GASP EDİLMİŞ OTORİTEYİ GERİ ALMAK, EN HAYIRLI ÜMMETİN HAKKIDIR!

Kadir Kaşıkcı

Hilâfet’in yıkılmasından ve kâfir Batı’nın topraklarımızı işgal etmesinden bu yana yaklaşık yüz sene geçti. Bu süre içerisinde kâfir Batı, İslâm’ı dar bir alana hapsetti. Siyasi akide, kapsamlı bir hayat nizamı, Hilâfet ve cihat gibi kuvvet unsurlarını çekip aldı. Müslümanların yaşantısını Allah Subhanehu ve Teâlâ ile bağı kopartılmış laiklik esasına göre yeniden şekillendirdi.

Dinde kötü âlimlerin de Batılı esaslara göre saptırıcı fetvalar çıkararak bu hususta onlara yardım etmesinden sonra Batı, Müslümanlara karma beşerî kanunları dayattı. Yönetimi tüm şerlerin kendilerinde toplandığı yöneticilere teslim etti. Onları kendine kuyruk yaptı, ümmeti boğazlamaları ve servetlerini yağmalamaları için harekete geçirdi. Dolayısıyla ümmet, onların yüzünden katliam, sürgün, hapis, işkence, zillet, fakirlik, cehalet, fesat ve saptırma gibi büyük belalara maruz kaldı. Bu yüz senede ümmet, elem, gözyaşı ve süregelen komplolar içerisinde azap yolculuğuna başladı, bu yolda ağır bedeller ödedi. Müslümanlar, İslâmi sorumluluklarını unuttu, savruldukça savruldu. Ümmet sorumluluklarını kuşanıp asli hüviyetine dönmedikçe, daha da ağır bedeller ödemeye devam edecek.

Oysa ümmet olarak, işgal edilen her karış toprak parçasından, sömürülen her kuruştan, hortumlanan her litre petrolden, kirletilen her iffetli kadından, katledilen her bir çocuktan, bu eziyetler sebebiyle dökülen her damla gözyaşından sorumluyuz. Öyleyse ümmet olma vasfımızı yeniden hatırlamalı, sorumluluklarımızı yeniden gözden geçirmeliyiz.

Zira Allah Subhanehu ve Teâlâ, “ümmet” olmayı, vasıflarını ve ümmet olarak kalma yolunu bizlere beyan etti:

[كُنْتُمْ خَيْرَ اُمَّةٍ اُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِۜ] “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emredersiniz, kötülükten alıkoyarsınız ve Allah’a inanırsınız…”[1] Allah’a ve Rasulü’ne layıkıyla itaat etmek, iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak, adil olmak, İslâmi ümmet olmanın esasi vasıflarıdır.

Ayette belirtilen “emri bi’l-ma’rûf nehiy ani’l-münker/iyiliği emredip kötülükten sakındırma” sorumluluğu, tüm peygamberlerin ortak görevidir. Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem, tebliğ vazifesinin gereği olarak, 23 yıllık risaleti boyunca insanları iyiliğe çağırıp kötülükten sakındırmıştır. Mekke döneminden itibaren inen ayetlerde “emri bi’l maruf ve nehy-i ani’l münker”in yerine getirilmesine yönlendirilmiş, ilerki dönemlerde de hem Kur’an-ı Kerim hem de Peygamber Efendimiz tarafından ısrarla üzerine durulan temel prensiplerden biri olmuştur.

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, iyiliği emretme ve kötülükten men etme konusunda uyararak şöyle buyuruyor: “Allah’a yemin ederim ki, ya iyiliği emreder, kötülüğe engel olursunuz ve zalimin iki elini tutup onu hakka çevirir, doğruluğa zorlarsınız veya (bunu yapamazsanız) Allah, sizin iyilerinizin kalplerini de kötülerinkine benzetir ve daha önce İsrailoğullarına olduğu gibi size de lânet eder.”[2] Hayr’a (İslâm’a) davet etmek, iyiliği emretmek ve kötülükten men etmek Müslümanların imandan sonraki dinî farizalarındandır.

“Ümmet” kavramı sözlükte, “bir asrın insanları”, “her bir peygamberin kendi tabileri”, “arkasından gidilen adam”, “halktan bir grup insan”, “bir zaman dilimi”, “bir insan grubunu temsil eden kişi”, “soy-sop” ve “anne” olmak üzere sekiz farklı anlama gelmektedir.

“Ümmet” kavramının şer’î manada ise, “İbrahim Aleyhi’s Selam’ın nesli”, “geçmiş kavimler”, “kendilerine peygamber gönderilen her bir kavim”, “ardından gidilen önder”, “kendi başına bir mü’min” ve “bir zaman dilimi” gibi çeşitli anlamlarda kullanıldığını görmekteyiz. Ümmet kelimesinden türeyen “ümm”; “asıl”, “kök”, “kaynak”, “ana”, “çocuk doğuran kadın” anlamlarına gelmektedir. Bir şeyin vücut bulmasına, terbiyesine, ıslahına veya başlangıcına asıllık eden her şeye “ümm” denmiştir.

En hayırlı ümmetin bir diğer vasfı da vasat ümmet olmasıdır. “Vasat ümmet” tabiri, “vasat” ve “ümmet” olmak üzere iki kavramdan oluşmaktadır. Bu tabirin anlamının iyi anlaşılabilmesi için, öncelikle her bir kavramın hangi anlamlara geldiklerinin vuzuha kavuşturulmasında -ki “ümmet” kavramını manasını önceki paragraflarda izah ettik-, bunların Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet’te hangi anlamlarda kullanıldıklarının bilinmesinde fayda vardır. “Vasat” kavramı sözlükte; “her şeyin dengelisi, mutedili, makbulü, iyisi, muteberi, ortancası ve ortalaması” gibi anlamlara gelir. Vasat, iki tarafı da dengede tuttuğundan “adalet” anlamında da kullanılmıştır. Kur’an-ı Kerim’de ise “vasat”; “âdil”, “aklı başında”, “aklıselim sahibi”, “orta halli” gibi anlamlarda kullanılmıştır. Allah Subhanehu ve Teâlâ, İslâm ümmetinin vasat ümmet olduğu şöyle ifade etmektedir:

[وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَاكُمْ اُمَّةً وَسَطاً لِتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَه۪يداًۜ] “İşte böylece, siz insanlara şahit olasınız, peygamber de size şahit olsun diye sizi vasat (örnek) bir ümmet yaptık…”[3]

Buna göre “vasat ümmet”in, ümmetlerin en âdili, en mutedili, en hayırlısı ve hayat çizgisi bakımından en istikametlisi olduğu anlaşılır. Kur’ân-ı Kerim’de Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın, övgüsüne mazhar olan bu ümmetin, Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in ümmeti olduğuna vurgu yapılmaktadır. Çünkü, Kur’ân’ın muhatabı -genel manada tüm insanlar ise de, özel manada- mü’minlerdir. Böylece Kur’ân, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in ümmetinin, ümmetlerin kalbi mesabesinde olması hasebiyle, onların en hayırlısı olması şerefine ermesini, diğer ümmetlerin peygamberlerine olan bağlılıklarına oranla, onların “üsve-i hasene” olarak Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e daha doğru bir tarz ve daha büyük bir sadakatle tâbi olmalarına bağlamıştır.

[لَقَدْ كَانَ لَكُمْ ف۪ي رَسُولِ اللّٰهِ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُوا اللّٰهَ وَالْيَوْمَ الْاٰخِرَ وَذَكَرَ اللّٰهَ كَث۪يراًۜ] “Andolsun ki, Allah’ın Resûlünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.”[4]

Kur’ân-ı Kerim’in “vasat” olarak isimlendirdiği denge, başta insan olmak üzere, hayatın ve kâinatın tüm unsurlarını kuşatan temel bir ilkedir. İnsanlara şahit olmanın; sadece ahirette, insanlar aleyhinde tanıklık yapmaktan ibaret olmayıp meselenin dünyevî ayağı olan sosyal, siyasal ve toplumsal manada meydana gelen veya gelebilecek problemlerin giderilmesinde sorumluluk almak anlamına geldiği de göz ardı edilemez.

İslâm ümmetinin bir diğer vasfı da diğerlerinden farklı olarak “tek bir ümmet” olmasıdır. Müslümanların “tek bir ümmet” olması Kitap ve Sünnet’e göre olmazsa olmazlardandır. Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

[اِنَّ هٰذِه۪ٓ اُمَّتُكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةًۘ وَاَنَا۬ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُونِ] “İşte bu sizin ümmetiniz, tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim; öyle ise Bana kulluk edin!”[5]

Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın yekvücut hâlinde bir olmaları ve parçalanmamaları emrinin hayata geçmesi ancak; müminlerin tevhid akidesini halisane ve samimi olarak benimsemeleri esasına dayalı olarak Râşidî Hilâfet Devleti’nin çatısı altında, Allah’ın indirdiği hükümlerle yöneten bir râşid halifenin etrafında tek ümmet olmaları ile gerçekleşebilir. Aksi hâlde “milliyetçilik”, “vatancılık”, “ulusalcılık”, “milli kimlik”, “ılımlı İslâm”, “laiklik”, “demokrasi” gibi bölücü ve parçalayıcı Batılı söylemler üzerine “tek bir ümmet” vasfı asla gerçekleşemez!

Allah Subhanehu ve Teâlâ, Müslümanların “tek bir ümmet” olarak varlıklarını sürdürebilmeleri için birlikteliklerini sağlayan tevhid akidesinden, Allah’ın indirdiği Kitap’tan ve onunla hükmeden Peygamber ya da halifesine itaatten ayrılıp parçalanmaktan sakındırmaktadır. Tek bir ümmet olarak tüm Müslümanlar, İslâm’ın yeniden hâkim kılınmasını gerçekleştirmek ile yükümlü kılınmıştır ki bu da yeryüzünde Râşidî Hilâfet Devleti’ni yeniden ikame etmek için ciddi bir çalışmayla mümkün olacaktır. “Tek bir ümmet”, seçkin ümmet olmak, ancak o devletin varlığıyla mümkün olacaktır. Aksi hâlde günümüzde olduğu gibi Müslümanların başındaki yöneticilerin cılız kınamalarından öteye geçmeyen tepkilerine karşılık kâfirlerin kutsallarımıza, canlarımıza, mallarımıza, ırzlarımıza azgınca saldırılarına ne karşı koyabiliriz, ne de mazlum kardeşlerimize yardım edebiliriz!

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurdu:

[يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ حَقَّ تُقَاتِه۪ وَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَم۪يعاً وَلَا تَفَرَّقُواۖ وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ كُنْتُمْ اَعْدَٓاءً فَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِه۪ٓ اِخْوَاناًۚ وَكُنْتُمْ عَلٰى شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ فَاَنْقَذَكُمْ مِنْهَاۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ] “Ey iman edenler! Allah’a karşı hakkıyla takvalı, sorumluluğunuzun hakkıyla bilincinde olunuz ve ancak Müslümanlar olarak can veriniz. Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti (İslâm) sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.”[6] Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: [تَرَى الْمُؤْمِنِينَ فِي تَرَاحُمِهِمْ وَتَوَادِّهِمْ وَتَعَاطُفِهِمْ كَمَثَلِ الْجَسَدِ إِذَا اشْتَكَى عُضْوًا تَدَاعَى لَهُ سَائِرُ جَسَدِهِ بِالسَّهَرِ وَالْحُمَّى] “Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, bunu açıklamak için, iki elinin parmaklarını birbiri arasına geçirerek kenetlemiştir.”[7]

İslâm ümmeti asırlarca yeryüzünün en adil, en seçkin, en merhametli yüzü olmuştur. İslâm’ın hâkim olduğu şanlı tarihinde bu rahatlıkla görülebilir. Zira İslâm ümmeti, Batılı sömürgeciler gibi sömürmedi, aldatmadı, öldürmedi, katletmedi bilakis sahiplendi, kalkındırdı ve izzetli kıldı. Birinci devlet olarak dünyaya adaletle yön vermiştir.

Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın Kur’an’da ve Rasulü’nün Sünneti ile tanımlayıp nitelendirdiği İslâm ümmeti işte budur. O hâlde “Allahu Teâlâ’nın Müslümanların bir tek ümmet olmaları talebi tekrar nasıl gerçekleşebilir?”, “Bugün yeniden nasıl şahit ümmet oluruz?” sorularına cevap aramanın tam vaktidir…

Yaşanan tüm sorunlara rağmen tarihte dünyaya öncülük eden İslâm ümmetinin tesir gücü, bugün hâlâ varlığını korumaktadır. İslâm ümmetini etkili kılan yegâne güç İslâm’ın kendisidir. Vasat ümmet olarak İslâm’ı sahiplenmemiz ve Kur’an ve Sünnet rehberliğinde gerçek bir değişimin öncülüğünü yapmamız, İslâm ümmetinin insanlık karşısındaki tarihî sorumluluğudur. Muhakkak ki, değişim ve dönüşüme yönelik her türlü girişim, mücadeleyi de beraberinde getirmektedir. Gerçekleşmesi muhtemel bir değişimi istenilen yöne kanalize edebilmenin yollarından biri -ve belki de en önemlisi- değişim istek ve iradesinin dışardan tazyik ve zorlamalarla değil, içsel faktörlerle gerçekleşmesini sağlamaktır. Fert ya da toplum pasif bir nesne konumunda kalıp aktif özne rolünü üstlenmediği müddetçe, değişimi beklemek kurgudan öteye geçmeyecektir.

Kur’ân-ı Kerim, getirdiği prensiplerle şahsiyetini yeniden şekillendirdiği kişiden bireyselliğinin içine hapsolmasını değil, verdiği enerji ve sorumlulukla toplumsal değişimi gerçekleştirme yolunda çaba sarfetmesini ister. Kerim kitabımız, topluma karşı olan ve toplumdan soyutlanmış bireyden ziyade, medeniyetlerin kurucusu olacak “kişi"yi hedefler. Kur’ân, değişmenin dinamiğini zihniyet ve nefsiyet değişiminde görür. Böylece Kur’ân-ı Kerim, seçkin şahsiyet oluşturan, birleştirici ve dönüştürücü yönüyle köklü değişimi gerçekleştirmede en cesur atılımı gerçekleştirir.

İslâmî hayatı yeniden başlatmak amacıyla oluşturulacak bir hareketin verimliliği için bu hareketin ferdî bir hareket olarak kalması caiz değildir. Zira aklî ve düşünsel kabiliyetleri ne kadar yüksek olsa da ferdin tek başına böyle bir hedefi gerçekleştirmesi mümkün değildir. Aksine kitlesel bir çalışma olmalıdır. Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

[وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ اُمَّةٌ يَدْعُونَ اِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ] “İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”[8] Allah Subhanehu ve Teâlâ bu ayet-i kerimede, hayra çağıran ve emri bi’l-ma’rûf nehiy ani’l-münker görevini yerine getirme sorumluluğunun bir kitleyle gerçekleştirilmesinin ve bunu kendisine görev edinmiş en az bir kitlenin bulunmasının gerekliliğini ortaya koyuyor.

Buradan, Hilâfet Devleti’nin kurulup yönetimin tekrar Allah’ın indirdikleri ile olması için yapılacak çalışmanın kitlesel ve siyasi bir çalışma olduğu sonucuna varmak mümkündür. Zira siyasi olmaması caiz değildir. Çünkü Hilâfet’in kurulması ve Halife’nin seçilmesi siyasi bir çalışmadır. Aynı şekilde Allah’ın indirdikleri ile hükmetmek de siyasi bir çalışmadır. Bu nedenle siyasi çalışma dışında bu amacın gerçekleşmesi mümkün değildir.

Râşidî Hilâfet Devleti’ni kurmak için çalışacak kitlelerin de mutlaka nübüvvet metodu üzere hareket etmeleri zorunludur. Çünkü Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Mekke’de on üç yıllık çalışması ve Medine’de devletin kurulduğu dönemin dışında “nübüvvet metoduna” ilişkin başka bir delil de yoktur.

Ezcümle… İslâm ümmeti çağlar boyu değişime rehberlik eden öncü bir ümmet olduğu gibi yine bugün de elindeki vahyin nuru ve rahmeti ile diğer ümmetleri, içerisinde bulundukları karanlık dehlizlerden çıkartacak tek ümmettir. İslâm ümmeti, seçkin ve şahit ümmet olup vahyin ölçülerinden şaşmayan, Allah’ın terbiyesinde terbiyelenmiş bir ümmettir. Bu ümmet, hayırlı bir ümmettir. Onun en önemli motivasyonu, hiç şüphesiz, Kur’an ve Sünnet’in onun önüne koyduğu yüksek hedeflerdir. İslâmî hayatı yeniden başlatarak kendisinden gasp edilmiş otoriteyi geri almak, İslâm ümmetinin en öncelikli hakkı, İslâm’ın ona yüklediği en öncelikli sorumluluğudur. Bu hususta gösterilecek gevşeklikten Allah Subhanuhu Teâlâ’ya sığınmak gerekir…

Çünkü Râşidî Hilâfet Devleti, âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olan İslâm’ın indirdikleri ile yönetmek ve Müslümanların birleşerek tek bir vücut gibi “tek bir ümmet” olmalarının tek yegâne şer’î yoludur. İşte o zaman Müslümanlar, adaleti tesis ederek dünyada da ahirette de Allah’ın rahmet ve yardımına müstahak olurlar; tekrar izzete kavuşurlar, insanlar için çıkartılmış “hayırlı ümmet” ve “vasat/en seçkin ümmet” konumuna tekrar yükselirler.

[قُلْ هٰذِه۪ سَب۪يل۪ٓي اَدْعُٓوا اِلَى اللّٰهِ عَلٰى بَص۪يرَةٍ اَنَا۬ وَمَنِ اتَّبَعَن۪يۜ وَسُبْحَانَ اللّٰهِ وَمَٓا اَنَا۬ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ] “De ki: İşte bu, benim yolumdur. Ben ve bana tâbi olanlar, basiret üzere Allah’a davet ederiz. Ben Allah’ı tesbih ederim ve ben müşriklerden değilim.”[9]



[1] Âl-i İmran 110

[2] Ebû Dâvûd

[3] Bakara 143

[4] Ahzap 21

[5] Enbiyâ 92

[6] Âl-i İmrân 102-103

[7] Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesaî

[8] Âl-i İmrân 104

[9] Yûsuf 108


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz