TÜRKİYE’NİN 100 YILLIK BİTMEYEN HUKUK VE ADALET ARAYIŞI

Kadir Kaşıkcı

Sosyal bir varlık olma özelliği ile insan, her canlı gibi varlığını korumak ve yaşamını devam ettirmek ister. Varlığını korumak ve sürdürmek için de araçlara muhtaçtır ve bunları tek başına sağlayamaz. Yaşamın bir düzen içinde sürmesi ve devamlılığını sağlayabilmesi için insanlar arası ilişkileri tüm yönleriyle düzenleyen bir yapıya muhtaçtır. Toplumsal ve toplumlar arası ilişkilerde bu işlevi gören mekanizma hukuktur. Hukuk kurallarının insanlar arasında eşit uygulanmasını sağlayan ve birinin diğeri karşısında haksızlığa uğramasına engel olan şey de adalettir. Bununla birlikte adalet; doğruluk, dürüstlük gibi adil olmayı gerektiren ahlaki vasıfları da kapsar.

Allah Subhânehû ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

[يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُونُوا قَوَّام۪ينَ بِالْقِسْطِ شُهَدَٓاءَ لِلّٰهِ وَلَوْ عَلٰٓى اَنْفُسِكُمْ اَوِ الْوَالِدَيْنِ وَالْاَقْرَب۪ينَۚ اِنْ يَكُنْ غَنِياًّ اَوْ فَق۪يراً فَاللّٰهُ اَوْلٰى بِهِمَا فَلَا تَتَّبِعُوا الْهَوٰٓى اَنْ تَعْدِلُواۚ وَاِنْ تَلْـوُٓ۫ا اَوْ تُعْرِضُوا فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يراً] “Ey iman edenler! Kendiniz, ana-babanız ve yakınlarınız aleyhinde de olsa Allah için şahit olarak adaleti gözetin. İster zengin ister fakir olsun; onları Allah'ın koruması daha uygundur. Adaletinizde heveslere uymayın. Eğer dilinizi büker veya yüz çevirirseniz; Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”[1]

[يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُونُوا قَوَّام۪ينَ لِلّٰهِ شُهَدَٓاءَ بِالْقِسْطِۘ وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَاٰنُ قَوْمٍ عَلٰٓى اَلَّا تَعْدِلُواۜ اِعْدِلُوا۠ هُوَ اَقْرَبُ لِلتَّقْوٰىۘ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ] “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adil davranmamaya itmesin. Adaletli olun! Bu, Allah korkusuna daha çok yakışan bir davranıştır. Allah'a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir.”[2]

Hukuk ve Adalet

Hukuk ve adalet kavramı, toplumun huzuru, sükûnu, devlete olan güvenini ve saygısını ifade eden bir kavramdır. Hukuk ve adalet kavramı ile insanların hem birbirlerine hem yöneticilerine hem de üzerlerine tatbik edilen nizamlara olan güven tesis edilir. Ancak ve ancak adaletle devletler ayakta kalır.

İslâm hukukunu uygulamakla yükümlü olan yöneticiler, herhangi bir konu ile ilgili hükmü uygulamak istedikleri zaman Allah korkusunu dikkate alırlar. Meseleyi sadece dünya ve dünyevi çıkarlarla sınırlı tutmaz, meseleye maddi boyutu ile bakmazlar. Yaptıkları uygulamaların ve verdikleri hükümlerin hakka uygun olmaması hâlinde ahirette cehennem azabı ile cezalandırılacaklarını bilirler. Bu nedenle hüküm verirken, herhangi bir mesele ile ilgili olarak insanların sorunlarını çözüme kavuştururken Allah’ın rızasını dikkate alırlar. "Adalet mülkün temelidir." ve "Devletin temeli adalettir.” gibi veciz sözler, söz olarak kalmadan devlet eliyle hayatın her alanına ulaştırılabilmelidir. Eğer bir devlette “adalet yoksa” o devletin temeli çürüktür. Devlet "ebed-müddet" yaşayan bir kurum olmaktan uzaktır.

Yargıya Güven Sorunu

Türkiye’nin ekonomi, sağlık, eğitim, tarım, sosyal ve siyasal sorunlarının yanında temel sorun alanlarından birini de yargı oluşturmaktadır. Son yıllarda yapılan kamuoyu araştırmalarında yargıya yönelik güven duygusunun her geçen gün daha da azaldığı tespit edilmektedir. Yargının işleyişine ilişkin kamuoyunda oluşan yaygın güvensizlik duygusu ve toplumda güçlü bir şekilde kendisini hissettiren adalet arayışı ve beklentisi, yargının kendisinden beklenen adil olma, adalet dağıtma işlevini gereği gibi yerine getirememesinden kaynaklanmaktadır. Cumhuriyet yargısının, var oluş sebebine uygun bir biçimde görev icra edememesi, anayasal ve yasal düzenlemelerin eksikliğinden ya da yanlışlığından ziyade, yargının siyasal iktidarlar karşısında bağımsız ve tarafsız olamamasına dayanmaktadır. 

Gerek anayasada gerekse de diğer kanunlarda dünden bugüne sayısız düzenlemeler yapılmak suretiyle suçun önlenmesi, toplumda yasalara ve adalete güvenin sağlanması hedeflenmiştir. Fakat ne suçlar önlenebilmiş ne de toplumda yargıya, adalete güven sağlanabilmiştir. Ulusalcı-Kemalist kliklerin, sonra Gülen yapılanmasının ve ardından hükümete yakın “yerli ve milli” bakış açısına sahip hâkimlerin, savcıların taraflı, önyargılı ve siyasi karakterli kararlarının, toplumda böylesi olumsuz bir kanaatin oluşmasında etkisi büyüktür.

İstiklal Mahkemeleri

Türkiye Cumhuriyeti, İstiklal Mahkemeleri’nden Sıkıyönetim, DGM ve Özel Yetkili mahkemelere varana kadar topluma yönelik birçok hukuk dışı uygulamalar gerçekleştirirken, bunun yanı sıra ülke tarihi askerî darbelerle de doludur. 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül doğrudan askerî darbe, 28 Şubat ise post-modern darbe olarak tarihe geçmiştir. Son olarak bundan tam dört yıl önce 15 Temmuz da, ordu içerisindeki klikler yeniden harekete geçerek cumhuriyetin karanlık tarihine yeni bir darbe daha eklemişlerdir.

Cumhuriyetin ilanıyla birlikte Türkiye’de, hukuk ve yargı alanında çok ciddi sorunların yaşandığı bilinmektedir. Tüm kurumlar gibi yargı da, Cumhuriyeti korumayı kendine görev edinmiş bir kurumdur. Osmanlı Hilâfeti’nin yıkılmasına giden yolda “üç dönemi” kapsayan İstiklal Mahkemeleri kurulmuştur. Çıkarılan özel bir kanunla ilk olarak 18 Eylül 1920 tarihinde kurulan ve Şubat 1921 tarihinde kapatılan mahkemelerdir. İkinci dönem İstiklal Mahkemeleri, 30 Temmuz 1921'de çalışmalarına başladı ve 1923'ün Ekim ayına dek faaliyetlerini sürdürdü. Üçüncü ve son dönem İstiklal Mahkemeleri ise 1923 ile 1927 yılları arasında etkin oldu. Her üç dönemdeki İstiklal Mahkemeleri’nin ortak özelliği şudur: İslâm’a ve Müslümanlara karşı girişilen mücadelede halkın dinini, inancını, kültürünü ve Hilâfet kurumuna bağlılığını tamamen söküp atmak ve cumhuriyetle özdeşleşen Batılı değerleri zorla kabul ettirmektir.

Hilâfet Tartışmaları İstiklal Mahkemeleri’ne Taşınıyor

İstiklal Mahkemeleri’nin hukuk kurallarını alt üst ettiği kararı, Aralık 1921 tarihinde gerçekleşti. Saltanat ve Hilâfet’in kaldırılacağının konuşulduğu bir dönemde, Konya’da bir yürüyüş gerçekleşir. Halk Hilâfet’in kaldırılması ihtimaline karşı tepki gösterir. İlk dönem İstiklal Mahkemeleri’nin aslî görevi asker kaçakları iken, o gün devreye girer ve meclisten korkunç bir karar çıkartılır. Kararda, Bütün bir Konya bölgesi irticaya müsait bir bölge olduğundan, gericiliğe müsait bir zemin oluşturulduğundan Konya halkının bütünüyle tutuklanmasına!” ifadeleri yer alır. İstiklal Mahkemesi o emir üzerine ivedilikle harekete geçer. Konya merkezde 2 bin 300 kişi tutuklanır. Üç gün içerisinde 805 kişi idam edilir, diğerlerine de ömür boyu da olmak üzere çeşitli cezalar verilir. Resmî tarihe yazılmayan bu zulümler, halkımızın hafızasından da hiçbir zaman silinmedi.

Hilâfet’in ilga edilmesiyle başlayan süreçte rejimi koruma refleksiyle devrim mahkemeleri olarak bilinen İstiklal Mahkemeleri kuruldu (1923-1927). O dönemde Tevfik Rüştü, Mustafa Kemal’e “İhtilal Mahkemeleri” kurulması için bir öneri sunar. Kanunun çıkarılmasından sonraki dört aylık dönemde düzenin sağlanamaması üzerine, 1793’te Fransa’da kurulan olağanüstü yetkilere sahip “Fransız Devrim Mahkemeleri” esas alınarak “İstiklal Mahkemeleri” kurulur. Bu mahkemeler Hilâfet ve saltanatın yıkılmasına itiraz edenleri, kılık kıyafet ve şapka kanununu reddedenleri ve cumhuriyetin ilanını eleştirenleri yargılamak için Diyarbakır, İstanbul ve Ankara'da kurulmuştur. İstiklal Mahkemeleri’nde savunma makamı da, tanık da yoktu. Verilecek kararlar daha mahkeme başlamadan belliydi. Bu nedenle duruşmalar genelde “Sanıkların idamına, tanıkların bilahare dinlenmesine…” cümlesiyle bitiyordu.

Türkiye Cumhuriyeti, resmî tarihinde İstiklal Mahkemeleri’ni hiç öne çıkarmadı. Hatta yıllar yılı adını anmaktan bile imtina etti ve hiç kimse tarafından sorgulanmadı, gündeme getirilmedi. İstiklal Mahkemeleri’nin nasıl kurulduğu, kimleri darağacına nasıl gönderdiği bugüne kadar çok az kaleme alındı. Hâkimlerinin hukukçu olmadığı İstiklal Mahkemeleri’nin üç celladından biri olan Kel Ali’nin “Sadece ben 5 bin 216 kişiyi idam ettim!” beyanı dışında kaç kişinin asıldığı, öldürüldüğü bugüne kadar hiç açıklanmadı.

İslâmi Camia Hep Mağdur Edildi

Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne, İstiklal Mahkemeleri’nden Anayasa mahkemelerine kadar çok farklı çevrelerden ve İslâmi cemaatlerden kişi ve gruplar, yargı mağduru olarak mahkeme zabıtlarındaki yerlerini aldılar. Bunlardan kimisi, memleketin doğusunda bir Kürt ailenin çocuğu olmaktan başka suçu(!) olmayan biri olurken, kimisi İslâm’a olan sadakati sebebiyle cezalandırılırken kimisi de 28 Şubat sürecinde yanlış zamanda yanlış yerde olan mütedeyyin insanlar olabiliyor. Kimi zaman bir sosyalist, kimi zaman bir milliyetçi, kimi zaman bir tarikatçı, kimi zaman da bir “radikal dinci” olarak bu memleketin insanları, yasaların terör suçu olarak vasfetmediği faaliyetlerin mahkeme heyetlerince, “terörist olduklarında şüphe etmediklerinden” cezalandırılıp ömürlerini zindanlarda çürütebilmekteler maalesef.

Cumhuriyet Dönemi’nde Türkiye’de, zaman zaman iktidarların oy devşirmek ve halkın teveccühünü kazanmak adına af kanunları çıkartılmış ve cezaevleri boşaltılmıştır. Kısa sürede tekrar dolan cezaevlerinin müdavimleri yine maalesef özellikle İslâmi hassasiyetleri olan Müslümanlar olmuştur. Yasal değişiklikler, kısmi ve genel af uygulamaları halkı -bir nevi- “tavlama” tekniği olarak kullanılırken; özellikle Diyarbakır Cezaevi ve Ankara’daki Mamak Cezaevi gibi bazı meşhur cezaevi ve karakollarda görülen işkence uygulamaları da -kimi zaman doğrudan kimi zaman da dolaylı bir şekilde yargı mekanizmasının bilgisi ve kontrolünde bir “sindirme” aracı olarak mevcut statüko tarafından kullanılmıştır.

Baskıcı rejimlerin ortak özelliği halkını potansiyel tehlike olarak görmesidir. Bu psikoloji, her an tetikte olmayı ve her an varlığını hissettirmeyi gerektirir. Bu nedenle -adı ister İstiklal Mahkemesi ister Sıkıyönetim Mahkemesi ister Devlet Güvenlik Mahkemesi isterse de Ağır Ceza Mahkemesi olsun fark etmez- adları değişmiş olsa da yargı/mahkemeler, diktatör rejimlerin vazgeçilmez savunma silahıdır.

Cumhuriyette Darbeler Dönemi

27 Mayıs darbesi sonrasında kurulan Yüksek Adalet Divanı gibi 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri sonrasında kurulan Sıkıyönetim askerî mahkemeleri, adaletli yargıç ve hâkim güvencesinden yoksun mahkemeler olma unvanına sahiptir. Bu dönemde çıkarılan bir kanun ile sivillerin askerî mahkemelerde yargılanabilmesinin önü açılırken, bu yıllarda işkence, gündelik yaşamın parçası hâline getirildi. Sıkıyönetim askerî mahkemeleri, hiçbir hukuk eğitiminden geçmemiş kıta subayı başkanlığında kurulmuş mahkemelerdir. Kuruluş maddelerinde “subay üyenin muharip sınıftan ve en az yüzbaşı rütbesinde olması, subay üyenin nezdinde askerî mahkeme kurulan komutan tarafından seçileceği” şeklinde beyan edilmektedir. Sıkıyönetim komutanının istediği yönde karar vermeyen mahkeme üyeleri başka görevlere atanmış, hatta mahkemenin toptan kapatılması yoluna bile gidilmiştir. Tarihe geçmiş bir örnek olarak, 1971 yılında İstanbul Sıkıyönetim 1 No.lu Askerî Mahkemesi, 1. Ordu ve İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Orgeneral Faik Türün’ün emriyle kapatılmış ve üyeleri çeşitli illere sürgüne gönderilmiştir.

12 Mart askerî darbesinden sonra yeni bir darbeyle ülkede yönetime gelen 12 Eylül Askerî Cuntası, bir yandan sıkıyönetimin kaldırılmasını değerlendiriyor diğer yandan da Sıkıyönetim Askerî mahkemelerinin devam etmesini istiyordu. Ama sivil dönemde askerî mahkemenin faaliyet sürdürmesinin sakıncalı olacağı da kabul ediliyordu. Bu sakıncayı ortadan kaldırmak için, bu mahkemelere sivil bir görünüm kazandırılması düşünüldü ve bunun için yeni bir model arayışına gidildi. Bu arayış neticesinde, Fransa'nın Cezayir halkının kurtuluş mücadelesini bastırmak için kurduğu “Devlet Güvenlik Mahkemesi” modeli, o dönemde örnek alındı. 12 Eylül'den sonra anayasal güvence ile kurulan DGM'leri meşru göstermek isleyen laik Kemalist kesim, Fransa'yı örnek aldıklarını söylüyorlardı. Hâlbuki Fransa da, Mussolini İtalyası'nın DGM'lerini örnek almıştı. Türk Ceza Kanunu doğrudan İtalya'dan alındığı hâlde, DGM'ler’in, dolaylı olarak alınması tercih edilmişti.

28 Şubat: Post Modern Darbe

28 Şubat 1997’de TSK içerisindeki güçler, “1000 yıl sürecek” denilen iklimin kalıcılığı için bir kez daha harekete geçmişti. 28 Şubat dönemine ait “ordu-yargı-medya” kıskacındaki hak ihlalleri, izlerini bugün de hâlen taşıyor. O döneminde sırf camide Kur'an-ı Kerim dersi verdiği için binlerce mütedeyyin kişi gözaltına alınıp türlü türlü işkencelere maruz kaldı. Üniversitelerde okuyan binlerce genç kız, başörtüsü yasağından ötürü ya okullarını bırakmak zorunda kaldı ya da ikna odalarından geçerek başını açmak durumunda bırakıldı. İslâmi sembollerin yasaklandığı bu yıllar, toplumun psikolojik bir travmadan geçtiği yıllar oldu.

2005 yıllarında askerî cunta hareketi tarafından “Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz ve Eldiven” isimleriyle yeni darbe planları yapılmış, kamuoyunda çokça tartışılan bu darbe hazırlıkları fiiliyata geçirilemeden engellenmiştir. Hukuk dışı yollarla darbe planlayan bu yapılara karşı Ergenekon, Balyoz davaları kapsamında “Özel Yetkili Mahkemeler “oluşturulmuş ancak AK Parti iktidarı tarafından gerekli cezalandırma iradesi gösterilememiştir. 28 Şubat’ın aktörleri gibi diğer darbeciler de kısa süreli cezaevi esaretinden sonra serbest bırakılmışlardır. Fakat onların mağdur etmiş olduğu aileler, kumpaslar sonucu cezaevlerine konulan ve yıllardır haksız yere tutuklu bulunan Müslüman mahkûmlar, eşler, aradan yıllar geçmesine rağmen maalesef bugün hâlen cezaevindeler. ÖYM'lerin yerini ise kapatıldığı 2012 tarihinde Terörle Mücadele Kanunu'nun 10. maddesi ile yetkili Bölge Ağır Ceza Mahkemeleri aldı. Bu mahkemelere temel teşkil eden mevzuat ise aynı kaldı. Kurumsal olarak birbirinin devamı olarak görülen DGM, ÖYM ve TMK 10 ile Yetkili Bölge Ağır Ceza Mahkemeleri’ne ilişkin dile getirilen değerlendirmelerin en başında "hüküm bağımsızlığının genel olarak bulunmadığı, hâkim ve savcıların devleti koruma refleksiyle hareket ettiği ve terör mevzuatı nedeniyle de delil bulunmaksızın kanaatle ağır hapis cezalarının verilmesi" gelmektedir.

“FETÖ” Yargısı ve 15 Temmuz Darbesi

2002’de iktidara gelen AK Parti ile sırt sırta veren “FETÖ”, yargıda hâkim ve savcıları ile söz sahibi oldu. “FETÖ”, bu dönemde laik Kemalistleri aratmayacak bir tarzda Müslümanlara yönelik operasyonlara girişmiş, uydurma deliller, sahte belgelerle hazırlanan dosyalar ile cumhuriyet tarihi boyunca gerçekleşen hukuksuzluklara yeni yeni halkalar eklemiştir. Tahşiye Davası, Selam-Tevhid Davası, İhya-Der ve Hizb-ut Tahrir davaları kurulan kumpasların en açık örneklerdir. “FETÖ” yargısının yuvalandığı Yargıtay 9. Ceza dairesi, Hizb-ut Tahrir davaları kapsamında yaklaşık 500 kişi hakkında 1800 yıllık cezalar vererek yargıdaki Kemalist zulmün devamı niteliğinde “Düşman Ceza Hukuku” prensibini kaldığı yerden uygulamaya devam etmiştir.

15 Temmuz 2016 yılında gerçekleşen başarısız darbe girişimine de kısaca değinecek olursak; o gün Türkiye’de meydana gelen olaylar iyi etüt edildiğinde, darbecilerin YAŞ kararlarıyla ordudan atılacak olan topun ağzındaki İngiliz yanlısı maceraperest subaylar olduğu görülür. Darbe girişimin arkasında Gülencilerin olduğunu söylemek, doğru değildir. Çünkü Gülenciler, daha çok yargı ve STK’larda öbekleşmişlerdir. Birincisi, sömürgecilerin desteği olmadan darbe yapabilecek askerî kapasiteleri yoktur. İkincisi, Amerika’nın komutu ile hareket etmelerinden dolayı onun izni olmadan kıpırdayamazlar. Gülen hareketi, 15 Temmuz darbe girişiminin düzenleyicisi değil, özellikle bireysel çapta yargıdaki unsurları ile darbe girişimine iştirak etmişlerdir. Dolayısıyla başta yargı kurumlarına olmak üzere tüm devlet bünyesindeki yapılara ve özel sektöre yönelik yapılan operasyonlar, tutuklamalar, cumhuriyetin kuruluşundan itibaren yuvalanmış İngiliz yanlısı hedefleri zayıflatmaya, etkisizleştirmeye yönelik girişilen bir çabadır.

Cuntacıların açık laiklik bildirisi Türkiye Müslümanlarının duygularını ajite etmiştir. Hain 15 Temmuz darbe girişimine karşı Müslüman halkın “abdest alarak” meydanlara çıkması, “Ya Allah, bismillah, Allahu Ekber” sloganları atarak sokakları doldurması, “salavatlarla, tekbirlerle” tanklara karşı gelmesi AK Parti iktidarı tarafından “laik rejimin bekası” açısından bir sorun olarak görülüp, darbe girişimi sonrası yapılan tüm etkinliklere “demokrasi” kılıfı giydirilmiştir.

Fedakâr halkımız; demokrasi için mi, laiklik için mi, küfür sistemi için mi canlarını feda etti?

Sonuç olarak olaylar, acı vericidir. Çünkü akan kanlar, İngiliz ya da Amerikan kanları değil, Müslümanların kanlarıdır. Yıkılan havaalanları, binalar ve meydanlar, Amerika ya da İngiltere değil, bizim ülkemizin hava alanları, binaları ve meydanlarıdır. Böylece diğerlerinde olduğu gibi bu darbe girişiminin de her saati, ülkemiz ve halkımız için zifiri karanlıktır.

AK Parti Yargısı

Bu darbe girişimi cumhuriyet tarihi için de bir milat niteliği taşımaktadır. Zira o tarihten sonra AK Parti hükümeti, başta yargı olmak üzere tüm devlet kurumlarından “FETÖ” iddiasıyla kendisine muhalif görüşte olan tüm kesimlere yönelik ciddi bir taarruz başlattı. AK Parti hükümeti, oluşan darbe atmosferi içerisinde ipleri eline geçirebilmek adına “ordu, yargı ve emniyet” üçgeninde yapısal değişikliklere gitti. AK Parti iktidarı, yargı ile alakalı tüm günahları "FETÖ" yargısının üzerine yıkarken, "FETÖ"nün verdiği cezaları AK Parti yargısı onamaya devam ediyor. “FETÖ”nün yuvalandığı Yargıtay 9. Ceza Dairesi kapatıldı. 9. Ceza Dairesi’nin yürüttüğü dosyalar Yargıtay 16. Ceza Dairesi’ne devredildi. Yukarıda belirttiğim Hizb-ut Tahrir davaları kapsamında Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin yaklaşık 500 kişi hakkında vermiş olduğu 1800 yıllık cezayı, görevi devralan Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin onaylamasıyla binlerce Müslüman cezalandırılmış, bir o kadar aile de çocuklarıyla birlikte mağdur edilmiştir.

97 yıl önce İstiklal Mahkemeleri’yle başlayan "Düşman Ceza Hukuku" uygulaması, AK Parti’nin 18 yıllık iktidar geçmişine rağmen, yapılan onlarca değişikliğe, çıkarılan yüzlerce KHK’lere rağmen, aradan geçen bunca süreye rağmen ilk günkü gibi Müslümanlar için hâlen devam ediyor. 28 Şubat, Balyoz, Ergenekon ve darbe sanıkları “siyasetin müdahalesiyle” beraat ederken, bunların sahte delillerle cezaevine attığı mazlumlar, aradan geçen bunca yıla rağmen hâlâ cezaevinde. Yüz binlerce mağdur ise mahkeme kapılarında hak arama ve suçsuzluklarının ispatı için hukuk mücadelesini sürdürüyorlar. Adalet arayışı, Türkiye’de her kesim için değişmeyen bir ihtiyaç. “Hukuk siyasetin köpeğidir” sözü, 97 yıldır cumhuriyet Türkiye’sinde geçerliliğini hâlâ koruyor.

İstiklal Mahkemeleri tarafından çıkarılan “Hiyanet-i Vataniye” kanunu normalde savaştan kaçan askerler için çıkarılmış bir kanun olmasına rağmen her türlü muhalif yapı için kullanıldı. Hilâfet isteyenler, saltanat isteyenler, Kemalizm karşıtı olanlar hep bu yasa çerçevesinde mahkûm edildi. Bugün de bu düşünce çerçevesinde sözde “terörle mücadele” kapsamında Müslümanlar cezalandırılmaya devam edilmekledir.

Sonuç olarak:

Günümüz dünyasında beşerî ideolojiler ve bunların temsil edildiği devletlerde adalet, genellikle “egemenlerin adaleti” şeklinde bir mahiyet arz etmiştir. Hukuklarını oluştururken her ne kadar “ilkeli” ve idealist ifadeler yasa kitaplarına konmuşsa da uygulamada siyasi konjonktürün ya da olağanüstü hâllerin etkisi görülmüştür. Bu sebeple hukukun üstünlüğü ilkesini, diline pelesenk etmiş yargı erkinin, üstünlerin hukukunun bir aracı olduğunu da burada tespit etmek gerekir. Zira Türk yargı tarihi, mahkeme heyetlerinin kulaklarına fısıldanmış ya da sanıklar hakkında başka odalarda kapalı kapılar ardında verilmiş nice kararları sadece bir tasdik makamı gibi onayladıklarına da şahittir. Laik demokratik sistemin Müslümanlar üzerine tatbik edilmesiyle başlayan zulümlerden ne yazık ki hiç ders çıkarılmıyor. Özellikle -laik demokratik sistemin uygulayıcısı- olarak AK Parti iktidarı, zulüm ediyor ve zulmedenlere meylediyor. Hâlbuki Allah Subhânehû ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

[وَلاَ تَرْكَنُواْ إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُواْ فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ] “Zulmedenlere meyletmeyin, yoksa ateş size de dokunur.”[3]

Bugün yeryüzünün hiçbir yerinde Allah’ın hükümleri uygulanmıyor. Yani hak değil, batıl olan laiklik ve demokrasi hâkimdir. Müslümanları adalet ve ihsanla siyaset edecek, aralarında Allah’ın hükümleri ile hükmedecek, Allah yolunda onlarla birlikte omuz omuza cihat edecek, bu dünyada izzet, ahirette de kurtuluşa eriştirecek Râşidî Hilâfet Devleti olsa bu zulümler yaşanır mı?  Allah Subhânehû ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

[وَاَنْزَلْـنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ الْكِتَابِ وَمُهَيْمِناً عَلَيْهِ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَٓاءَهُمْ عَمَّا جَٓاءَكَ مِنَ الْحَقِّۜ لِكُلٍّ جَعَلْنَا مِنْكُمْ شِرْعَةً وَمِنْهَاجاًۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَجَعَلَكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةً وَلٰكِنْ لِيَبْلُوَكُمْ ف۪ي مَٓا اٰتٰيكُمْ فَاسْتَبِقُوا الْخَيْرَاتِۜ اِلَى اللّٰهِ مَرْجِعُكُمْ جَم۪يعاً فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ ف۪يهِ تَخْتَلِفُونَۙ] “(Rasulüm!) Sana da kendisinden önceki kitapları tasdik edici ve onları koruyucu olarak bu kitabı hak ile indirdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Sana gelen bu gerçeği bırakıp da onların isteklerine uyma. Her birinize bir şeriat ve bir yol, yöntem verdik. Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat size verdikleriyle sizi denemek istedi. Öyleyse hayırlı işlerde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Allah size hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri haber verecektir.”[4]



[1] Nisa Suresi 135

[2] Maide Suresi 8

[3] Hud Suresi 113

[4] Maide Suresi 48


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz