AYASOFYA’NIN İSTİSMARI VE ESASLAR ÜZERİNDEN BAKABİLMEK

Musa Bayoğlu

Bu topraklarda İslâm’ın aleyhine alınan hiçbir karar halk tarafından desteklenmemiş ve halka danışılarak alınmamıştı. Aksine oldu-bitti ile alınan kararlar halkın istek ve iradesine rağmen baskı ve zorbalık ile uygulanmıştı. Ayasofya Türkiyeli Müslümanlar için müzeye çevrildiği ilk günden itibaren sürekli bir simge olmuş “Ayasofya açılsın, zincirler kırılsın, Ayasofya’da iki rekât namaz kılmak” ve sair beklentiler çoğu kez bazı cemaatlerin, gençlik hareketlerinin hedefleri içinde hep yer almıştı. Çoğu Müslüman için Ayasofya’nın açılması ve orada namaz kılmak bir hayal ve hedefti ve bugün gerçek oldu. Bu durum, özelde Türkiyeli genelde ise dünyanın birçok beldesindeki Müslümanları sevince boğdu. Ülke içinden ve yurt dışından yüzbinlerce Müslüman günlerdir Ayasofya’da namaz kılmak için akın akın seferber oldu. Zaten hiçbir Müslüman’ın Ayasofya’nın müzeden camiye çevrilmesine karşı çıkması düşünülemezdi.

Ayasofya bir cami olmaktan öte İslâmi hayatın, mücadelenin, İstanbul’un fethinin sembolüydü. Sultan Fatih, İstanbul’u fethettiğinde Doğu Roma İmparatorluğu’na son vermiş, İslâm’ı tatbik etmenin sembolü olarak Ayasofya’yı camiye çevirmiş ve ilk cuma namazını orada kılmıştı. Ayasofya’yı daha sonra satın alan ve vakfeden Sultan Fatih onu Müslümanların hizmetine sunmuştu. Mustafa Kemal tarafından müzeye çevrilene kadar Müslümanlar için ulu bir mabetti Ayasofya.

İslâm, elbette simge ve sembollere önem verir. İslâm tarihi boyunca Müslümanlar İslâmi sembolleri her zaman korumuş ve uğrunda ciddi bedeller ödenmişlerdir. Bu Müslümanların İslâm’a olan bağlılıklarının bir göstergesidir. Peki, simge ve semboller kadar bu simge ve sembollerin arkasındaki asıl mana ve esasları ne kadar hedef hâline getirebiliyor ve bunun için mücadele edebiliyoruz? Ayasofya fethin sembolü ise; fethin amacı İslâmi bir hayat ve İslâm nizamı için ne yapıyoruz? Ayasofya’nın açılması Müslümanlar için yeterli mi? Yönetim, eğitim, ekonomi, sosyal hayat, hukuk gibi hayatın birçok alanında yaşadığımız sorunlarımızı Ayasofya’nın ibadete açılması çözebilir veya kapatabilir mi? Ayasofya ve diğer semboller kadar İslâmi bir hayatın olmazsa olmaz esaslarını ne kadar konuşuyor, talep ediyoruz? Bu ve benzeri soruları çoğaltmak mümkün. Tek hedefi, tek sorunu Ayasofya olanlar için elbette sorunlar bitmiş olabilir. Ancak hedefleri büyük olanların ulaşacakları daha birçok hedefleri var.

Ayasofya’nın müzeden camiye çevrilmesinin hemen akabinde Hilâfet Türkiye gündemine girdi. Özellikle Gerçek Hayat dergisinin attığı manşet ile Hilâfet tartışmaları sosyal medyaya taşındı ve tartışıldı. Hizb-ut Tahrir’in Hilâfet ile ilgili gündeme etki eden çalışmaları konuyu ulusal medyaya taşıdı ve tüm siyasi partiler bu konuda açıklama yapmak zorunda kaldı. Hilâfet’in tartışılmasını bile hazmedemeyen partiler Kemalizm ve cumhuriyete sadakatlerini göstererek Hilâfet hakkında içlerindeki öfkeyi kustular. Kemalistler, cumhuriyete bağlılıklarını ahlaksız söylemler ve küfürler ile savunurken İslâmi camiada konuşması, Hilâfet’i sahiplenmesi gerekenler maalesef görmezden geldiler. Ancak her şeye rağmen Hilâfet’in Müslümanlar için ne kadar önemli olduğu bir kez daha görüldü.

Hilâfet’in kaldırılması ile İslâmi hayat yasaklanmış ve laik bir sistem kurulmuştu. Bu sistem hayatın her alanında Müslümanların inanç ve nizamlarına aykırı kanunlar yapmış, kararlar almış; zorla, baskı ile bunları uygulamaya çalışmıştı. Her kanun nice zulümlerin yaşanmasına neden olmuş ve halk bunlara karşı çıkarak büyük bedeller ödemişti. İslâm’ı yok etme esası üzere çıkarılan inkılap ve devrim kararları halk nezdinde asla teveccüh görmemiş ve hep tepki ile karşılanmıştı. Allah kelimesinin dahi yasaklandığı, camilerin kapatıldığı, Kur’an okuyanların hapse atıldığı akla hayale gelmeyecek zulümler Cumhuriyet Dönemi’nin zulmü olarak tarihe kazındı. Bütün bunlara rağmen Türkiyeli Müslümanlar asla inançlarından vazgeçmediler. Her türlü zorluğa ve baskıya rağmen İslâm’a bağlı kaldılar. Sisteme karşı hep teyakkuzda oldular. İslâmi bir sistemin varlığını her daim arzuladılar. Fakat Müslümanların İslâmi talepleri özellikle siyasi partiler ve birçok cemaat eliyle hep istismar edildi. 

Hilâfet’in gündeme gelmesi ile bir kez daha bazı kesimler Hilâfet’in mana ve pratiğini alt üst ederek gerçeklere ters düşün bazı nakaratları tekrarladılar. Hilâfet’in istismarına neden olan bu tezat iddiaların başında ise Hilâfet’in Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin şahs-ı manevisinde mündemiç olduğu iddiasıydı. Ne zaman Hilâfet gündeme gelse birileri sürekli İslâm’ın esaslarını belirlediği ve Allah Rasulü ile Râşidî Hilâfet’te uygulandığı şekli ile siyasi yönü olan bir Hilâfet yerine TBMM iradesine bağlı, milli menfaatlere katkı sunacak, vatan ve millet kavramlarına ters düşmeyen, İslâm dünyasında Türkiye’nin itibar ve gücünü artıracak Hilâfet söylemini dillendiriyorlar. Onlara göre TBMM iradesine bağlı bir Hilâfet şer’î açıdan değil vakıa, siyaset, menfaat ve dengeler açısından önemli. Böyle bir Hilâfet Türkiye’nin yönetim şeklini, iktisat, eğitim, hukuk, sosyal hayatı çok fazla etkilemeyecek ve bugünün dünyasına uygun olacak. Bu anlayış her konuda olduğu gibi Hilâfet konusunda da Müslümanların zihinlerindeki bakış açısını ifsat eden, Batı’ya bağımlı, İslâm’ın bakış açısından fersah fersah uzak bir anlayıştır. Bu bakış açısı Müslümanların sisteme bakış açısını değiştiren, sistemle barıştıran, hatta sisteme boyun büktüren, milli duyguları kabartan, Kemalizm’in ve diğer ideolojilerin sempatisini celbeden ve İslâm’ın siyasi yönünü, hayatla bağını koparan bir yaklaşımdır.

Öncelikle belirtmeliyiz ki “Hilâfet TBMM’nin şahs-ı manevisinde mündemiç” sözünden anlaşılması gerekenler çarptırılmaktadır. İlk meclis Hilâfet’in varlığını savunuyor ve karşı çıkanlara karşı ciddi bir tepki gösteriyordu. Bundan çekinen Mustafa Kemal ve çevresi öncelikle 1 Kasım 1922’de Saltanatı kaldırdı. Ankara Hükümeti tüm tedbirleri alarak ve I. Meclis’i ilga edip II. Meclis’teki bazı vekiller ile tehditler ile Hilâfet’i 3 Mart 1924’te kaldırıldı. Hilâfet’i kaldıranlar Hilâfet’in siyasi bir liderlik olduğunu biliyor ve onu kendileri için bir tehdit olarak görüyorlardı. Bu yüzden başta Türkiye Devleti Hilâfet makamının dayanağı denilmiş sonra Hilâfet kaldırılarak, halife hâl edilmiş, tüm Osmanlı hanedanlığı kadın, çoluk-çocuk dahi şafak sökünce ülkeden gönderilmişti. Ne Hilâfet’i kaldıranlar ne de o gün Hilâfet’i savunanlar arasında Hilâfet cumhuriyetin meclisindedir, kaldırılmamış meclise devredilmiştir, hükümet Hilâfet’in görevlerini üstlenmiştir türünden bir şeyler söylememiş ve bu şekilde anlamamıştır.

Zaten Batı hadaratına bağlanmış, İslâm’ı bir nizam olarak yasaklayan bir sistemin meclisi nasıl olur da Allah’ın hükümlerini hayatın her alanına tatbik edecek Hilâfet’i bünyesinden barındırabilir ki? Hilâfet kaldırılmış, halife ve tüm hanedanlık sürgün edilmişken nasıl olur da bu yetki meclise devredilmiş olabilir ki? Meclisin laik, demokrat, cumhuriyet ve tüm beşerî ideoloji ve nizamlardan vazgeçmeden Hilâfet’i ilan etmesi düşünülebilir mi? Bunlar İslâm’ı ve bu sistemi bilen her akıl sahibi için açık gerçekler değil mi? Bu çelişkilere rağmen hâlâ birilerinin, meclisin ilan edeceği Papa misali bir Hilâfet istemesi ise zaten Batı hayranlığının ve Batı’ya benzemenin zirve noktası olan saplantıdır. Hilâfet hakkında azıcık bilgisi olanlar Hilâfet’in, siyasi gücü olan bir sistem olduğunu, papalık gibi ruhani bir yönünün olmadığını bilir. Hâliyle “Hristiyanların papası var bizim de halifemiz olsun!” demek acizlik ve cehalettir. Bizim halifemiz İslâm’ı yeryüzüne tatbik etmek ve ümmetin birliği için olmalıdır. Bu talep diğer dinlerin uygulamalarından dolayı değil bilakis İslâm’ın esaslarından olduğu içindir. Biz ne akide ne de nizam konusunda başka din ve ideolojilere bakarak hareket etmeyiz. Bizim her konuda tek ölçümüz İslâm’ın kaynakları olan Kur’an ve Sünnet’tir.

Cumhuriyet Dönemi’ne baktığımızda büyük zulümlerin akabinde Allah kelimesinin dahi yasaklanması ve tek partili dönem ciddi sıkıntılar ile geçti. Sadece şapkanın kanunla dayatılması örneğinde olduğu gibi âlim ve halktan binlerce insanın idam ve çeşitli cezalar ile zulme maruz kalması Cumhuriyetin İslâm’a ve Müslümanlara bakış açısını gösteren açık bir örnektir. Aslında bunun dışındaki diğer devrim ve inkılaplar aynı şekilde zulmün ve baskının aracı olarak kullanılmıştı. Çok partili sisteme geçiş ve Demokrat Parti’nin ezanın Arapça okunması konusunda aldığı karar ve İngiltere ile Amerika arasındaki çekişmenin bir sonucu olarak idam edilmeleri Müslümanlar nezdinde sistem içi mücadele ile bir şeylerin değiştirilebileceği anlayışını doğurdu. Bundan sonraki süreçte siyasi partiler ve hatta birçok cemaat bu yolu kullanarak bazı kazanımlar elde edebileceklerini, yavaş yavaş sistemi değiştirebileceklerini topluma anlattılar. Müslümanların İslâmi hassasiyetleri hep istismar edildi. Bu şekilde atılan her adım Müslümanların sistemden değil sistemin bazı uygulamalarından rahatsız olmalarına neden olmuş ve her geçen gün Müslümanların hedefleri küçülmüştü.

O dönemde ezanın Arapça okunması Müslümanlar için büyük bir hayaldi ve bu onlar için demokratik bir partiyi desteklemek ve idealize etmek için yeterli oldu. Bundan sonraki süreçte tıpkı ezanın Arapça okunması gibi imam hatiplerin açılması, katsayı zulmünün son bulması, cemaatlerin kurslarına izin verilmesi, başörtüsü yasağının kaldırılması gibi birçok uygulama istismar edilmiş ve bunların düzeltilmesi ile Müslümanların sistemden razı olmaları istenmiştir. Hedefleri, idealleri İslâm’ın insanlığı kurtuluşa çıkaracağı üzerine kurulmuş bazı Müslümanlar bu uygulamalar ile sistemle barıştırılmıştı.

Ayasofya’nın camiye çevrilmesi istismar edilen siyasi bir karar olsa da bu Müslümanları sevindirmiştir. Bu karar Müslümanlara partilerin ve birçok cemaatin korku, endişe ve vakıadan etkilenerek anlattığı “zamanı değil”, “bedeli ağır olur”, “önce diğer camileri dolduralım”, “siyasi konjonktür müsait değil”, “acele etmeyelim” türünden söylemlerin ne kadar içi boş, anlamsız ve yalan olduğunu göstermiş oldu. Yine bu karar Müslümanların İslâm’a bağlılıklarını, İslâmi şiarlara olan ilgisini de göstermiş oldu.

Bu yüzden İslâmi sembol ve bazı uygulamaların serbest bırakılması, Ayasofya’nın camiye çevrilmesi gibi Müslümanların tamamını sevindiren gelişmeler güzel ancak asla yeterli olmayan gelişmelerdir. Çünkü Müslümanların hayata bakışları ve hedefleri bir caminin ibadete açılması, yasak olan bir farzın serbest bırakılması ve İslâm’a uygun bir kanunun çıkarılması değildir. Müslümanların amaç ve hedefleri İslâm’ın hayatta uygulanması ve yeryüzünün tamamına davet ve cihad yoluyla ulaştırılarak zulmün engellenmesidir. Müslümanlar bir haramın ortadan kaldırılmasına, bir farzın ikamesine, bir zulmün son bulmasına elbet sevinmelidir. Ancak bu sevinç onların tek istek ve talepleri değildir. Hayatta İslâm hâkim olana kadar Müslümanlar asla mücadele ve davalarından vaz geçmemelidir. 

Ezanın Arapça okunması, başörtüsü zulmünün kaldırılması ve Ayasofya’nın ibadete açılması gibi güzel gelişmeler Müslümanları sevindirmelidir ancak yaratılış gayelerinden ve İslâm’ın hayata hâkim olması amaçlarından taviz verdirmemelidir. Bunlara Müslümanlar sevinmelidir ancak yaşanan diğer zulümleri bu yapılanlar unutturmamalıdır. Müslümanlar yaşanan sorunlar ile değil bu sorunların sebebi olan sistemle mücadele etmelidir. Amaçları sadece birkaç husus değil hayatın tamamındaki zulümlerin sona ermesi olmalıdır. İslâm hayata hâkim olmadan asla Müslümanlar razı olmamalıdır. Ezan konusu demokrasiye entegre olma meselesi değil, başörtüsü demokratik bir özgürlük meselesi değil, katsayı zulmünün kaldırılması bir partiyi destekleme sebebi değil, Ayasofya’nın açılması diğer zulümlerin örtüsü değildir, olmamalıdır.

Ayasofya’nın İslâmi hükümler ile hükmedilmeden sadece namaz kılmak için açılmasının fetihle, Avrupa’ya kafa tutmakla bir ilgisi olamaz. Yıllarca ellerinde imkân olduğu hâlde Ayasofya’yı açmayan tüm hükümetler bundan mesuldür. Ancak bundan daha büyük mesuliyet ise yönetim, eğitim, ekonomi, ictimai nizam, hukuk gibi tüm alanlarda İslâm’ın uygulanmasıdır. Bunların olmadığı bir yerde zulüm olacaktır ve Müslümanlar bu zulümlerin olduğu zamanda asla bazı şeylere razı olarak yaşananlara karşı sessiz kalamazlar.

Yapılması gereken Lozan Antlaşması’nın imzalandığı gün Ayasofya’da namaz kılmak değil Lozan ve diğer tüm anlaşmaları iptal etmektir. Batı’ya karşı olmak Batı’dan alınan anayasa, kanun ve sistemi reddederek İslâm’ın esaslarına bağlanmaktır. Yapılması gereken başörtüsünü serbest bırakmak değil İslâm’ın bütün emirlerini tatbik etmek ve bütün haramlarını yasalar ile engellemektir. Allah’ın rızasına ulaşmak için Râşidî Hilâfet Devleti’ni ilan etmektir.

Ancak Râşidî Hilâfet Devleti kurulduğunda Kâbe, Mescid-i Nebevî, Mescid-i Aksa, Ayasofya ve tüm mescitler ve mekânlar asıl zincirlerden kurtulmuş olacak. Ancak o zaman insanlık zulümlerden beri olacak, İslâm yeryüzünü yeniden adalet ile dolduracaktır. O zaman yeniden fetihler gerçekleştirilecek, İslâm orduları yeniden Allah Rasulü’nün müjdeleri üzerine fetihleri gerçekleştirecektir.

İslâm’ı yeryüzüne hâkim kılmak demokrat, liberal, Kemalistlere nasip olmayacaktır. Bu ancak sadece İslâm akidesi ve hayata dair tüm nizamlarına bağlananların eliyle olacaktır. Bu ise ancak samimi ve ihlaslı Müslümanların eli ile olacaktır. O gün din yalnız Allah’ın olacak ve İslâm, davet ve cihad yoluyla âleme taşınacaktır. İşte o zaman Müslüman gerçek bir sevinç yaşayacaktır. 

 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz