SAĞLIK SİSTEMİNİ KİM ÇÖKERTTİ: KORONAVİRÜS MÜ, KAPİTAVİRÜS MÜ?

Dr. Abdurrahim Şen

Tarihî serüveni içinde tıbbiye birbirinden farklı uygarlıkların gölgesinde daima saygın bir meslek olarak konumunu muhafaza edegelmiştir. Orta Çağ’ın karanlıklarında dahi Hipokrat yemini bu alanın haysiyetini muhafaza eden öz denetim işlevi görüyordu. Fakat bizler öyle bir çağa çattık ki bu çağ; bütün kutsalları, manevi ve ruhi tüm kıymetleri öldürücü bir virüsün hem de küresel çapta etkin hâl aldığı kapitalizm çağıdır. Kapitalizm egoizm, narsisizm, pragmatizm, kâr ve daha çok kazanma gibi süfli düşünce ve duygulardan elde edilen karma bir aşı yaparak insanın ulvi fıtratını bozdu; dinlerin korumak ve beslemek için gönderildikleri bağışıklık sistemini çökertti.

Yönetilenlerin yöneticilere, yöneticilerin sermaye sahiplerine, zayıfların güçlülere kul ve köle edildiği bu sistemde tıp da kapitavirüsün şerrinden korunamadı. Yüksek doz kapitalizm aşısı almış sigorta ve ilaç şirketlerinin obezit kâr güdüleri onları hastaların iştah kabartan kanlarını emmek için sağlık sektörüne el atmaya itti.

İşte bu kapitavirüs ile bağışıklık sistemi çökertilmiş dünya ülkelerinin sağlık sistemleri/bünyeleri koronavirüs karşısında dayanamadı. Bu acziyet devasa ekonomilere, bilimsel ve teknolojik alt yapılara sahip devletlerin içlerindeki barbar ruhlarını açığa çıkardı. Medenileştirme iddiasıyla âleme nizam veren bu devletler korsanlık yaparak iki kuruşluk maskeye muhtaç hâle geldiler. Bu olağanüstü durum gelişmiş kapitalist devletlerin sağlık sistemini mercek altına almayı zorunlu kılıyor. Takdir edersiniz ki bu makalenin hacmi bütün ülkelerin sağlık sistemini ele almayı imkânsız kıldığından kapitalizmin öncü ülkesi olan Amerika özelinde kapitalizm ve sağlık sistemini incelemeye çalışacağız. Amerikan sağlık sistemi, üzerine inşa edildiği sigorta ve ilaç şirketleri üzerinden incelenecektir.

Sigorta Şirketleri

Amerika bir yılda sağlık hizmetleri için 3,6 trilyon dolar harcamaktadır. Amerikan GSMH’sının %17’sini oluşturan bu meblağın aslan payını 2,1 trilyon dolar ile sağlık sigorta şirketleri ve 540 milyar dolar ile ilaç şirketleri almaktadır. Diğer bir ifade ile sağlık sistemi için harcanan paranın yaklaşık %75’i sigorta ve ilaç şirketlerine gitmektedir.

Sağlık sistemini büyük oranda özelleştirerek hizmet erişimini kâr amaçlı şirketlere terk eden Amerika yılda 3,6 trilyon doların harcandığı sağlık sistemi için kamu harcamalarını olabildiğine minimize etmektedir. Örneğin Amerikan Başkanı Trump'ın 2021 yılı için 4,8 trilyon dolarlık bütçe teklifinde temel savunma harcamaları için 636,4 milyar dolar (gazilere yönelik harcamalar için ayrılan 105 milyar dolar bu rakama dahil değildir) fakat sağlık hizmetleri için sadece 96,4 milyar dolar kaynak ayırmayı planladığı[1] göz önünde bulundurulduğunda kapitalist sistemin insan sağlığına verdiği kıymet anlaşılacaktır. Yeni tip koronavirüs (Covid-19) için tedavi gören bir kişiye 35 bin dolar fatura çıkartıldığı[2] dikkate alındığında böyle bir sağlık sisteminin pandemi ile mücadelede başarılı olması mümkün mü?

Sağlık hizmetlerinin özelleştirilmiş olmasından mütevellit Amerika’da 50 milyona yakın insan sağlık sigortasından mahrum olduklarından hizmet alamamaktadırlar.[3] Sigortası olan çoğu Amerikalı için sağlık harcamaları her geçen gün daha da üstesinden gelinemez hâl alıyor. 1984 yılından buyana ücretler %24 artarken aynı dönemde sağlık sigortası maliyetleri %74 oranında artmış. Dolayısıyla bırakın sigortasız vatandaşları sigortalılar dahi, özellikle kalp ve kanser gibi yüksek meblağlar içeren sigorta bedellerini ödeyemedikleri için sağlık hizmetlerinden yararlanamıyor ve kronik hastalıklar nedeniyle ölüyor. Sağlık sisteminin merkezinde bulunan şirketler ise kârlarına kâr katıyor. 2000-2007 yıllarında ülkenin en büyük 10 sağlık sigorta şirketinin kârı %428 oranında artmış. Sadece bir yılda (2008) beş sigorta şirketinin toplam kârı 7,8 milyar dolara ulaşmış.[4]

İlaç Şirketleri

Kapitalist sağlık sisteminin sömürü araçlarından biri de ilaç şirketleridir. 540 milyar dolar ile ilaç sektörü Amerika’da sağlık harcamaları içinde önemli bir kalemi oluşturmaktadır.  Bir tüketici hakları örgütü olan Public Citizen’in 2003 yılı Haziran raporunda belirtildiğine göre, 1997-2002 yılları arasında ilaç firmaları, hükümetlerin ilaç fiyatlarına müdahale etmemelerini temin etmeleri için ilgili lobilere 477,6 milyon dolar harcama yapmış. Public Citizen bu rakamın ilaç şirketlerinin kârları dikkate alındığında hiç denilebilecek kadar düşük olduğunu ileri sürüyor. Zira 2002 yılında yani bu harcamanın yapıldığı yıl itibarıyla sadece önemli on şirketin kazancı 36 milyar dolar olmuştu. AR-GE giderlerinin dışında kendilerine cüzi bir kâr kaldığını söyleyen ilaç şirketlerinin yalanlarını rakamlar ifşa ediyor. Amerika’da ilaç endüstrisinin ilk on şirketi 2002’de 217 milyar dolarlık satış gerçekleştirirken bunun sadece %14’ü AR-GE ve bilimsel faaliyetlere harcanmış. AR-GE dedikleri şey de Ray Moynihan-Alan Cassels’in “Satılık Hastalıklar” adlı kitapta ifşa ettikleri gibi sabahtan akşama kadar tüm mesaileri, olmayan hastalıklar icat etmek olan sayısız “profesyonelin” istihdam edildiği barbarlar ofisi. Yıllık 500 milyar doları bulan cirosuyla dünyada üçüncü en büyük sektör olan bu ilaç tröstleri/teröristleri yine de doymuyorlar ve hastalık satıyorlar.

Kâr güdüsünü besleyen kapitalizm aşısını aşırı dozda almış ilaç şirketleri yatırımlarını yoksul halklarda görülen müzmin hastalıkların tedavisi için yapmıyorlar. Örneğin dünyada 350 milyon insanın müptela olduğu ve her yıl 1,5 milyon kişinin eklendiği Leishmaniasis (Şark Çıbanı) hastalığı ile ilgili ilaçlar II. Dünya Savaşı sırasında keşfedilmiş ilaçlar. Hastalık son derece ciddi, yaygın ve öldürücü olmasına rağmen yoksul halklarda görüldüğü için bu alanda yeni araştırmalara kaynak ayırma gereği duyulmuyor. Bunun yanında kolesterol düşürücü ilaçlar gibi kısmen zenginlerin daha çok müptela olduğu hastalıklar için her gün yeni araştırmalar yapılıyor. Zira bu alanda para var. Afrika’da sadece 1998 yılında sıtmadan 5 milyon kişi etkilendi ve bir milyon kişi öldü. 2 milyon kişi tüberkülozdan öldü, 2,5 milyon kişi AIDS nedeniyle öldü. Buna rağmen 20. yüzyılın son çeyreğinde üretilen 1400 ilacın sadece %1’lik dilimi 3. Dünya ülkelerinde görülen bu hastalıklara ilişkindi.[5]

İngiltere Eski Uluslararası Kalkınma Bakanı Clare Short yoksul halkların ihtiyaç duyduğu ilaçların üretiminde başarısızlığı ve arkasındaki kapitalist güdüyü ifşa ediyor:

“Gelişmekte olan ülkelerde milyonlarca insanın ölümüne neden olan AIDS, tüberküloz, sıtma vb. hastalıkların ilaç ve aşılarına acilen daha fazla ihtiyaç var. Biz insanlığa katkı sunabileceğimiz teknolojik icatlar çağında yaşıyoruz fakat hakikat tamamen farklı. Zira tüm çabalar sanayileşmiş ülkelerde nükseden hastalıkları hedefliyor. Daha fazla kâr elde etmek ve ürünlerine daha büyük pazarlar açmaya olan ihtiyaç önde gelen ilaç şirketlerinin yoksul ülkelerdeki yayılan hastalıkları görmezden gelmelerine neden oluyor. İlaç şirketlerinin AR-GE için ayırdıkları payın sadece %10’u, dünyada yoksulların %70’inin mustarip olduğu hastalıklarla ilgili araştırmalara ayrılıyor.”[6]

Bu şirketlerin tedavi için insanlara sundukları birçok ilacın başka hastalıkları tetikleyici yan etkileri içerecek şekilde tasarlanarak üretildiği herkesin malumu.[7] İlaçların yan etkileri ile ilgili hastane ve araştırma merkezlerinden yapılan geri dönüşler ve hasta raporları ilaç firmalarının hisse senetleri veya ilaçların fiyatları düşmesin diye gizleniyor. İlaç şirketleri açısından borsada hisselerinin değer kaybetmesi tıbbın harikalar bahşettiği bu çağda tedavisi basit hastalıklardan dolayı milyonlarca insanın kaybedilmesinden daha değerli.

Bir diğer mesele ilaç şirketlerinin yoksul halkları kobay olarak görmesinde kendini açığa çıkarıyor. Şu ABD’nin Tuskegee ve Guatemala’da Afrika kökenliler üzerinde yaptığı frengi deneylerinin ayrıntılarına baktığınızda[8] tüyleriniz ürperir. Hikâyesi uzun olduğundan burada detaylarına giremeyeceğim. Şu kadar ki 1950'lerde frenginin tedavisi bulunmasına rağmen hastanelerde insanların tedavi edilmemeleri emri verilmişti. Çünkü çalışmanın amacı hastalığın başlangıçtan ölüme kadar geçirdiği süreci izlemek ve ölüm sonrası otopsi yapabilmekti. Düşünebiliyor musunuz, binlerce asker, mahkûm ve akıl hastasına haberleri olmaksızın virüs enjekte ediliyor, bilgilendirilmeksizin bir araştırmanın deneği oluyorlar. Araştırma ölüm sonrası otopsi bulgularına da ihtiyaç duyduğundan virüsün bulaştırıldığı insanların ölmesi bekleniyor.

Benzer bir vahşeti bugün de yaşamadık mı? Fransız Cochin Hastanesi Yoğun Bakım Servis Şefi Prof. Dr. Jean Paul Mira ve Araştırma Direktörü Prof. Dr. Camille Locht koronavirüs ile ilgili aşı çalışmalarının Afrika'da ve hayat kadınları üzerinde denenebileceğini söylediler.[9]

Bütün bu barbarlıklara ilave olarak sağlık literatürüne kronik hastalıklar olarak geçmiş olan kalp, tansiyon, diyabet gibi hastalıkların uzun geçmişlerine rağmen bir türlü nihai tedavilerinin neden bulunmadığı da elbette ileri doz kâr aşısı almış ilaç şirketlerinin aşırı kâr etme isteklerinden. Zira yaşam boyu değirmenlerine su taşıyacak kronik hastalıkların nihai olarak tedavi edilmesi kapitalist sağlık sistemi içinde hiç de akıllıca değildir. GMSH’nın yarısından fazlasının silah tröstlerinin daha da zengin edilmesi için harcanması; diyabet, hipertansiyon, kalp vb. kronik hastalıklar sebebiyle her yıl milyonlarca vatandaşının öldüğü Amerika’da sağlık harcamalarından daha önemli bir yer tutuyor. Bunun için sadece şu örneğe bakmak yeterlidir. Obama, anne karnında yüzlerce ceninin ölümüne neden olan zika virüsü ile mücadele için 2 milyar dolar istediğinde bu talebi anında reddeden kongre, savunma harcamaları için bir önceki yıla göre (2015) 25 milyar daha fazla bir rakamı öngören (585 milyar dolar) ek bütçe talebini anında kabul etmiştir.[10]

Dünyanın SARS-CoV ve MERS-CoV gibi pandemilerle yıkıldığı zaman aralığında küresel mali krize (2008) neden olan birkaç finans kurumunu kurtarmak için bütçeden yaklaşık 800 milyar doları salıveren Amerikan yönetimi, bugün milyonlarca vatandaşını ölümle burun buruna getiren salgın karşısında “maske bulamıyorsanız fularlarınızla korunun” diyor. Şimdi sorulması gereken soru şudur: 800 milyar dolar kaç maske ederdi. Veya bu meblağla küresel salgınla mücadelede devletlerin acizliğinin en büyük sebebi olan yoğun bakım ünitesi ya da solunum cihazından kaç adet üretilebilirdi? Şayet bu devletler insan sağlığını finans kurumlarından daha değerli görseydi bugün üç kuruşluk maske için korsan devlete dönüşmezdi.

Kapitalist devletler özellikle SARS-CoV ve MERS-CoV salgınlarının yaşandığı 2000’li yılların başından itibaren yıllardır bilim insanlarının ısrarlı uyarılarını umursamadı. Yeni tip koronavirüs (Covid-19) ortaya çıkıncaya kadar daha önceki tip virüsleri dikkate alarak yeniden ortaya çıkması ihtimaline karşılık korunma sistemleri ve tedavi yöntemleri geliştirmek üzere girişimlerde de bulunmadı. Zira normalde konunun ilgilisi olması gereken ilaç şirketi yöneticileri, yaşanacağı kesin olmayan bir felaketi önlemek için yatırım yapmanın kâr getirmeyeceğini telkin eden düşünceyi kapitavirüsü taşıyorlardı. Tüm dünyayı tehdit etmesi muhtemel bir salgın konusunda bilim insanlarının uyarıları karşısında kapitalist devletlerin önlem almak şöyle dursun, insanları sadece kâr güdüsüyle hareket eden bir avuç şirketin çirkin emellerine terk etmeleri, kapitalizmin gölgesinde güvenli sağlık sisteminin inşa edilemeyeceğinin göstergesiydi.

Sağlık ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı sorunun önceden farkına varmış, ucuz, kullanımı kolay solunum cihazlarının üretilmesi için küçük bir şirketle de anlaşmış. Fakat Comsky’nin ifadesiyle kapitalist mantık buna da müdahale ederek Covidien adındaki bu şirket, projeyi bir kenara atan büyük bir şirket tarafından satın alınmış. Sonrasında Covidien yöneticileri, Federal Biyomedikal Araştırma Dairesi’nde görevli memurlara “projenin şirket için tatmin edici bir kâr getirmeyeceğinden şikâyet ederek” sözleşmeden çekilmek istediklerini söylemişler. Bundan dolayı Comsky, sağlık sisteminin özel sektöre bırakılmasını sağlayan Neoliberal politikaları salgın olarak niteliyor:

“Kaderimizi ilaç şirketlerine, özel tiranlıklara devrettik. Kamuya hesap vermeyen şirketlerin eline kaldık. Sadece ABD’de değil, dünya genelinde piyasaya hâkim olan arz talep mantığı ve vahşi Neoliberalizmin çıkarları için perişan olduk. Neoliberalizmle temsil edilen bu salgın felaketimiz olacaktır. Neoliberallerin ve zenginlerin etkisinde olan siyasi erkler tarafından ihanete uğradık. Dünyayı bekleyen felaketlere karşı koyabilmemiz için ‘Neoliberal salgından’ kurtulmak dışında bir çaremiz yok. Şu an salgın tehlikesiyle yüz yüze gelen iki milyar insan söz konusu. Örneğin Hindistan. Zor bela geçinen, karantinada açlık çeken bir Hint için durum nasıl olacak? Uygar bir dünyada zengin ülkeler bizim şu anda yapmakta olduğumuz gibi onları boğmak yerine muhtaç olanlara yardım ediyor olurdu. Karantina altındakiler yalnız başına açlıktan ölmekle karşı karşıya.” [11]

Kapitavirüs salgınının dünyaya yaşattığı bu felaketin en önemli sebeplerinden birisi de bilim ve teknolojinin serbest dolaşımı, insanlığın ortak kullanımına sunulmasını engelleyen patent uygulamasıdır. Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Anlaşması ve Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Anlaşması ile ilaç üretiminde küresel çapta tekel oluşturan bu şirketler patent kozu ile o ilacın üretilmesi, rekabetin oluşması ve fiyatların ucuzlamasına mâni olmaktalar. Tıbbiyenin milat öncesine uzanan mesleki etik çerçevesini oluşturan Hipokrat yemininde “Bilgimi Gizlemeyeceğim” andı, kapitalizm çağında çoktan çiğnendi. Milyonlarca hasta patent uygulamasıyla şirketlerin tekeline alınan bilgiden ve tedaviden mahrum edildi.  Düşünün, tıbbi araştırmaların başlıca finansörünün ilaç firmaları olduğu bir dünyada bilimsel çalışmalar hastalıkların nihai olarak tedavi edilmesine odaklanabilir mi? Örneğin %10 oranında AIDS hastasının olduğu Güney Afrika’da ilaç bulunmakla birlikte patent sebebiyle aşırı pahalı. Bir AIDS hastasının ilaç tedavisi ortalama 100 dolar. Bu, Güney Afrika gibi bir ülke için çok yüksek bir rakam. Bir Hint firması yüzde 35 oranında daha düşük bir fiyat vererek sorunu çözme teklifinde bulunduğunda diğer ilaç firmaları Güney Afrika aleyhine serbest ticaret sözleşmesini ihlal ettiği iddiasıyla dava açtılar.[12]

Sonuç

Koronavirüs, kâr odaklı çalışan sigorta ve ilaç şirketleri üzerine kurulu kapitalist sağlık sisteminin kartondan bir yapı olduğunu ifşa etti. Özelleştirme politikaları ile petrol, doğal gaz vb. paha biçilmez madenleri ve kaynakları bir avuç şirkete peşkeş çeken kapitalist devletler, böyle bir pandemi ile baş edebilirler mi? Sadece kâr odaklı düşünen şirketler devletlerin ihtiyaç duyduğu güçlü sağlık alt yapısını kurmak için kazançlarından ödün verebilirler mi?

Elbette hayır. İnsanlığı tehdit eden böylesine büyük çaplı bir salgının devasa maliyetini ancak, paha biçilmez kaynakları insanlığın ortak mülkiyeti olarak gören İslâm’ın iktisat nizamı üzerine kurulu güçlü bir ekonomi kaldırabilir. Keza insanlığın sağlık sorunları ancak, egemenliğin imtiyazlı sınıflara, çıkar gruplarına, lobilere, sigorta veya ilaç şirketlerine değil bütün bunların üstünde Şari’nin iradesine bağlı olduğu İslâmi bir sistemde çözülebilir. Takdir edersiniz ki İslâm’ın gölgesinde güvenli bir sağlık sisteminin nasıl kurulabileceği konusu başka bir makalenin konusudur.

Son olarak burada şunu söylemek isterim ki kapitalist sistemin tükendiği ve yeni bir dünya düzenine geçişin konuşulduğu şu günlerde kamuoyu pandemi ile ilgili malumatlara boğulurken üst akıllar, kapitalist sistemlerinden kaynaklanan bu tür küresel krizlerin tetiklemesi kuvvetle muhtemel değişimlerin önünü almakla meşguller. NATO'ya üye 30 ülkenin savunma bakanları 15 Nisan’da video-konferans yoluyla düzenlenen toplantıda koronavirüs krizinin olası etkilerini görüştü. Zirve sonrası yaptığı basın açıklamasında salgının uzun vadeli etkileri konusunda uyarıda bulunan NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, salgının jeopolitik etkilerinin mühim olabileceğini ve uzun vadede ittifak üyelerinin güvenliğini olumsuz etkileyebileceğini vurguladı. Salgınlara karşı daha hazırlıklı olmak ve enerji tedariki gibi kritik endüstrilerin korunması gerektiğini belirten Stoltenberg, sağlık krizinin bir güvenlik krizine dönüşmesinin engellenmesi çağrısında bulundu. Stoltenberg Daha güvenli altyapı, daha güvenli telekomünikasyon ve kriz dönemlerinde işlevini sürdürebilen hükümetler, tüm bunlar sivil toplum için ve askerî açıdan da hazır olmamız için büyük önemi olan konular. diye konuştu.[13]

Batı’nın akil insanları bu tür krizlerin yeni bir dünya düzeninin doğmasını tetikleyebileceği üzerinde kafa yorarken bizim akil insanlarımız ise İslâmi bir dünya için ayağına gelen fırsatın farkında bile değil. Sahayı sadece teknik bilgilerle toplumu anlamadıkları malumatlara boğan “uzmanlar” dolduruyor. Yoğun bakım ünitelerine yoğun talep sebebiyle bazı hastaların fişini çekip onları tasarlayarak öldüren[14] koronavirüs değil kapitavirüstür. Aynı virüs 300 yıldır insanların servetlerini çekip onları tasarlayarak uzun vadede öldüren fakirliğe ve yoksulluğa mahkûm etmektedir. Bu sebeple sabah akşam koronavirüsle mücadelede ellerin sabunla yıkanmasının önemine dikkat çeken uzmanlarımız, alimlerimiz, siyasilerimiz ve entelijansiyamız dünyada 3 milyar insanı, evinde ellerini sabunla yıkayabileceği lavabolarının olmadığı[15] bir geri kalmışlığa mahkûm eden kapitalist düzeni İslâm’ın düzeni ile değiştirmenin zorunluluğunu anladıklarında kapitavirüsten kurtulacağız. İslâm âlimi veya mütefekkiri sıfatını taşıyan namzetler, aylardır TV ekranlarında sabah-akşam koronavirüsten kurutulmak için uzmanların anlattıklarının binde birini kapitavirüsten kurtulmak için anlattıklarında güvenlikli bir sağlık sistemine kavuşacağız, vesselam.



[1] https://www.ensonhaber.com/abdnin-2021-butcesi-48-trilyon-dolar.html

[2] https://www.milliyet.com.tr/galeri/corona-virus-tedavisi-icin-yaklasik-35-bin-dolar-fatura-soke-etti-6171109

[3] Sigorta her şeyi kapsamayabiliyor. Kişi yıllarca prim ödüyor lakin müptela olduğu sağlık sorunu paket veya sözleşme kapsamında olmadığı için en naçar anında hizmet alamayabiliyor. Bazen kişi çok nadir görülen bir hastalığa yakalanıyor fakat sözleşme içinde zikredilmediğinden sistem bunu karşılamıyor.

-Bir ömür prim ödeyip hiç sağlık sorunu yaşamayan insanlar olabiliyor. Kimileri de ödediği pirimin çok küçük bir kısmına denk gelebilecek düzeyde sağlık hizmeti almış oluyor. Kalanı kendisine veya mirasçılarına intikal ettirilmiyor.

-Sigorta şirketleri sözleşme metinlerini çoğu insanın anlayamayacağı karmaşık biçimde hazırlıyorlar. Bu karmaşıklık şirketlere birçok ödemeden kaçınma imkânı veriyor. Sigortalının en ufak bir hatası, ihlali sözleşmenin iptali veya haklarından yararlanamayacağı bir durumu ortaya çıkaracak şekilde baştan planlanıyor. Örneğin şirket sözleşmede rektumun santimetresi ile ilgili öyle standartlar belirliyor ki; 1, 2 cm farktan dolayı sigortanız sağlık harcamalarınızı karşılamayabiliyor. 

[4] Muhammed Malkawi, Kapitalizmin Çöküşü İslam’ın Yükselişi, s. 92, 93.

[5] http://www.al-waie.org/archives/article/7557,

[8] https://onedio.com/haber/yine-abd-yine-korkunc-deneyler-15-maddede-tuskegee-ve-guatemala-frengi-calismalari-673089

[10] Muhammed Malkawi, Kapitalizmin Çöküşü İslam’ın Yükselişi, s. 91.

[11] Chomsky. “Solunum cihazı eksikliği kapitalizmin zalimliğidir.” https://www.gazeteduvar.com.tr/dunya-forum/2020/04/08/chomsky-solunum-cihazi-eksikligi-kapitalizmin-zalimligidir/

[12] Amerikan Tıp Dergisi, The Lancet’e göre (2002 Kasım)

[13] https://www.mepanews.com/nato-koronavirus-ulkelerin-guvenligini-etkileyebilir-35662h.htm

[14] https://www.ensonhaber.com/ingilterede-hemsire-korona-hastasinin-fisini-cekti.html

[15] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/unicef-3-milyar-insanin-evinde-ellerini-sabunla-yikayabilecegi-lavabolari-yok-/1765745


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz