RASULULLAH’A HAKARET AFFEDİLEMEZ KÜSTAH MACRON’UN YAPTIĞI KABUL EDİLEMEZ!

Abdullah İmamoğlu

Hemen aşağıda, ciğerimden kalemime kan çekerek yazdığım cümleleri okuyacaksınız.

Kan ağlıyor yüreklerimiz… Çünkü en sevgiliye, Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e hakaret ediliyor…

Kalplerimiz hüzünleniyor… Ötesi, Allah için öfkeyle doluyor çünkü Fransa Cumhurbaşkanı kâfir Macron fütursuzca İslâm’a saldırıyor.

Gözlerimiz yaşarıyor çünkü sömürgeci Batı her fırsatta değerlerimize hakaret ediyor…

Ne zaman İslâm’a, değerlerine ve peygamberimize saygısızlık/hadsizlik yapılırsa İslâm ümmeti olarak hüzne gark oluyoruz. Çünkü;

Allah’ın Rasulü, İslâm ümmetinin en kıymetli değeri ve en çok sevdiği varlığıdır.

O’na meftun…

İslâm ümmeti, “Ben ve ehlim selametteyken Rasulullah’ın ayağına bir dikenin batmasından razı gelmem” diyen Hubeyb’in sevdiği kadar seviyor peygamberini…

Evet, Rasulullah Efendimiz İslâm ümmetinin onurudur, izzetidir. Ve bizler onurumuza hakaret edilmesine, izzetimizin çiğnenmesine canımız pahasına da olsa izin vermeyiz! Yer ve gök Rasulullah’a hakaret edildiği zaman İslâm ümmetinin meydanlarda [بالروح بالدم نفديك يا رسول] “Ey Rasul canım kanım sana fedadır” diyerek haykırdığına şahittir.

Peygamberimiz İslâm ümmeti için sıradan bir figür değildir elbette… O, uğruna anamızı, babamızı, tüm sevdiklerimizi feda ettiğimiz/edeceğimiz kıymetlimizdir. Dahası yolunda her şeyimizi feda edeceğimiz canımızdır.

Fransa’nın İslâm Düşmanlığı

Fransa’nın İslâm düşmanlığını aslında hak ile batıl arasındaki mücadelenin bir parçası olarak değerlendirmek yerinde olacaktır. Konu birilerinin iddia ettiği gibi sadece Fransa’nın Türkiye düşmanlığından ibaret değildir. Özellikle Doğu Akdeniz meselesinde Fransa’nın siyasi çıkar ve hamlelerden ötürü Türkiye’ye saldırganlığı ise işin sadece bir yönünü ihtiva etmektedir. Ancak asıl olan sömürgeci kâfir Fransa’nın İslâm’a tahammülsüzlüğü ve öfkesidir. Peki, sadece Fransa mı? Tabii ki de hayır! Fransa bu defa hakaretin yeni adresidir. Bazen adresin adı; Kur’an’a hakaret eden Hollanda bazen hakaret içeren karikatürüyle Danimarka bazen de İsveç olmuştur. Adres değişiklik arz etse de küfrün İslâm’a karşı tek millet olduğu gerçeği asla değişmeyecektir.

Bilindiği üzere bundan birkaç ay önce “Charlie Hebdo” adındaki paçavra Peygamberimize yönelik hakaretler içeren karikatürleri beş yıl aradan sonra yeniden yayınladı. İslâm’a ve sevgili Peygamberimize hakaret etmede hızını alamayan Fransa önce Rasulullah’a hakaret içeren paçavrayı okullarda öğrencilere sergiledi ardından da Fransa Cumhurbaşkanı Macron İslâm’ı “krizler üreten bir din” olmakla itham etti. Hızını alamayan ve içindeki öfkesini daha fazla tutamayan Fransa en son olarak ise Efendimize hakaret içeren o karikatürleri resmi kurum binalarına yansıtarak hadsizliğine devam etti.

Yukarıda da ifade ettiğim gibi sömürgeci kâfirlerin İslâm’a ve değerlerimize yönelik ilk saldırısı değildi bu ve Müslümanların değerlerine sahip çıkacak koruyucu siyasi gücü/devleti var olmadığı müddetçe de bu saldırılar maalesef devam edecektir.

Sömürgeci kâfirlerin özelde de Fransa’nın son dönemlerde İslâm’a yönelik gerçekleştirdiği fütursuzca saldırıları bir nevî “malumun ilamı” kabilindendir. Biz onların İslâm’a, değerlerimize ve Peygamber Efendimize olan kinlerinin ta eskiye dayandığını pekâlâ biliyoruz. Sömürgeci kâfirler; İslâm düşmanlığını dedeleri Ebu Cehil’den miras almışlardır. Şairin de dediği gibi;

“Biz bu dünyadan nereye

Göçelim, ya Muhammed?

Yeryüzünde, riya, inkâr, hiyanet

Altın devrini yaşıyor…

Diller, sayfalar, satırlar

Ebu Leheb öldü diyorlar:

Ebu Leheb ölmedi, ya Muhammed;

Ebu Cehil, kıtalar dolaşıyor!”

Onların iç dünyalarında İslâm’a besledikleri kinin ağızlarından çıkan galiz sözlerden, çizdikleri aşağılık karikatürlerinden ve fırsat buldukça İslâm karşıtlığı olarak yaptıklarından çok daha büyük olduğu gerçeğini Kur’an haber vermiştir bizlere… Allah Azze ve Celle böyleleri hakkında bakınız nasıl buyuruyor:

]يا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا بِطَانَةً مِنْ دُونِكُمْ لَا يَأْلُونَكُمْ خَبَالًاۜ وَدُّوا مَا عَنِتُّمْۚ قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَٓاءُ مِنْ اَفْوَاهِهِمْۚ وَمَا تُخْف۪ي صُدُورُهُمْ اَكْبَرُۜ[

“Ey iman edenler! Sizden olmayan kişileri dost veya sırdaş edinmeyin. Onlar sizi yoldan çıkarmak ve size kötülük etmekten asla geri durmazlar ve sizi sıkıntıda görmekten hoşlanırlar. Şiddetli öfkeleri ağızlarından dökülmektedir. Kalplerinde sakladıkları ise daha da kötüdür.”[1]

Kâfirleri Cesaretlendiren Yöneticilerin Sessizliğidir

İslâm’a ve Müslümanlara yönelik saldırılar söz konusu olduğunda Müslümanların söylemleri, öfkeleri ve istedikleri, başımızdaki yöneticilerinkinden çok farklıdır. Klişe tabirimle; yöneticiler bir vadide, ümmet-i Muhammed bir vadide…

Rasulullah Efendimize yahut da herhangi bir değerimize hakaret edildiğinde İslâm ümmeti hiçbir zaman bu hakaretlere yöneticilerin yaptığı gibi kayıtsız kalmamıştır. Gücü nispetinde değerlerine sahip çıkmıştır. Peygamber sevgisi ve değerlerimize sahip çıkmada rüştünü ispat etmiştir. Değerlerimize saygısızlık yapıldığında yöneticilerin âdeti üzere yaptıkları gibi kulak ardı etmemişlerdir. Başka bir ifadeyle; ümmet rüştünü ispat etmiştir ancak yöneticiler edememiştir.

Ümmet-i Muhammed’in değerlerine karşı yapılan saldırılara yönelik rüştünü ispat ettiğine basit bir misal vermek isterim: Macron’un en son Rasulullah Efendimize hakaret içeren karikatürlerin yayınlanmasını fikir özgürlüğü kapsamında değerlendirmesinin ardından Kuveyt’te bir restoran sahibi, müşterilerden sosyal mesafe kuralı gereği yere yapıştırdığı ve üzerinde Macro’nun fotoğrafının olduğu stickerların üzerine basılması istemiştir. Evet, üzerine basılmasını istediği görseller, Peygamberimize hakaret eden Macron’un resmidir. Bu, Allah için öfkenin tezahüründen başkasıyla ifade edilemez. Bunun diğer bir anlamı aslında şudur: İslâm’a ve peygamberimize saldırılar karşısında ümmet öfkeli ve dertli; yöneticiler ise kayıtsız…

İslâm’a ve Müslümanlara yönelik saldırıları; sadece kınayan, çok kızdırıldıklarında(!) ise “şiddetli” kınayabilen hatta daha çok kızdırıldıklarında, hiçbir tesiri olmayan ve birkaç gün sonrasında unutulan boykot çağrısı yapan aciz yöneticiler durdurabilir mi? Bu tür hakaretler söz konusu olduğunda bunlara, Müslümanların dertlerini BM’ye havale eden liderler son verebilir mi? Ya da bugün üst perdeden eleştirdikleriyle yarın hiçbir şey olmamış gibi bir araya gelip aynı kadrajda dostane görüntüler verecek olanlar bunu yapabilir mi?

Yahut da “şu anda Paris Büyükelçimizin geri çağrılmasına gerek yok” diyecek kadar acizlik içerisinde olan idareciler had bildirebilir mi? Esen, gürleyen ama ne hikmetse bir türlü yağmasını bilmeyen/yağamayan acizler Rasulullah’a hakareti sonlandırabilir mi?

Kella! Bu, ancak kâfir Fransa’nın ve diğer Allah düşmanlarının cesaretini artırmaktadır.

Peki, sormak isterim… Fransa’nın her fırsatta İslâm’a saldırması fikir özgürlüğü müdür? Onları hadsizce saldırabilmeleri konusunda cesaretlendiren şey fikir özgürlüğü müdür? Ya da bu karikatürü çizen şahıslar cesaret timsali insanlar mıdır? Hayır, hiç birisi değil. Bu bir meydan okumadır maalesef… İki milyarlık İslâm ümmetine açık bir meydan okuma ve aşağılamadır! Kâfirleri değerlerimize saldırmak konusunda cesaretlendiren, yöneticilerin sessizliğinden daha doğrusu icraatsizliğinden başkası değildir; İslâm’a karşı kayıtsız oluşlardır.

Yöneticilerin sahip oldukları güç ve imkân fertlerin sahip oldukları ile asla mukayese edilemez. Birisi fert diğeri ise koskoca siyasi bir varlık/güç yani devlettir. Güç ve imkânı ellerinde bulunduruyor olmalarına rağmen hareket etmiyor olmaları şu örneğe ne kadar da benziyor:

Kötü adam…

Üç arkadaş yolda yürürken “en kötü adam kim olacak” yarışı yapmaya karar vermişler. İçlerinden birisi hemen işe koyulmuş; “en kötü adam” olabilmek için kötülük yapmak üzere masumane bir şekilde oynayan bir kız çocuğunu dövmüş. Tâbi masumane oynayan bir çocuğu dövmek büyük bir kötülüktü. İkinci arkadaş yerde acı içerisinde kıvranan çocuğa el uzatmak ve yardım etmek yerine bir tekme de o vurmuş. Yerde acı içerisinde yatan çocuğa vurdukça vurmuş… Sonrasında dönmüş ilk kötülüğü yapana “ayakta masumane oynayan çocuğa vurmak kötülüktür. Ancak yerde yardım bekleyene vurmak daha da kötülüktür” demiş. Bu iki arkadaş hiçbir şey yapamayana dönerek “hele sen artık bizim yanımızda kötülük yapabilirim iddiasında falan bulunma, bak hiçbir şey yapamadın” demişler. Bunun üzerine zahirde hiçbir kötülük yapmayan kişi “içinizde en çok kötülüğü ben yaptım” demiş. Diğer arkadaşları “hiçbir şey yapmadığın hâlde nasıl olacakmış bu iş?” diye sorunca; “senin masumane oynarken dövdüğün, senin de yerdeyken kaldırmak yerine daha ileri giderek vurduğun o kız çocuğu ben öz kardeşim. Öz kardeşine göz göre göre sahip çıkmamak en kötüsüdür” demiş ve en kötü olduğunu böylelikle ispatlamış.

Müdahale etme imkânı ve gücü olduğu hâlde müdahale etmeyenden daha kötüsü var mıdır sizce?

Tıpkı bu hikâyede olduğu gibi imkânı olduğu hâlde Peygamberimize yönelik saldırıları durdurmayandan kötüsü yoktur.

Sadece yöneticiler mi değerlerimize hakaret edildiğinde kayıtsız kalanlar? Tabii ki de hayır! Başta Diyanet İşleri Başkanlığı olmak üzere âlimler ve kanaat önderleri de üzerlerine düşeni hakkıyla yapmamaktadırlar. Rasulullah’a hakaret ediliyorken Efendimizin uyku adabından bahsedenler de rüştünü ispat edememiştir. Sadece Rasulullah için öfkelenmeye davet eden ancak hakaretlere kayıtsız kalan yöneticileri muhasebe etmeye davet etmeyen âlimlerimiz hakkı söyleme konusunda sınıfta kalmışlardır maalesef…

Ahmed ibn Hanbel’e sormuşlar, “Neden Hıristiyan görünce gözlerini kırparak bakıyorsun?” diye. Cevap vermiş: [لا أقدرُ أن أنظر إلى من افترى على الله وكذب عليه] “Elimde değil, Allah’a iftira atan ve hakkında yalan isnat eden kişiye normal bakamıyorum.” Nasıl bir aymazlıktır ki Rasulullah’a salavat getirilen hutbelerde Rasulullah’a sahip çıkmak adına bir kelam dahi konuşulmuyor. Ya da en fazla “O’nu sevmek” anlatılmakla yetiniliyor. Sohbetler sırasında adı anıldığında, eller kalbin üzerine konulacak kadar saygı duyuluyor da Efendimize sahip çıkmayan yöneticilere Allah için öfkelenilmiyor.

Tıpkı Ahmed bin Hanbel gibi Peygamber Efendimize sahip çıkmayan yöneticilere karşı Allah için kızgınlığımız olmalı değil mi? Allah’ın peygamberine hakaret ediliyorken kılını kıpırdatmayan yöneticilere diyecek sözümüz olmalı değil mi?

Peygamber Efendimizin mendup mesabesinde olan sünnetlerinden bahsedip de Rasulullah’a hakaret edildiğinde köklü çözümü haykırmayan ya da yöneticileri vazifeye davet etmeyenlerin hâli, Hüseyin RadiyAllahu anh’in şehadeti sırasında tepkisiz kalıp şehadetinden sonra Hasan Basri’ye gömleğin üzerindeki kanın necis olup olmadığını sormaya gelenlerin hâline ne kadar da benziyor.

Hasan Basri’nin onlara cevabı şöyle olmuş: “Hüseyin’in kanına sessiz kaldınız da sineğin kanı hakkında mı soruyorsunuz?

Ez Cümle

Bize her konuda örnek olan Rasulullah Efendimiz İslâm’a ihanet edenlere, tebaasının değerlerine saldıranlara kıyam ederek fiilî sünnetiyle de bizlere yapılması gerekeni göstermiştir aslında.

Benî Kurayza Yahudilerinin Peygamberimizle olan anlaşmalarına gö­re, Hendek Savaşı’nda düşman tarafından sarılan Medine’yi, Müslü­manlarla el ele vererek müdafaa etmeleri gerekiyordu.[2]  Fakat bunu yapmadı­lar. Üstelik anlaşma hükümlerini hiçe sayarak, harbin en nazik safhasında müşriklerle iş birliğine giriştiler. Peygamber Efendimizin tahkik ve sulh için gönderdiği heyete hakarette bulundular ve “Rasulullah da kim oluyormuş? Mu­hammed’le aramızda ne ahit vardır, ne de akd!” dediler. Hatta daha da ileri giderek, Peygamber Efendimiz için küstahça ağır sözler bile sarf ettiler.[3] Hendek Savaşı’nın Müslümanların zaferiyle sonuçlanmasının hemen ardından daha Rasulullah ve Sahabe efendilerimiz savaşın yükünü üzerlerinden atmamışlardı ki Allah Azze ve Celle, Rasulullah’a Cebrail’i gönderdi ve şöyle dedi:

]أَوَضَعْتُمْ السِّلَاح ؟ قَالَ  نَعَمْ قَالَ لَكِنَّا لَمْ نَضَع أَسْلِحَتنَا بَعْد اِنْهَضْ إِلَى هَؤُلَاءِ [

(Ya Rasulallah!) Siz silahınızı bıraktınız mı? Hâlbuki biz (melekler) henüz bırakmadık. Şimdi hemen Benî Kurayza’nın üzerine yürüyün!"[4] Derhal Hz. Bilâl’i çağırtarak, bütün Müslümanlara şunu nidâ etmesini em­retti: [لاَ يُصَلِّيَنَّ أَحَدٌ العَصْرَ إِلَّا فِي بَنِي قُرَيْظَةَ] Sizden hiçbiriniz ikindiye Benî Kurayza dışında bir yerde kılmasın!”[5] Nihayetinde Rasulullah ordusuyla birlikte Benî Kurayza üzerine yürüdü ve ihanetlerinin bedelini onlardan sordu. İslâm, ihanetlerinin bedeli olarak, savaşanlarının boyunlarının vurulma­sına, mallarının Müslümanlar arasında taksim edilmesine, çocuklarla kadınların ise esir alınmasına hükmetti.[6]

Rasulullah Efendimiz başta olmak üzere değerlerimize yönelik saldırılara, izzeti kâfirlerin yanı başında arayan değil, bilakis Allah katında arayan irade sahibi yöneticiler “dur!” diyebilir.

Satvetiyle kâfirleri titreten komutanlar ve yöneticiler sonlandırabilir. Tıpkı Fransa’da kadınlı erkekli dans akımı başladığını haber aldığında bu ahlaksızlığın Hilâfet topraklarına da sirayet etmesinden endişe duyduğu için ivedilikle mektup yazan Kanuni Sultan Süleyman gibi. Ne diyordu mektubunda: “Ben ki, kırk sekiz krallığın hakanı Sultan Süleyman Han’ım. Sefirimden aldığım habere göre, memleketinizde ‘dans’ namı altında kadın-erkek birbirine sarılmak suretiyle, herkesin gözü önünde faydasız işler işlenmekte olduğunu işitmişimdir. İş bu rezaletin memleketime de sirayeti ihtimali muvacehesinde name-i hümayunum elinize ulaşmasından itibaren derhal son verilmediği takdirde, bizzat orduyu hümayunumla gelip kendi ellerimle men etmeye muktedirim.”

İslâm’ın değerlerine yönelik saldırılara karşı bu denli had bildirmeye mukabil Fransa’da kadınlı-erkekli dansa son verilmiş ve neredeyse yüz yıl dans yapılmamıştır.

Osmanlı Hilâfet Devleti’nin en zayıf olduğu dönemde dahi değerlerimize saldırılmasına müsaade edilmemiş, gereken tepki fazlasıyla gösterilmiştir. Yine Fransa küstahça Rasulullah Efendimize hakaret içeren bir tiyatro oynatmak ister ve bunu duyan Abdulhamid Han, Fransız elçiyi savaş kıyafetiyle bir elinde kılıç diğerinde ise ayakkabıları olmak üzere karşılayarak şöyle der: “Şayet Rasul’üme hakaret içeren, oynatmayı düşündüğünüz oyuna derhal son vermezseniz ayakkabımı çiğnediğim gibi sizin ülkenizi de çiğnerim.

Son olarak; bunların hepsi Rasulullah Efendimizin buyurduğu gibi [إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ] “Muhakkak ki Halife/İmam bir kalkandır, onun ardında savaşılır ve korunulur.” konusuyla alakalıdır. Rasulullah’ın bu sözü pratik karşılığı olduğu gün değerlerimiz sahipsiz kalmayacaktır. Kâfirler fütursuzca saldırma cesareti bulmayacaklardır. Hadlerini aşamayacaklar ve İslâm’a dil uzatamayacaklardır.

Evet, bunların hiç birisini yapamayacaklar, çünkü o zaman karşılarında aciz bir şekilde kınamakla yetinen değil, reel politik hesabı yapan değil, ne pahasına olursa olsun had bildirmek üzere ordular seferber eden yöneticiler, raşid halifeler olacaktır.

Rabbimiz o günleri bizler için yakınlaştırsın! Bizleri Râşidî Hilâfet Devleti çatısı altında birleştirsin. Rabbimiz bizlere İslâm’a hakaret eden kâfirlere kendi ağızlarıyla “zillete mahkûm olan biziz, izzet ise ancak Allah’a, Rasulü’ne ve müminlere aittir” hakikatini söyletecek raşid halifeler ikram etsin! Fransa’nın tıpkı geçmişte olduğu gibi, yalvararak eman dilediği o günleri dünya gözüyle görmeyi nasip etsin!

 

[1] Âl-i İmran 118

[2] İbn Hişam

[3] İbn Hişam, Tabakât, Muslim

[4] Buharî

[5] Buharî

[6] İbn Hişam, Tabakât, Taberî


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz