncüsü olan âlimler çıkartmasını bilmiştir evelAllah. Yeniden çıkarmaya da muktedirdir biizniAllah…



[1] Ebu Naim, Ahmed bin Hanbel

[2] Ahmed bin Hanbel

[3] Ebu Davud

[4] Doç. Dr. Talip Türkcan; “Hilâfet karşıtı bir Ezher'li: Ali Abdurrazık

[5] İslamansiklopedisi.org

[6] İbrahim 46

[7] Buharî

[8] İsrâ 51


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz