AYASOFYA AÇILDI MI? AYASOFYA’NIN CAMİYE DÖNÜŞTÜRÜLMESİNİN ŞER’Î YÖNDEN DEĞERLENDİRİLMESİ

Abdullah İmamoğlu

Ayasofya’nın 86 yıl aranın ardından cami statüsüne yeniden kavuşmasıyla Hristiyanlara/kâfirlere ait mabetlerin camiye dönüştürülmesi ya da fethedilen topraklarda kâfirlerin mabetlerinin statüsü konusu yeniden gündeme gelerek tartışılır hâle geldi. Kimileri Fatih Sultan Muhammed’in kiliseyi camiye dönüştürmesinin başlı başına bir zulüm olduğunu söylerken kimileri de bunun şer’î açıdan İslâm’a aykırılığının olmadığını savundu. Dolaysıyla Ayasofya’nın yeniden cami statüsü kazanmasının ardından konuya dair çok şeyler yazıldı, yazılıyor ve söylendi, söyleniyor. Ben de bu makalemde birkaç meseleyi şer’î boyutlarıyla ele alma gayreti içerisinde olacağım.

İslâm’da Fethedilen Toprakların Şer’î Durumu

Fethedilen topraklardaki mabetlerin durumunu değerlendirmede esas niteliğinde olan şu şer’î yöne dikkat çekmek gerekir. İslâm orduları bir yeri fethettiğinde Müslümanların genelinin hakkıyla ilgili olan ve kamu mülkiyetine girmeyen arazi veya bina gibi her mal devlet mülkiyeti sayılır. Arazi, bina ve tesisler gibi devlet mülkiyetleri, ferdî mülkiyete dönüşebilir mallardır. Ancak Müslümanların genelinin hakkıyla ilgili olduğundan devlet mülkiyetinin idaresi, işlerinin yürütülmesi ve tasarrufu halifeye bırakılmıştır. Çünkü Müslümanların genelinin hakkıyla ilgili olan her şeyin tasarrufunda yetki sahibi halifedir. Mademki bu mallar, -halifenin kamu mülkiyetinin aslını fert veya cemaat olarak hiç kimseye temlik etmesi caiz değilken devlet mülkiyetinin aslını ve menfaatini fertlere temlik etmesi caiz olduğundan- kamu mülkiyetinden değildir o hâlde bu mallar devletin mülküdür. Çünkü bunlar üzerinde tasarrufta bulunma yetkisi devlete aittir. Mülkiyetin manası işte budur.

Fethedilen beldedeki devletin sahip olduğu ve fethedilen devletin organlarına, dairelerine, kurumlarına, kamu kuruluşlarına, üniversitelerine, okullarına, hastanelerine, müzelerine, şirketlerine ve fabrikalarına, devletin kendisine, yöneticilerine, liderlerine, savaşta öldürülenlere, savaştan kaçanlara ve Müslümanlardan korkarak savaştan kaçan halka ait olan tüm saray veya bina ve çatıların hepsi, Müslümanlara ait bir ganimet ve fey olup Beytü’l-Mâl’ın hakkı ve devletin mülkü sayılır.

İslâm’a göre savaş yoluyla fethedilen beldelerdeki topraklar haraç arazileridir. Haraç arazilerinin tümü devlete ait olur, devlet mülkiyetinden sayılır ve üzerlerine haraç konur. Yine haraç topraklarındaki fabrika, okul, hastane, cami vb. tüm binalar da devlet mülkiyeti sayılır. Devlet mülkiyetinin tasarruf hakkı halifeye yani devlet başkanına aittir.

Fethedilen Topraklardaki Küfür Mabetlerinin Mescide Çevrilmesinin Şer’î Yönü

Ne zaman Ayasofya konusu gündem olsa Fatih Sultan Muhammed Han “Dinde zorlamaya gitmiştir.” gibi asılsız itham ve iftiralara maruz kalmaktadır. En azından bu ithamlara cevap olması bakımından konuya ilişkin esası ortaya koymak faydalı olacaktır. Kur’anî ilkeden hareketle; kâfirler, Allahu Teâla’nın [لَٓا اِكْرَاهَ فِي الدّ۪ينِ] “Dinde zorlama yoktur.” ayeti gereği İslâm dinine girmeye zorlanmazlar. Cizye vermek kaydıyla kendi küfür inançlarında kalıp İslâm topraklarında güven ve huzur içerisinde yaşayabilirler. Genel hayatta İslâm’ın hükümlerine boyun eğmek zorunda olan kâfirler özel hayatlarında kendi inançlarına göre yaşama hakkına sahiptirler. İslâm’ın müsaade ettiği ölçüde (genel hayatın dışındaki özel hayatlarında) kendi inançları çerçevesinde evlenip yine inançlarına göre boşanabilirler. Sultan Fatih bu Kur’anî ilkenin yani prensibin dışına asla çıkmamıştır. Hatta kendi ibadetlerini yerine getirebilmelerine birçok kilisenin varlığına izin vererek olanak sağlamıştır.

Fethedilen topraklardaki kâfir mabetlerin camiye dönüştürülmesi konusunda âlimlerin farklı görüşleri söz konusudur. Âlimlerin bu konudaki yaklaşımlarını ve iddialarını ortaya koymadan önce âlimlerin ittifak sağladığı bir konuyu paylaşmak yerinde olacaktır. Âlimler kilise ya da havranın camiye dönüştürülmesinde ihtilaf etmişler ancak yeni kiliselerin inşası ya da var olan kiliselerin imarının haram oluşunda ittifak sağlamışlardır. Şöyle ki İslâm orduları tarafından yani İslâm Devleti tarafından fethedilen topraklara kilise, havra veya ibadet etmeleri için herhangi bir toplanma yeri inşa etmek caiz değildir. Zira Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem [لا تُبْنَى كَنِيسَةٌ فِي دَارِ الإْسْلاَمِ، وَلاَ يُجَدَّدُ مَا خَرِبَ مِنْهَا] “Dar-ı İslâm'da kilise yapılmaz, harap olanlar ise yenilenmez.” buyurmuştur. Çünkü bu belde artık Müslümanlara ait mülk olmaktadır ve ibadethane özelliği taşıyan yapıların inşa edilmesine izin verilmez.

Öncelikle şunu ifade etmiş olalım; İslâm ordularının fethettiği topraklarda bulunan ibadethanelerle ilgili meselede âlimler farklı görüşler ortaya koymuşlardır. Örneğin Malikiler der ki: “Yıkılması gerekmez. Bu aynı zamanda Hanbelilerde de var olan bir görüştür. Çünkü Sahabe (Allah onlardan razı olsun) birçok yeri güç kullanmak suretiyle fethetmişler fakat onların kiliselerini yıkmamışlardır.”

Müslümanların silah/güç kullanmak suretiyle fethetmiş oldukları topraklarda kiliselerin ve havraların varlığı/varlığını sürdürmesi bu görüşün sıhhatini destekleyen delillerdendir. Nitekim Ömer b. Abdülaziz âmiline yazdığı mektupta herhangi bir kiliseyi, havrayı ya da ateş yanan bir evi yıkmamasını emretmiştir.

Şafiîlere göre bu husustaki en sahih görüş -ki bu aynı zamanda Hanbelilerde de var olan bir görüştür- yıkılması gerekir. Var olan herhangi bir kiliseni varlığı kabul edilmez. Çünkü orası, tıpkı Müslümanlar tarafından sıfırdan inşa edilen bir şehir gibi Müslümanlara ait bir mülktür ve orada kilisenin/kâfirlerin mabetlerinin bulunması caiz değildir.

Bu noktada belki akıllara ibadethanelerin kâfirlerin ellerinde kalması hususunda imamın zimmilerle akit yapması caiz olup olmadığı sorusu da gelmiş olabilir. Bu konu dört mezhep imamları nezdinde bilinen ihtilaflı bir konudur. Onlardan bir kısmı “İbadet mekanlarının onların elinde bırakılmasının caiz değildir. Çünkü böyle bir işlemin Müslümanların mülklerinin ellerinden çıkartılması ve daha önceden yapılan bir sözleşme olmadığı hâlde onların küfürlerinin ikrar edilmesi demektir.” demişleridir.

Bir kısmı ise şöyle demiştir: “Maslahatın gerektirmesi hâlinde bunu kabul etmek caizdir. Tıpkı Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Hayber’de ve Râşid Halifelerin uygulamalarında kabul ettikleri gibi...”

Bir başka grup ise kiliselerin hükmü diğer gayrimenkullerin hükmünden farklıdır demiştir. “İmam Malik ve İmam Ahmed’den meşhur bir rivayete göre onların ellerinde bırakılması gerekir.” derken bazıları ise “Maslahata bağlı olarak imam iki husus arasında tercih yapabilir.” demişlerdir.

Bu konuya ilişkin sonuç olarak şunları söyleyebiliriz:

İslâm ordularının güç kullanmak suretiyle fethettikleri topraklardaki kiliselerin maslahatın gerektirmesi hâlinde Müslümanlar tarafından onlardan yani kâfirlerin ellerinden çekip alınması caizdir. Nitekim Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Ashabı, kendilerine bırakılanlardan bir kısmını onlardan geri almışlardır. Velid b. Abdülmelik’in Hilâfet’i Dönemi’nde Müslümanlar, Şam’ın dışında fetih yoluyla ele geçirilen topraklardaki kiliselerin bir kısmının Hristiyanlardan geri alınması talebinde bulunmuşlar ve belde içinde bulunan kiliselerin verilmesi hususunda onlarla anlaşma yapılmıştır. Râşid Halifelerden Ömer b. Abdülaziz ve zamanındaki ilim ehli de bunu kabul etmiştir.

Bir başka yönüyle devam edecek olursak yukarıda da kısmen ifade etmiştim; devlet mülkiyetine giren malları devlet isterse satabilir, isterse bağışlayabilir. Başka ve daha anlaşılır bir ifadeyle bu topraklar ve üzerindekilerde tasarruf hakkı tamamen devlete/devlet başkanına aittir. Mabetler o anki duruma göre yıkılabilir, mescide çevrilir ya da gayrimüslimlerin ibadetlerini yapabilmeleri için kendilerine bırakılabilir. Bu hususta yetki halifenin/yöneticinindir. Devlet kendine ait olan bina, okul, mabet vb. gibi yerleri ihtiyaca göre değerlendirir. Örneğin Fatih Sultan Muhammed İstanbul’da bulunan hangi kiliseyi yıktırmıştır? Ama onlarca kiliseyi ibadet etmeleri için kendilerine terk ederken, Ayasofya’yı camiye çevirmiştir. İstanbul’da ihtiyaca göre daha sonraki zamanlarda da 12 ya da başka rivayetlere göre 13 farklı kilise yine aynı şekilde başka bölgelerde de kâfir mabetleri camiye çevrilmiştir. Birkaç tanesini eski isimleriyle birlikte en azından örneklik teşkil etmesi bakımından burada paylaşmak istiyorum:

-  Eski İmaret Camii: Pantepoptes Manastır Kilisesi adıyla Komnenos Hanedanı’nın kurucusu Aleksios Komnena tarafından 1081-1087 yılları arasında inşa ettirilen bu yapı İstanbul’un Zeyrek semtinde bulunmaktadır. Fatih Sultan Muhammed Dönemi’nde medrese olarak kullanılan Zeyrek Camii'nin imarethanesi olarak kullanılmış, daha sonra Fatih medreseleri yapılınca cami olmuştur.

-  Zeyrek Camii: İstanbul’un Zeyrek semtinde bulunan bu yapı 1118 ve 1124 tarihleri arasında imparator II. Yannis Komnenos’un eşi Irene tarafından inşa ettirilmiştir. Pantokrator Manastır Kilisesi adı verilen bu yapı İstanbul’un fethinden sonra medrese olarak kullanılmış daha sonra Fatih Külliyesi'yle birlikte yeni medreselerin yapımı tamamlanınca camiye çevrilmiştir.

-  Fethiye Camii: Bizans Dönemi'ndeki adı Pammakaristos Manastırı olan yapı İstanbul'un Çarşamba semtinde bulunmaktadır. 13. yüzyılın sonlarında Bizans'ın önde gelenlerinden Mihail Glabas Tarkaniotes tarafından inşa ettirilmiştir. İstanbul'un fethinden sonra 1454 yılında patrikhane olarak kullanılmış, 1601 yılında İran Savaşları'yla Gürcistan ve Azerbaycan’ın fethedilmesiyle, fethin hatırası olarak camiye dönüştürülmüştür.

Sadece İstanbul’da değil farklı bölgelerde de aynı şekilde uygulamalar söz konusudur. Örneğin:

-  Trabzon/Ortahisar Fatih Camii: Yapı Altın Başlı Meryem Kilisesi Chrysokephalos olarak adlandırılmıştır. Kuruluşu 914 yılına kadar inmektedir. Bu yapının manastır içerisinde bazilika planlı olarak yapıldığı sanılmaktadır.

-  Kars/Kümbet Camii: Kars’ta Ermeni kilisesi olarak 10. yüzyılda yapılmış, ilk olarak 1064 yılında camiye çevrilmiştir. 1964’te müze hâline getirilen bina 1993’te yeniden cami olmuştur.[1]

Görüldüğü üzere kâfirlere zimmi ahkamının kendilerine tanıdığı haklardan hareketle ibadetlerini yerine getirebilmeleri için birçok kilisenin varlığına izin verilerek olanak sağlamıştır.

Ayasofya’nın 1453’te Camiye Çevrilmesinin Şer’î Analizi

Fatih, Ayasofya’yı şahsi servetinden satın almış ve tarihçilerin belgeledikleri vakıfname şartlarına göre daha sonra vakıf hâline getirerek kıyamete kadar böyle kalmasını sağlamıştır. Çünkü İslâm’a göre vakfedilen bir şey kıyamete kadar ferdî ve devlet mülkiyetine dönüştürülemez.

Sözlükte “durmak; durdurmak, alıkoymak” anlamındaki vakıf (vakf) kelimesi terim olarak “bir malın mâliki tarafından dinî, içtimaî ve hayrî bir gayeye ebediyen tahsisi” şeklinde özetlenebilecek hukuki bir işlemle kurulan ve İslâm medeniyetinin önemli unsurlarından birini teşkil eden hayır müessesesini ifade eder. Ebu Yusuf ve İmam Muhammed vakfı, “menfaati insanlara ait olmak üzere mülk bir aynı Allah’ın mülkü olarak, temlik ve temellükten ebediyen alıkoymak” şeklinde tanımlar. İşte Fatih de Ayasofya’yı satın aldıktan sonra vakfetmiştir.

Ayasofya Camii’nin Fatih tarafından cami olarak vakfedildiğini ortaya koyan birçok belgenin varlığından söz ediliyor. Bunu dile getirenlerden bir tanesi Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürü Yusuf Beyazıt’tır. Beyazıt konuya ilişkin şunları paylaşmıştı: “Ayasofya’nın, Fatih Sultan Muhammed Vakfı’na ait olduğuna dair orijinal tapusunu bulduk. Tapuda mal varlığı kaydı, ‘Ebu’l-Fetih Sultan Muhammed’ adına görülüyor.”

Osmanlı Arşivleri Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Budakise şunları söyledi: “Çok açık bir belge var. Üzerinde Fatih Sultan Muhammed’in adının yer alması, bu mülkün onun adına kurulan vakfa ait olduğunun kanıtıdır. Bu mülkün Fatih Sultan Muhammed’e ait olduğunu gösterir. Ayasofya’nın bu vakfa ait olduğu tarihçilerce biliniyordu. Şimdi belgesi bulundu. Bu tapunun bulunması ve üzerinde de adının yazması, tarihçilerin tespitini de doğruladı.”

Fatih Sultan Muhammed, yapılan fıkhi izahatlardan hareketle, devlet başkanı olarak fetihten sonra devlet mülkiyeti olan Ayasofya’yı Hristiyan tebaanın ibadet edebileceği başka mabetlerin olmasından dolayı satmaya veya hibe etmeye yetkilidir. Burayı ister kendi servetinden parasını ödemek kaydıyla satın alıp vakfetmiş olsun, isterse de devlet mülkiyetini kurulan vakfa hibe ederek vakfetmiş olsun fark etmez. Yani Fatih Sultan Muhammed olarak parasını ödeyerek devletten aldığı ve ferdî mülkiyetine geçirdiği Ayasofya’yı şeran vakfedebilir. Yine devlet mülkiyetinde olan Ayasofya’yı hibe ederek vakfedilmesini sağlayabilir. Her iki durum da şer’î hükümlere uygundur. Yani gayrimüslim tebaayı “dinde zorlama yoktur” hükmü gereğince Müslüman olmaya zorlanmaz. Ancak ibadet edebilecekleri mabetleri fazla ise bunların bazıları yıkılabilir veya camiye çevrilebilir. Nihayetinde uygulamaların da bu esaslar üzere yapıldığı sabittir.

Dolaysıyla sonuç olarak Ayasofya’nın Fatih Sultan Muhammed Han tarafından cami statüsüne çevrilmesi ile ilgili şer’î açıdan caiz olmayan bir durum söz konusu olmadığını söylemek mümkündür. Ancak yeri gelmişken İslâm hukukunda camilerin statüsüne ilişkin birkaç hatırlatma yapmak yerinde ve faydalı olacaktır. Malum olduğu üzere camiiler, müminlerin secde ve ibadet yeri olduğu gibi, onların buluşma yerleri, eğitim ve öğretim, toplumsal sorunlarının görüşüldüğü yerlerdir. İslâm’da Allah’ın evi olarak itibar edilen camilerin birilerinin tekelinde olması kesinlikle caiz değildir. Hiç kimse camilerde özel tasarrufta bulunma hakkına sahip değildir. Camiler yalnızca namaz kılma, namazdan hemen sonrada da kapatılan mekanlar hâline geldi maalesef… Özellikle küçük camiler sadece namaz vaktinden namaz vaktine açılır oldu. Böyle bir uygulama cami hukukuna aykırıdır, caminin asıl hüviyetine zarar verir ve onu kuru yapı hâline getirir. Hâlbuki camiler; hayra davet edilen, emr-i bi’l-m’aruf ve nehy-i ani’l-münkerin yerine getirildiği ve Allah’ın dininin yüceltildiği mübarek mekânlardır, öyle olmalıdır. Camide hiçbir münkere izin verilmez. Haramların işlenmesine göz yumulmaz. İslâm’a aykırı her fiil ve düşünce münkerdir ve münkerin camide yapılmasına asla müsaade edilmez. Peygamber efendimizin hadisiyle sözlerimizi noktalayalım. Rasulullah efendimiz bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır: Burayde RadiyAllahu Anh anlatıyor: “Bir adam mescitte yitiğini ilan etti ve ‘Kim kızıl deveyi gördü?’ dedi. Bunu işiten Aleyhi’s Salatu ve’s Selam ‘Bulamaz ol! Mescitler neye yarayacaksa onun için inşa edilmiştir (gayesinden başka maksatla kullanılamaz)’ buyurdular.”[2]


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz