100’E ÜÇ KALA BİR YÖNETİM ŞEKLİ OLARAK “CUMHURİYET”

Serdar Yılmaz

Türkiye’de ne zaman Hilâfet tartışmaları yaşansa iktidar sahipleri her dönemde cumhuriyete bağlılıklarını ifade eden hamaset yüklü konuşmalar yaparlar. Bu durum cumhuriyetin kurulduğu ilk günlerden itibaren hep böyle olagelmiştir. En son geçtiğimiz temmuz sonu ve ağustos başlarında yine Hilâfet tartışmaları gündemi belirleyince, İktidar Sözcüsü hükümet adına açıklama yapmış ve cumhuriyete bağlılıklarını şu cümlelerle ifade etmişti: “Türkiye Cumhuriyeti, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir. Bu nitelikleriyle Cumhuriyetimiz hepimizin ortak çatısıdır. Ülkemizin siyasal rejimi büyük sosyal ve siyasal tecrübelerden geçmiş ve geleceğe yürümektedir. Türkiye’nin siyasal rejimiyle ilgili siyasal kamplaşma üretmek yanlıştır. Cumhuriyetimiz tüm nitelikleriyle gözbebeğimizdir.”

Aslında bu açıklamalar hepimiz için alışık olduğumuz ve garipsemediğimiz açıklamalardır. Birileri tarafından İslâmcı(!) bir parti olarak görülse de AK Parti de diğer tüm partiler gibi cumhuriyetin partilerinden birisidir. Ortaya koymuş olduğu 2023 vizyonu da, cumhuriyetin 100. yılında daha bir perçinleşmiş, halka kabul ettirilmiş ve asla geri dönüşün düşünülmediği bir cumhuriyet hedefidir. Durum böyle olunca cumhuriyetin onlar için gözbebeği olması çok da yadırganmamaktadır.

Peki, birilerinin gözbebeği olan, kimileri için fazilet olan ve 100. yılında daha bir kökleşeceği düşünülen cumhuriyet nedir? Birilerinin iddia ettiği gibi bu halkın tarihî geçmişinden ve kendi değerlerinden mi çıkmıştır yoksa bu halka zorla ve türlü entrikalarla benimsetilmeye mi çalışılmıştır?

Cumhuriyet ve Menşei:

Cumhuriyet; Arapça “cumhur” kelimesinin sahiplik eki ile birleştirilerek oluşturulmuş Osmanlıca bir kelimedir. “Cumhur” kelimesi ise “bir araya toplanma, cemiyet, topluluk, halk ve kamu” gibi anlamlara gelir. Bu anlamlarıyla “cumhuriyet” kelimesi, Latince “respublica”, Fransızca “république” kelimesinin Osmanlı Türkçesi çevirisi ve karşılığı olarak benimsenmiştir. Latince “respublica” ise, “halka ait, kamuya ait olan” anlamındadır. Bu hâliyle de “monarşi ve oligarşiye karşı, devlet başkanının halk tarafından seçildiği ve halk iradesince meşrulaştırıldığı devlet şekli” anlamında kullanılmıştır.

Bir yönetim biçimi olarak cumhuriyet aslında, kapitalist ideolojinin esası olan laiklik ve demokrasi ile bağlantılı bir yönetim şekli ve biçimi olmaktan başka bir şey değildir. Kapitalizmin esası olan dini hayattan ayırma prensibinden çıkmıştır. Kapitalizmin üzerinde yükseldiği temel inanç da bu ilkedir.

Zira Avrupa ve Rusya’da kral ve imparatorlar ile düşünürler ve bilim adamları arasında ortaya çıkan mücadelenin kaynaklandığı esnek orta çözüm inancının ifadesi de yine bu prensiptir. Çünkü kral ve imparatorlar dini, halkı sömürmek, halka zulmetmek, kanlarını emmek için bir araç olarak kullanıyorlardı. Bu yaptıklarının dayanakları ise “yeryüzünde Allah’ın vekili” oldukları iddiasıydı. Bu idareciler aynı amaç doğrultusunda din adamlarını da kullanmakta idi. Bu arada halk ile idareciler arasında büyük bir mücadele başlayarak birtakım düşünürlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur ki, bunlardan bir kısmı, dinin varlığını kayıtsız şartsız kabul etmekle birlikte hayatla ve buna bağlı olarak da devlet ve yönetimle bir ilgisinin olmadığını ileri sürüyorlardı.

Nihayet bu mücadele, ortak bir çözüme ulaşılarak ortadan kalkmış oldu ki, bu çözüm de dinin hayattan uzaklaştırılması düşüncesi idi. Bu da dinin doğal olarak devletten uzaklaştırılması sonucunu doğurdu. Kapitalizmin üzerinde yükselmiş olduğu temel ilke ve cumhuriyet ile demokrasinin kaynağı olan fikrî temel işte budur.

Bu temel ilke, dini ve kiliseyi hayattan ve devletten ayırıp bu bağlamda, kurumlar oluşturmak, yasalar çıkartmak, gerekli yetki ve otoritelerle donatılmış idarecileri başa geçirmek amacıyla halkın kendisini yönetmesi durumunun kaçınılmaz bir sonuç olarak ortaya çıkmasına sebep oldu. Böylece egemenliğin halka ait olduğu ve bütün kuvvetlerin kaynağının halk olduğu düşüncesi tüm Batılı ülkelere hâkim olan iki temel düşünce hâline geldi.

Bu iki düşünce, ilahi adalet düşüncesini bütünüyle ortadan kaldırıp yasama ve egemenliği halka vermek üzere gelmiştir. Zira halk; egemen olandır; bir başkasının tasarrufu altında bir köle değildir, kendi kendinin efendisidir. Bu nedenle halk, kendi iradesini bizzat kullanmalıdır. Buna bağlı olarak, dilediği hukuk sistemini yasalaştırmak, dilediğini yürürlükten kaldırmak onun hakkıdır. Halk mutlak egemenlik sahibidir. Bizzat ortaya koyduğu yasaları uygulama hakkı da onundur. Bu bakımdan, dilediği idareciyi seçer, arzu etmiş olduğu yasaları uygulamak üzere hâkimler tayin eder. İdareciler de yetkilerini sadece halktan alırlar. Batı’da kral ve idarecilere karşı girişilen devrimlerin başarı sağlayıp ilahi adalet düşüncesinin yenilgiye uğraması sonucu “Egemenlik halkındır” ve “Bütün yetkilerin kaynağı halktır” düşüncesi oluştu. İşte laik, demokratik cumhuriyet sisteminin oluştuğu esas düşünce, bu iki düşüncedir. Yani halk, egemenlik sahibi olmakla kanun koyucu; bütün yetkilerin kaynağı olmakla da bizzat uygulayıcı durumuna gelmiş oldu.

Peki, gerçekte söz sahibi olan halk mı olmuştur? Yasaları yapan, yöneticileri seçen velhasıl devletin ve yöneticilerin meşruiyetini belirleyen halk mıdır? Tabii ki hayır! Bu büyük bir yalan ve aldatmacadan başka bir şey değildir! Asıl itibariyle tüm Batılı cumhuriyet yönetimlerinde söz sahibi olan ve yetkileri kullanan sadece kapitalist sermaye sahiplerinden başkası değildir. Bu, dün de bugün de böyledir. Zaten laiklik, demokrasi, hürriyetler düşüncesi ve cumhuriyet gibi kavramların ilk olarak kullanılması ve yaygınlaştırılması dahi sanayi devrimi öncesi ve sonrasında sermaye sahibi burjuvanın, aristokratlar ve soylulara karşı kullandığı ve sermayeleri ile destekledikleri söylemlerden başka bir şey değildir. Zira şehirlerde toplanmış ve yaptıkları üretim ve ticaret faaliyetleri ile zenginleşmiş sermaye sahibi burjuva, bütün güç ve sermayelerine rağmen bir türlü aradıkları değeri ve kıymeti göremiyorlardı. Soylular ve aristokratların yanında her zaman için dünün işçileri ve köylüleriydiler. Yaptıkları ticari ve üretim faaliyetleri ile servetlerine servet katmış olsalar da onlar hâlâ sözde hak ettikleri değeri ve ilgiyi görmüyorlardı. İşte bu durum onların soyluluk, asalet ve değerin aristokratlara, monarklara ve din adamlarına ait olması düşüncesine savaş açmalarına sebep olmuştur.

İlk kapitalistler olan burjuvazinin, önündeki engelleri yıkma mücadelesinde düşünsel alandaki destekçisi “Aydınlanma Felsefesi” olmuştu. İktidara, devlete, yönetim biçimine, hukuka, insan haklarına vs. dair tartışmalar ve fikirler derinleşirken, bu dönemin felsefesi de sermaye sahibi burjuvazinin sesi oluyor, her alanda kapitalizmin önünü açmaya hizmet ediyordu. Tabii ki sermaye desteği ilk dönem kapitalistlerce karşılanarak! Böylece o zamana dek kabul gören her türlü kutsiyete savaş açılırken, geriye tek kutsal olarak sermaye kalıyordu. Kapitalistler de bu durumu gizlemek için halk, “halkın egemenliği” ve “halkın yönetimi” gibi yaldızlı sözlerin arkasına sığınıyordu.

Günümüzde de değişen bir şey yoktur. Amerika ve İngiltere gibi en köklü demokratik ülkelerde dahi devlet başkanı ve parlamento üyeleri, büyük iş adamları ile sermayedarlardan oluşan Kapitalistlerin iradelerini temsil etmektedir. Halk çoğunluğunun iradesi ise hiçe sayılmaktadır. Parlamentoya seçilen üyeler, kapitalistlerin menfaatlerini gerçekleştirmek üzere görev yaparlar. Tüm seçilenlerin, seçim masraflarını karşılayanlar da kapitalistlerdir. Bu yolla devlet başkanı ve parlamenterlere tahakküm edebilmektedirler. Bu durum Amerika’da bilinen bir gerçektir.

İngiltere’de ise ülkeyi muhafazakârlar yönetmektedir. Muhafazakâr parti de büyük işadamı ve sermayedarlardan oluşan kapitalistleri temsil etmektedir. İşçi partisinin fonksiyonu ise muhafazakârların yönetimden uzaklaştırılması gereken durumlarda söz konusu olmaktadır. Bu nedenle Amerika ve İngiltere’de idareci ve parlamento üyeleri ancak kapitalizmin temsilcileri durumunda olup ne halkın iradesini ne de çoğunluk iradesini temsil etmektedirler.

Bundan dolayı “Çoğulcu demokrasi ve Cumhuriyet ile yönetilen ülkelerde parlamentolar çoğunluğunun görüşünü temsil eder” sözü yalan ve aldatmacadan başka bir şey değildir. Aynı şekilde, “idarecilerin halk çoğunluğu tarafından seçildiği ve bütün güçlerini halktan aldıkları” sözü de bir yalan ve aldatmacadır.    

Gelelim “gözbebeğimiz” denilen cumhuriyetin Türkiye serüvenine; kelime olarak “halka ve çoğunluğa ait olan” anlamına gelse de Türkiye’de yönetim biçimi olarak kabul edilmesi ve ilanı ne halkın ne de çoğunluğun haberi olmaksızın, küçük bir azınlığın tahakkümü ile gerçekleşmiştir. Hem halkın hem de meclis ve paşaların çoğunluğu karşı olmasına rağmen İngilizlerin desteğini arkasına alan M. Kemal’in baskı ve ayak oyunları sayesinde ilan edilebilmiştir. Gelin Cumhuriyetin ilanına giden süreci şöyle bir hatırlayalım…

Malum, 20 Kasım 1922’de başlayan Lozan Konferansı’nda Osmanlı Devleti namına yalnız Ankara heyeti hazır bulunuyordu. Bu heyet, Birinci Dünya Savaşı’nda yenik olan Osmanlı Devleti’nin temsilcisi sayıldı. İngiliz heyetine ise Hariciye Vekili Curzon başkanlık ediyordu. Konferansın yapılması esnasında İngiliz heyeti başkanı Curzon, Türklere bağımsızlık verilebilmesi için dört şart ileri sürdü. Bu şartlar şunlardı:

1- Hilâfet tam manasıyla ilga edilecek.

2- Halife hudut dışına sürülecek.

3- Mallarına el konulacak.

4- Devletin laikliğe dayandığı ilan edilecek.

Konferansın neticeye varabilmesi bu dört şarta bağlandı. Bunun için konferans 4 Şubat 1923’te hiçbir netice elde edemeden dağıldı. İsmet Paşa Türkiye’ye döndü. Mustafa Kemal Eskişehir’e koşup konferansta cereyan eden hadiseleri ondan öğrendi. Onunla beraber Ankara’ya döndü. Ankara İstasyonu’nda ikisi de Başvekil Rauf Bey’in ve Ankara mebuslarının karşılamaya gelmediklerini gördüler. Mustafa Kemal buna çok sinirlendi ve Rauf Bey’i çağırıp maksadını açıklamasını istedi. O da İsmet Paşa’yı bakanlarla istişare etmeden konferansa gönderdiğini ve yine Eskişehir’e istişare etmeden karşılamaya gittiğini, bu hareketlerin anayasaya aykırı olduğunu söyledi ve başvekillikten/başbakanlıktan da istifa etti.

Millî Meclis barış görüşmelerini tartışmak için toplandığında Meclis, Rauf Bey’den taraf oldu ve onu destekledi. Çoğunluk Mustafa Kemal’e karşıydı. Mebuslar sonra İsmet Paşa’ya hücum edip onu Curzon ile yapılan görüşmelerde ahmakça hareket etmekle itham ettiler. Onun meclisten onay alınmadan gönderilmesini tenkit ettiler. Sonra onun uzaklaştırılıp yerine görüşme yapacak birisinin Lozan’a gönderilmesini sağlamaya karar verdiler. Mustafa Kemal’in aklı başından gitti. Rauf Bey’i tehdit etmeye, mebusları Rauf Bey’e karşı kışkırtmaya başladı. Nihayet İsmet Paşa’nın uzaklaştırılmasına dair kararı suya düşürdü. Zira İsmet Paşa onun sır arkadaşı, İngilizlerle olan münasebetlerinde güvendiği ve kendisine tartışmaksızın itaat eden biri ve elçisi idi. Başkasını göndermek Mustafa Kemal’in bütün planlarını suya düşürüp onun sonunu getirmekti. Bunun için İsmet Paşa’nın uzaklaştırılıp yerine başkasının gönderilmesine, ölümü göze alarak engel oldu.

Bundan sonra ise kendisine karşı olan Millî Meclis’e karşı hileler düşünmeye başladı. Zira cumhuriyeti ilan etmek ve Hilâfet’in tam olarak ilgasını sağlamak için Millî Meclis’ten karar alması gerekiyordu. Millî Meclis’in çoğunluğu, aleyhine olunca projelerini tatbik etmesi ve onları harekete geçirmesi mümkün olmuyordu. M. Kemal öncelikle kendisine yakın olan kimselerle anlaşıp siyasi bir kriz çıkarma ve hükümet kurma girişimlerini baltalama hamlesini yaptı. Ardından 28 Ekim 1923’te bazı yakın arkadaşları ile akşam yemeğinde toplanarak şöyle seslendi: “Bu başıbozukluğa son vermenin zamanı geldi. Yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz. Bütün bu sorunlardan kurtuluş yolu budur. Fethi, yarın mecliste işleri çıkmaza sokup, azaları elinden geldiği kadar birbirine düşürmek senin vazifen.” Bu sırada Kemaleddin’e; “Sen de meclisi bu güç durumdan kurtarmak için benim işi ele almamı teklif edeceksin.” dedi.

Tertip başarılı olunca 29 Ekim 1923 günü Mustafa Kemal, kürsüye gelerek bir konuşma yaptı. Türkiye’nin cumhuriyet olmasını ilan etti ve şöyle dedi: “İçinde bulunduğumuz krizin kaynağı geçici değil, aksine hükûmet nizamımızın esasındaki bir hatadan meydana geliyor. Meclis hem yasama hem de yürütme kuvvetini elinde tutuyor. İçinizden her mebusun hükûmete ait bir kararın çıkışına iştiraki gerekiyor. Devletin her türlü işine ve bir bakanın kararına parmağını sokuyor. Efendiler! Bu gibi durumlarda hiçbir bakan vazifeyi ve onun mesuliyetini kabul etmez. Anlamanız gerekir ki böyle esaslar üzerine bir hükûmet değil, curcuna olur. Bu düzeni değiştirmeniz gerekiyor. Bunun için de Türkiye’nin seçimle iş başına gelen bir cumhurbaşkanının idaresi altında cumhuriyet olmasına karar veriyorum.”

İşte “gözbebekleri” olan cumhuriyetin kuruluşu ve ilanı bu şekilde gerçekleşmiştir. Her yıl büyük şaşaalarla kutlanılan 29 Ekim 1923, böyle bir gündür. Cumhuriyetle ilgili görüşmelere Meclisin yarısı katılmamıştır. Resmî Tarih yazarlarından Yılmaz Öztuna bu durumu şöyle ifade eder: “Vekillerinin yarısının oturuma katılmamaları için haber gönderilmesinin dışında Meclise gelmemeleri için evlerinin önüne polis dikildi.” Yine hem vekil hem de ordu komutanı olan ve cumhuriyetin ilan edildiği günlerde Trabzon’da olan Karabekir Paşa cumhuriyetin ilanı ile ilgili şunları anlatmaktadır: “30 Ekim sabahı telefonla Bahriye müfrezesi komutanı bana şunu sordu: şimdi Ankara’dan 29 Ekim tarihli açık bir telgraf geldi. Cumhuriyet ilan edildiğinden yüz pare top atın diyor, ne emir buyurursunuz? Bende Vali ile görüşüp size emir veririm, dedim ve hemen Vali’yi aradım. Vali de kendisinin haberi olmadığını bildirdi. Askerî makamların da hiçbir şeyden haberi yoktu.” Görüldüğü gibi “çoğunluğun” ve “halkın yönetimi” denilen cumhuriyet, hiç kimsenin haberi ve desteği olmadan ilan edilmişti.

Tabii bu durum kamuoyunun bir anda M. Kemal’in aleyhinde oluşmasına sebep oldu. Çünkü hiç kimse cumhuriyetin ilanını istemiyor, aksine buna karşı çıkıyordu. M. Kemal halk desteğini de kaybetmeye başlamıştı. İşte bu anda İngilizlerin, zor durumda kalan M. Kemal’e hem silah hem de kamuoyu desteği geldi. İğrenç plan şöyle işledi: Bir İngiliz ajanı olan ve İngilizlerin desteği ile Hintli Müslümanların liderliğine getirilen İsmaililer Başkanı Ağa Han ve Emir Ali, Hint Müslümanları namına, Müslümanların Halifesi olan Osmanlı Halifesi makamına hürmet etmek için bir mektup gönderdiler. Bu mektup daha yerine ulaşmadan gazetelerde yayınlandı. Ağa Han’ın bir İngiliz ajanı olduğunu herkes biliyordu. Zira o; İngiltere’de yaşıyor, İngiliz meydanlarında at koşturuyor, İngiliz sefirlerinin ve siyasilerinin meclislerinde geziyordu. Bu mektubu fırsat gören M. Kemal, kamuoyunu kendi lehine çevirmek ve Hilâfet aleyhine kullanmak için bu mektubu kullandı. İşte günümüzde dahi ne zaman Hilâfet tartışılsa bir kısım insanların kullandığı, “Hilâfet’in İngiliz projesi olduğu” safsatası buradan kaynaklanmaktadır. Bundan sonra M. Kemal meclisin duygularını körüklemeye başladı. Hitabeti güçlü mebuslar, din adamları ve o dönemin medyası Hilâfet’e karşı şiddetle hücuma geçtiler. Bundan sonra cumhuriyeti korumak için Hilâfet ve Sultan lehine her hareketi ihanet kabul eden bir kanun çıkardılar ve bu kanuna karşı gelenlere de ölüm cezası vermeye başladılar.

 İşte Batı’da ortaya çıkmış, kapitalist ideolojinin yönetim biçimi olan, Müslümanların değerleri ve ölçüleri ile uzaktan yakından bir ilgisi olmayan ve tamamen bir küfür yönetimi olan cumhuriyetin Türkiye’de kuruluşu ve ilanının hikayesi budur. Maalesef ne ortaya çıkışında ne yayılmasında ne de Türkiye’de uygulanmasında hiçbir erdem, ahlak, değer ve fazilet olmayan bu yönetim biçimi, Türkiye halkına bir fazilet olarak yutturulmaya çalışılmıştır.

Gerçek şu ki; insanlığın karşı karşıya kaldığı en çetin belalardan birisi kapitalizm ideolojisi ve onun temel fikirleri ile demokrasi ve cumhuriyet görüşleridir. Tatbik edildiği tüm toplumlarda ortaya çıkardığı zulümleri, yozlaşmayı ve felaketleri görmeyip sadece yöneticilerin seçimle belirlenmesini göstererek cumhuriyeti sahiplenmek en hafif tabirle akıl tutulması ve ahmaklıktır. Müslümanların yaşadığı bir toplumda, bir küfür sistemi olan cumhuriyeti ve demokrasiyi savunmak ise apaçık bir ihanettir. Zira cumhuriyet ne İslâm’dandır ne fazilettir ne de seçimdir. O, İslâm’ı hayattan ve devletten tamamen uzaklaştırmak, dini sadece camilere ve ferdî hayata hasretmek ve sömürgeci kâfirlerin ve kapitalistlerin menfaatine çıkarılan beşerî kanunlarla hükmetmektir. Yani cumhuriyet seçim değil İslâm’a muhalif bir yönetim biçimidir. Zira insanların kendi yöneticilerini seçmesi ve halifelerin seçim ve biat ile işbaşına gelmesi İslâm’ın yönetime ilişkin esaslarındandır. Yönetimin babadan oğula geçmesi ve saltanat, İslâm’ın metodundan sapma ve uygulamadaki kötü tatbikten ibarettir. Otoritenin tamamen ümmete ait olduğu İslâm’ın yönetim biçimi olan Hilâfet nizamını, tarihteki kötü uygulamaları üzerinden eleştirip, İslâm’a ve Müslümanlara tamamen zıt olan cumhuriyet ve demokrasiyi övmek, tertemiz olanı bırakıp necis olanı almaktan başka bir şey değildir. Biz Müslümanların gözbebeği ise sadece İslâm ve İslâm’a ait olan fikir, hüküm ve görüşlerdir.

أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُوا بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِنْ قَبْلِكَ يُرِيدُونَ أَنْ يَتَحَاكَمُوا إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُوا أَنْ يَكْفُرُوا بِهِ وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَنْ يُضِلَّهُمْ ضَلالا بَعِيدًا “Sana ve senden önce indirilenlere iman ettiklerini iddia edenleri görmüyor musun ki, onlar Tağutun hükmü ile hükmolunmak istiyorlar. Oysa onu inkâr etmekle emrolunmuşlardır. Şeytan da onları uzak bir sapıklığa çekmek istemektedir.”[1]     



[1] Nisa 60


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz