AİLE, NESİL VE TOPLUM İSLÂM İLE KORUNUR

Musa Bayoğlu

İslâm ümmeti, İslâmi hayatın yaşandığı dönemlerde tartışmasız yeryüzünün en hayırlı ümmeti, İslâm Hilâfet Devleti ise yeryüzünün en güçlü devletiydi. Müslümanlar bu 13 asırlık dönem boyunca insanlığa her açıdan örnek ve lider olmayı başardı. Şüphesiz bunun en temel nedeni hayatlarını İslâm ile düzenlemeleri ve gelecek nesilleri bu düzen içinde, İslâm’a uygun bir şekilde yetiştirmeleriydi.

Müslümanların İslâm’a bağlılıkları zayıflayınca, düşmanlarımız tüm güçleri ile saldırdı. Topraklarımız işgal edildi. Zillete düştük ve sonunda İslâmi hayatı tatbik eden Hilâfet Devleti yıkıldı. Bu darbeden sonra tıpkı Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hadislerinde bildirildiği gibi İslâm’ın düğümleri tek tek çözüldü. İslâm’ın gücünü ve tesirini hissedemeyen insanlar, Allah’tan da uzaklaşmaya başladı. İslâm’a ve Müslümanlara düşman sistem ve insanlar eliyle de canlı cansız tüm kâinatın dengesi bozuldu, ekinler ve nesiller fesada uğradı. İşte ben bu makalemde aile, nesil ve toplum üzerinde oynanan oyunları ve çözümlerini anlatacağım inşaAllah.

Ailenin İfsat Edilmesi

Hilâfet’i kaldıranlar, kalkınmanın her türünü Batı uygarlığında aradıkları ve İslâm’ı, geri kalmışlığın sebebi gördükleri için, 1926 yılında İsviçre Medeni Kanunu’nu kabul edilip yürürlüğe koydular. Bu kanun ile İslâm’ın çerçevesini belirlediği şer’î nikâh kaldırılıp, Batı’da uygulanan nikâh akdi resmi nikâh olarak kabul edildi ve zorunlu hâle getirildi. Aynı şekilde boşanma, nafaka, mirasa ilişkin şer’î hükümler yürürlükten kaldırıldı... Medeni Kanun dışında Batılıların çıkardığı birçok uluslararası anlaşma ve kararlar da kabul edildi ve derhal uygulandı. 1981 yılında yürürlüğe giren CEDAW, “Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Yok Edilmesi Sözleşmesi” ile ömür boyu nafaka, nafakayı ödeyemeyenlerin cezaevlerine atılması, kadın erkek eşitliğinin mutlaklaştırılması, evlilik içi tecavüz suçu gibi düzenlemeler getirildi. Bunun sonucu olarak alenen zina yapanlara verilmeyen cezalar, nikâhlı olan eşlere “evlilik içi tecavüz” suçu gerekçe gösterilerek verilmeye başlandı. Aileler perişan, çocuklar babasız, eşler kocasız, yuvalar sahipsiz bırakıldı.  

Bunlar yetmedi, Avrupa Konseyi’nin hazırladığı “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele Hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesi” ve 6284 sayılı kanun AK Parti, MHP, CHP ve HDP’nin fikir birliği ile 8 Mart 2012’de meclisten hızlı bir şekilde geçirildi. Her konuda kavga eden bu partiler, her ne hikmetse 81 maddeden oluşan Batı’nın hayat tarzı ve toplum yapısının dayatıldığı bir fesat ve yıkım sözleşmesi olan İstanbul Sözleşmesi’nde ittifak ettiler. Sözleşmenin kabulünden sonra ilk 4 yılda kadın cinayetlerinde yaklaşık üç kat artış meydana geldi. Milyonlarca erkek evden uzaklaştırıldı, evlenme oranları azaldı, boşanma oranı rekor üstüne rekor kırarak 2018 yılında 142.448’e ulaştı. Sözde aileyi koruma adına çıkarılan bu sözleşme ve kanun aile yapısına büyük bir darbe vurdu. 

Bu sözleşme ile gündeme getirilen “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” başta eşcinsellik olmak üzere, aklın sınırlarını zorlayan türden cinsel sapıklıkların, LGBT diye bilinen eşcinsel hareketlerin Türkiye’de meşru hâle gelmesi ve yasalarla güvence altına alınmasına neden oldu. Dernekler kuruldu, vakıflar açıldı. “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği”ni toplumun her kesimine ulaştırmak için başta Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler olmak üzere onlarca devlet, büyükelçilikler, vakıflar, köklü sanayi kuruluşları ve yurtdışı finansmanlı örgütler gibi kapitalist dünyanın tüm katmanları destek verdi. 

Medeni Kanun, CEDAW, İstanbul Sözleşmesi ve diğer tüm Batı kaynaklı şer projelerinin hedefinde ailenin ortadan kaldırılması, nesillerin yok edilmesi, nüfusun azaltılması, kapitalizmin tüketim çarkına hizmet edecek bireylerin çoğaltılması ve bunların önünde duran din, ahlak, gelenek gibi bütün değerlerin yok edilmesi vardı. Çünkü aileden uzak bireyler, günübirlik ilişkilerle meşgul olan, her türlü sapık ilişkileri meşrulaştıran, cinsiyete ilişkin hiçbir ayrımı gözetmeyen, doğurganlığı olmayan ve kendi ifadeleriyle “cinsiyetsiz bir toplum” için elzemdir. Bu yüzden, aile ortadan kaldırılmalı, hiçbir kadın evde oturup çocuklarla ilgilenmemeli, hiçbir erkeğin kadın ve çocukların sorumluluğunu almasına müsaade edilmemelidir.

Sömürgeci ve kapitalist Batılılar II. Dünya Savaşı’ndan sonra savaşlarda azalan erkeklerin yerine iş gücü olarak kadınları “Kadın-erkek eşitliği”, “Dünyayı kadınlar kurtaracak”, “Kadınlara özgürlük”, “Kadın hakları”, “Pozitif ayrımcılık” gibi sloganlarla kandırdı. Kadının kişiliği değil, dişiliği ön plana çıkarıldı. Ahlak, namus, edep, hayâ, aile, çocuk eğitimi gibi kavramlara savaş açıldı. Özgür ve güçlü olmanın önünde baba, koca ve kardeş engel gösterilirken, güzelliğinin, kariyerinin, rahatının önünde bir engel olarak da çocukları gösterildi. Yuvalar yıkıldıkça kapitalizm kazandı. “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği”ni ağzına sakız edenler kocalarından, babalarından korudukları kadınların birçoğunu, fuhuş bataklığına mahkûm etti. Fuhuş bataklıklarında satılmayı, bar ve pavyonlarda içki masalarına meze olmayı kadınlara reva gördüler. Evli ve nikâhlı olanlar için “ev içi tecavüz” diye bir suç getiren zihniyet, vergisi verilen fuhuş rezaletini devlet koruması altına aldı, geliri kutsallaştırıldı. Bu aşağılık işleri yapan zalimler ödüllendirildi. Herhangi bir delil olmaksızın “kadının beyanı esastır” mantığı getirildi. Bu yasal düzenlemeler ile son 2,5 yılda 750.000 erkek evinden uzaklaştırıldı ve bir kısmı da tutuklandı. Evden uzaklaştırılan babalar, çocuklarını göremedi, onuru çiğnendi, toplum önünde kınandı. Tüm bunlardan sonra bilinçsizlik, alkol ve benzeri alışkanlıkların da etkisi ile eşine ve çocuklarına zarar veren erkekler çoğaldı. 

İşte bu uygulamalar ile eğitim görmüş, geliri yüksek ancak evlenmeyen, ağır hayat şartları altında tek başına ezilen, yalnızlaşan, depresyon haplarına mahkûm, cinselliği sömürülen, intihar eden, alkol ve uyuşturucu kullanımı hayli yüksek olan kadınların ve erkeklerin çoğalmasına neden oldu. Kadını koruduklarını iddia eden birçok Batı ülkesinde aile kurumu çökmüş, nesiller tükenmiş, insani, ahlaki, ruhi kıymetler neredeyse bitme noktasına gelmiş, bedensel ve ruhsal birçok hastalık ortaya çıkmıştır. HIV virüsü, Hepatit B ve C gibi ölümcül hastalıklar, uyuşturucu kullanımı, intihar ve cinayetler, kadına yönelik şiddet ve tecavüz oranları da sürekli artmaktadır.

Aile toplumun özü ve temelidir. Bu yüzden İslâm, evliliğe, aile kurumuna, aile bireyleri arasındaki ilişki ve bağlara büyük önem vermiş ve onları mükemmel bir nizam ile tam da olması gerektiği gibi düzenlemiştir. Nitekim yüzyıllar boyunca aile, Allah ve Rasulü’nün hükümleriyle kale gibi korunmuştur. Koruma altına alınan bu kale, huzur, saygı ve sevgiyi içinde barındırmış, her açıdan sağlıklı nesillerin yetişmesini sağlamıştır.

Allah, insanı en güzel bir şekilde yaratmış ve neslin devamı için fıtratına karşı cinse karşı bir meyil koymuştur. Dolayısıyla kadın ve erkek arasında bir çekimin olması normal bir durum iken hem cinsler arasındaki çekim asla normal bir durum değildir. Bu, fıtratın bozulmasıdır. Bu anormal durumun genlerle alakası yoktur. Zira Allah insanı erkek veya dişi olarak yaratmıştır. Allah Subhânehû ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَاُنْثٰى

“Ey insanlar! Biz sizi erkek ve dişiden yarattık.”[1]

Prof. Dr. Nevzat Tarhan bu konu ile ilgili şunları ifade etmiştir: “Eşcinsellik insanda doğal olarak var olan bir yönelim değildir. Sosyal öğrenme ile ve yanlış eğitimle gelişmiş bir durumdur. Biyolojik doğaya uymayan bir sapmadır. Heteroseksüelliğin yani erkeğin kadına, kadının da erkeğe ilgi duymasının geni vardır ancak eşcinselliğin geni yoktur.”

İşte kadın ve erkek birlikteliklerinden kaynaklanan problemleri tedavi etmek hem kadını hem de erkeği korumak, ancak İslâm'ın ortaya koyduğu “İçtimai Nizam” ile mümkündür. Bu nizamın kadın ve erkek birlikteliğinden kaynaklanan sorunları en güzel şekilde çözdüğü, on üç asırlık İslâm tarihinde ispatlanmıştır.

Nesillerin İfsat Edilmesi

Nesilleri korumak bir toplum için ölüm-kalım meselesidir. Nesillerini koruyabilen, eğiten ve yetiştiren toplumlar, her zaman kalkınır ve dünyaya yön verebilirler. Bu yüzden İslâm, nesillerin korunup, yetiştirilmesini mükemmel bir şekilde düzene koymuştur. Müslümanlar çocuklarını öyle yetiştirdiler ki namaza koşarak giden, Kur’an öğrenip kavmine liderlik yapan, ilim ve fıkıh konusunda fakihliğe ulaşan, ordu komutanlığı yapan ve Allah yolunda şehit olmayı arzulayan nesillere şahit oldular. Müslümanlar bu şekilde yeryüzünün en hayırlı nesillerini yetiştirdiler.

İşte bu hakikati iyi bilen sömürgeci kâfir Batılı Devletler ilk olarak, ümmetin evlatlarını ve geleceklerini inşa edecek nesilleri hedef aldılar. Hilâfet’in kaldırıldığı gün çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile artık doğrudan başlayan Batılılaşma sürecinde, eğitim ve öğretim laik esaslar üzerine kuruldu. “Din Kültürü” denilen ders dışında, eğitim müfredatında ve pratikte İslâm’a dair tüm izler neredeyse silindi. İstanbul Sözleşmesi ile binlerce öğrenciye “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” anlatıldı. Ortaokul çocuklarına, birey oldukları, özgür oldukları, her türlü ilişki haklarının olduğu, kimsenin kimseye karışamayacağı, cinsiyet olarak gay, lezbiyen gibi sapıklıkların varlığını ve onların neler hissettikleri, 18 yaşına kadar evlenilmemesi gerektiği ama bunun dışında her şeyin serbest olduğu anlatıldı. “Toplumsal Cinsiyet” adının geçtiği yüzlerce yüksek lisans ve doktora tezi hazırlandı. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği dersi zorunlu hâle getirildi...

Nesiller, Batılı laik, demokratik, liberal ve özgürlükçü fikirlerden oluşan popüler kültürün öğütücü nesnesi hâline getirildi. Yazılı, görsel ve sosyal medya üzerinden hep nesillerimiz hedef alındı. Böylece Rabbini, Peygamberini, Kitabını ve dinini bilmeyen laik, demokrat, ateist, deist, hümanist, kapitalist, popülist, egoist, Makyavelist zihinler türedi. Bu planlı ve sinsi saldırılar sonucunda gençlerimizin bir kısmının kalpleri katılaştı, düşünemez, idrak edemez hâle geldi. Öyle oldu ki hayata gönderiliş gayesini, bakış açısını öğrenememiş/öğretilmemiş bir nesil yetişti! Artık gençlerimiz, Batılılar gibi zinanın, uyuşturucunun, müziğin, futbolun, zengin olmanın peşine düştü. Kimlik arayışı içinde olan binlerce genç inancına, ahlakına, değerlerine yabancı isimler, müzikler, kültür, cinsel meyillerle kendini tanımlamaya çalışırken insani, ahlaki, ruhi değerleri terk etti...

Ateizm, deizm, eşcinsellik, ahlaksızlık gibi bütün batıl düşünce ve davranışlar, Batı’dan topraklarımıza gelmiştir. Eğer bu gidişe dur demezsek nesillerimiz ifsat olacak. Dün ve bugün çocuğum söz dinlemiyor, namaz kılmıyor, oruç tutmuyor, sigara içiyor, saygısızlık yapıyor diyorduk; Bundan sonra çocuğum dinini değiştirdi, ateist, deist, inançsız oldu diyeceğiz! Çocuğum cinsiyetini değiştirdi, eşcinsel oldu diyeceğiz! Sokakta artık kız mı, erkek mi ayırt edemediğimiz, rengarenk saçları, her tarafı dövmeli, vücutlarında hayvanlara takılan demir halkalarla gezen, yarı çıplak ucube tipli gençlerin sayısı artacak. Uyuşturucu, alkol, hayasızlık, ahlaksızlık ve zina gençler arasında daha da yaygın hâle gelecek ve sokaklarda her türlü iğrençlikler alenen yaşanacak.

Gençlerimizi korumak demokrasiyi, laikliği uygulamakla değil, ancak İslâm nizamına dönmekle olur. Şayet gençlerimize hayata gönderiliş gayelerini, nereden gelip nereye gittiklerini, amaçlarını, kime kulluk etmeleri gerektiğini, dünya ve ahiretin esaslarını, nasıl bir nizama uymaları gerektiğini hakkıyla öğretebilirsek, işte o zaman geçmişte olduğu gibi bugün de gençliğimiz aslına dönecektir. Kendilerini vahiy ile arındırıp, dinlerine sahip çıkacak ve hem kendini hem de insanlığı kurtarmak için yeniden öne çıkacaklardır.

Toplumun İfsat Edilmesi

İslâm Devleti yıkıldıktan sonra yeryüzünün tamamında Allah’ın hükümleri kaldırıldı. Halkın inancına darbe indiren milliyetçilik, cumhuriyet, halkçılık gibi inkılaplar zorla dayatıldı. Fransa’dan laiklik, Almanya’dan ticaret hukuku, İsviçre’den Medeni kanun, İtalya’dan ceza hukuku, İngiltere’den yönetim şekli, kopyala yapıştır yöntemiyle ithal edildi. Mali ve siyasi birçok soruna AB, BM, NATO gibi kurum ve kuruluşların talimatlarıyla çözümler arandı ama bulunamadı. 95 yılda üç askerî, bir post modern darbe yapıldı ve 60’tan fazla hükümet kuruldu ancak topluma siyasi, sosyal, ekonomik, içtimai olarak istikrar sunulamadı...

Ekonomik sorunlar sürekli devam etti ve hiç bitmedi. Yer altı ve yerüstü kaynaklarımız sömürgeci kapitalist şirketlerin eline geçti. Devalüasyonlar, enflasyonlar bir gecede halkı fakir, zenginleri ise daha da zengin hâle getirdi. Genel ve yerel yönetimlerdeki yolsuzluk, ihalecilik, kaynakların eşe dosta dağıtılması, halkı işsizliğe, yoksulluğa mahkûm etti. 2019 Temmuz’da açıklanan verilere göre, Türkiye genelinde işsiz sayısı geçen seneye nazaran 1 milyon 65 bin kişi artarak toplam 4 milyon 596 bin kişi oldu. Asgari ücretin 2 bin TL olduğu ülkemizde, açlık sınırı 2 bin 500 TL, yoksulluk sınırı ise 6 bin TL olarak tespit edildi. Bu maaşı halkına reva gören milletin vekilleri ise kendi maaşlarını mecliste dakikalar içinde onaylayarak 23.500 TL’ye yükseltti. Bu yaman çelişki, 25 yıl çalışan ve yaş sınırı sürekli yükselen emekliler için daha da vahimdir. Emeklilerin çoğu asgari ücreti dahi hak edemedi, bu yüzden ek işlerde maaş kesintisi ile çalışmak zorunda kaldı...

Ceza hukuku, devlet yönetimi, devletlerarası ilişkiler gibi konularda şer’î hükümlerden eser dahi kalmadı. Cumhurbaşkanından, muhalefet partilerine, hakimlerden halka kadar herkes adaletin olmadığını söyledi; çözüm olarak yeni cezaevleri inşa edildi ama bir şey değişmedi. Bugün cezaevlerinde 250.000’den fazla tutuklu ve hükümlü var. Yüzbinlerce insan suçlu ve aranıyor, yüzbinlerce suçlunun aldığı cezanın infazı geri bırakıldı ve yüz binlercesi de şartlı salıverme hükmü ile serbest bırakıldı. Adalet Bakanlığı'nın verilerine göre her geçen gün suç oranları arttı ve 2018 yılında 8 milyon 892 bin dosya açıldı. Yani neredeyse her dakika onlarca suç işlendi ve işlenmeye devam ediyor. İnsanlar ne evlerinde ne okulda ne işyerlerinde ne de sokaklarda, huzur ve güven içinde değil ve korkar hâle geldi.

Sağlık sektöründe ise ülkemiz, küresel kapitalizmin pençesinden kurtulamadı. Her yıl yenileri için açılış yapılan şehir hastanelerine rağmen, hastaneler dolu, randevu almak, muayene olmak ve tedavi olmak daha da zorlaştı. Yediğimiz, içtiğimiz hatta soluduğumuz hava bile bozuldu ve hastalıklara neden oldu. Silah sektöründen sonra kapitalizmin en önemli sektörü sağlık sektörü hâline geldi. Hastalıklara şifa olmak yerine, hastalık üreten ilaçlar ve yöntemlerin, hastalıktan hastalık çıkaran usullerin, para için lüzumsuz ameliyatların, insan sağlığına önem vermeyen bir zihniyetin hâkim olduğu bir sektör hâline dönüştü.

Kapitalizm, bugün ümmetin ve insanlığın ifsat edilmesinin esas müsebbibidir. Zaten kapitalizmin hedefi, aileyi ve nesilleri ifsat etmek ve nüfusu azaltmaktır. Çünkü onlar insan nüfusunun fazla olduğunu, köle ve işçi olarak çalıştırılan insanlara artık ihtiyaç olmadığını, onların yerine robot, yapay zekâ ve makinelerin kullanılması gerektiğini düşünüyor ve planlıyorlar. Bunun için kısırlaştırıcı ve hastalık yapıcı aşılar, ilaçlar, kürtajın yaygınlaştırılması, salgın hastalıklar çıkarılması, uyuşturucuların yaygınlaştırılması, yerel savaşların tüm dünyaya yaygınlaştırılması ve “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Küresel Projesi” gibi vahşet projelerini bir bir devreye sokuyorlar.

Bugün dünyayı yaşanmaz hâle getiren bu zalimler, her alanda kendi isteklerinin uygulanmasını hatta onlar gibi düşünmemizi, konuşmamızı, yaşamamızı, onların sevdiklerini sevmemizi, uzak durduklarından uzak durmamızı, tartışma, eleştiri sınırlarını onların çizdiği dairede yapmamızı, ürettiklerini kullanmamızı istiyorlar. Başımızdaki yöneticiler ise bu yaşananları düzeltmek ve bu ifsat ve işgalden kurtulmak için ellerini taşın altına koymuyorlar. “Zina yasasını Avrupa istediği için çıkardık hata yaptık!”, “Dindar nesil yetiştireceğiz!”, “İstanbul sözleşmesi nas değil, bizim için ölçü değildir.” diyorlar ancak bunlar için hiçbir somut adım atmıyorlar. Faiz lobisine savaş açtıklarını söylüyorlar, ABD, AB ve diğerlerini sert dille eleştiriyorlar, kınıyorlar ama onlarla dostluğa, anlaşmaya devam ediyorlar. Allah’ı dillerinden düşürmüyorlar ancak, Allah’ın hükümleri ile hükmetmiyorlar.

Sadece bir kısmından bahsettiğimiz, aslında hepimizin bildiği, gördüğü hatta sürekli şahit olduğu acı ve düşündürücü hâlimiz işte budur! Bütün bu sorunların, flaş haberlerin, akıl almaz suçların, sürekli hâle gelen cürümlerin suçlusu kim? Hep insanlar suçlandı ancak, arkasındaki asıl suçlular gizlendi. Akıllı, erdemli, şerefli ve iman eden yüz binlerce insanı bu hâle getiren sistem ve sistemi şekillendiren asıl güçler görülmedi, gösterilmedi. Asıl suçlunun bireyler değil, sistemin kendisi ve sistemi yönetenler olduğu gerçeği hep gizlendi. Büyük Âlim Takiyyüddîn En-Nebhânî’nin bu konudaki şu tespiti asıl suçlunun kim olduğunu göstermek açısından taşı gediğine koymaktadır:

“Eğer bir toplumda suç ve günah az işleniyor ise sorunun sebebi insandır. Eğer bir toplumda suç ve günah çok işleniyor ise sorunun sebebi sistemdir.”

Bu yüzden yuvalar yıkılırken, nesiller helak edilirken, toplum suç ve günahın içinde boğulurken, insanlık uçurumun kenarında büyük bir yıkıma uğrarken bizler yeniden İslâm davasına sarılmalı ve davayı hayatımızın merkezine yerleştirmeliyiz. İslâm davetini 3 Mart 1924’te yıkılan Râşidî Hilâfet Devleti’nin kurulması için yapmalıyız. Çünkü İslâm nizamını Hilâfet Devleti’ni kurarak uygulamadığımız sürece bu kötü gidiş değişmeyecek!



[1] Hucurat Suresi 13


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz