HANİ SÖZ VERMİŞTİK

Musa Bayoğlu

İlk insan ile birlikte ilk vahiy de insanoğullarına verildi. Her kavme bir peygamber gönderildi. İnsan bu dünyada vahye tabi olup olmama konusunda hep imtihan edildi. En son Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem ile son din kâmil şekilde indirilmiş oldu. Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem hayatta iken ilk İslâm Devleti’ni kurdu ve İslâm’ı Medine’de tatbik etti. Davet ve cihad yolu ile İslâm Arap Yarımadası’na ulaştı. Sonra raşid halifeler, Emevî, Abbasî, Selçuklu ve Osmanlı ile İslâm yeryüzünde 13 asır boyunca tatbik edildi. Osmanlı Hilâfet Devleti 3 Mart 1924 tarihinde kaldırılınca Müslümanlar her konuda sıkıntı yaşamaya başladı...

Allah’ın hükümleri ile yönetim yasaklandı, beşerî kanunlar uygulanmaya başlandı. Müslümanların beldeleri işgal edildi ve onlarca parçaya bölündü. Türkiye’de tek partili dönem Müslümanların kıyıma uğradığı dönem olarak tarihe geçti. Allah demek dahi bu topraklarda yasaklandı. Camiler ahırlara çevrildi, Kur’an’lar toplatıldı. Halkın inancına darbe indiren “inkılaplar” zorla dayatıldı. Medreseler kapatıldı, alfabe değiştirildi. Bunlara itiraz eden Müslümanlar yargılandı, ağır cezalara çarptırıldı...

Bunca zulüm Müslümanları öz yurtlarında garip, kendi topraklarında mazlum hâle getirmişti. Bu durum karşısında Müslümanlar ne yapacaklarını şaşırdılar. Ancak İslâm her zaman için hayata etki eden bir dindi ve Müslümanlar içinde İslâm’ı doğru anlayan, anlatan insanlar her zaman vardı. İşte bu insanlar laik devletin izin verdiğinden daha fazlasına talip olmak istediler. İngilizlerin desteklediği laik, Kemalist sistemin zulümlerine boyun eğmediler. Laik cumhuriyetin tüm uygulamaları Müslümanları dışlıyordu ancak Müslümanlar yılmadılar, değişik yollarla mücadele ettiler. Her inkılaba karşı canlarını feda edecek kadar cesur ve samimi hareket ediyorlardı. Bu yüzden inkılaplar Müslümanlara rağmen ve çoğu zaman kan üzere gerçekleştirildi ama Müslümanlar yılmadılar. Kur’an okumak yasak olduğu hâlde hapse girmeyi göze alarak Kur’an okuyorlar, okutuyorlardı. Şapka kanunu çıkarıldığı hâlde sarık sarmaktan vazgeçmediler. Başörtüsü yasaklandığı hâlde okulu terk ettiler ama başörtülerini terk etmediler...

Özellikle 1960’lı yıllardan itibaren tercüme eserlerinde telif edilmesi ile birlikte İslâm’ın ibadetlerden ibaret olmadığı, hayata dair çözümlerinin, nizamlarının olduğu Müslümanlar arasında yaygınlaştı. İslâm’ın bir nizam olduğu, İslâm Devleti’nin kurulması gerektiği, İslâm’ın hayat ile ilgili çözümleri konuşulmaya, tartışılmaya başlandı. Hatta 1960’lı yılların ortasında Hizb-ut Tahrir ve Hilâfet Türkiye’nin gündemine girmişti. 1970 ile 1980 yılları arasında Müslümanların yepyeni tasavvurları oluşmuştu. Bu dönemde Müslümanların en temel hedefleri İslâm ümmetinin birleşmesi ve bir İslâm Devleti’nin kurulmasıydı...

Müslümanların çabaları bir uyanışa dönüşmüş, belirli idealler hedefler belirlenmişti. Müslümanlar iktidara gelecek, Allah’ın hükümleri ile hükmedeceklerdi. Çünkü kurtuluş İslâm’daydı ve hak yol İslâm yazılacaktı. Kur’an ve Sünnet hayata taşınacak, yeniden İslâmi bir hayat başlatılacaktı. Kemalizm’in zulmü son bulacak, adil bir düzen kurulacaktı. Kimseye haksızlık edilmeyecek, Ömer RadiyAllahu Anh’ın adaleti tesis edilecekti. Ekonomide sistem değişecek, kapitalist sömürü çarkı son bulacaktı. Faizsiz bir sistem kurulacak, ağır sanayi hamleleri başlatılacaktı. İşçinin, çiftçinin hakkı korunacak, kimse fakir olmayacaktı. Kemalizm’in okları ırkçılık ve milliyetçilik kabul edilmeyecek, tüm Müslümanlar bir ümmet olarak kardeş olacaktı. Filistin, Keşmir, Afganistan ve tüm beldeler bizim beldelerimiz olacaktı...

Müslümanlar, kendilerine zulmeden devlet ile nasıl mücadele edilmesi gerektiğini, partilerin durumunu, yasa koymayı, oy kullanmanın hükmünü, siyasete nasıl bakılması gerektiğini, Müslümanların önceliklerinin neler olması gerektiğini tartışmaya başladılar. İlk başta şerrinden Allah’a sığındıkları sistemin imkânlarını kullanmak istemediler. Daha sonra verilen fetvalar ile sistemin de kolaylaştırıcı yaklaşımları ile yavaş yavaş imkânlardan faydalanmaya başladılar. Bunun için Müslümanlar örgütleşti, siyasi partiler, dernek ve vakıflar kurdular.  Okullar, dergiler, gazeteler ve TV kanalları açtılar. Her şeye rağmen umutları, heyecanları vardı. İman varsa, imkân da vardı. Tüm zorlukları aşabileceklerine inanıyorlardı. Gecelerini gündüzlerine katmışlar ve ciddi fedakârlıklarda bulunuyorlardı...

Müslümanlar kazandıkça biraz daha fazla kazanmak istediler, daha fazla kazanmak için fikirlerinden, metotlarından daha fazla taviz vermeye başladılar. Yaptıkları işi cihad olarak görüyorlardı ve devlet daru’l küfür olduğu için savaş meydanında her şey mubahtı. Her adım için kendilerine göre gerekçeler oluşturdular. “Müslüman güçlü olmalıdır.” Denildi, önce yerel yönetimlerde sonra merkezi yönetimlerde güç sahibi oldular ancak yönetimde Allah’ın hükümlerini tatbik etmediler. Aksine laik Kemalist zihniyetin yerine demokratik zihniyete büründüler. “Önce köşeleri kapmak gerekir.” denildi köşeleri kapmak için köşelerdeki insanlar gibi konuştular, yaşamaya başladılar zamanla onlardan bir farkları kalmadı. “Allah Müslümanların üstünde en güzel nimetini görmek ister.” denildi zenginliklerin artırılması, kapitalist zihniyetin yaptıklarını yapmak için vicdanlar rahatlatıldı. “Biz yapmazsak başkası yapar.” denildi böylelikle her iş normal hâle getirildi. “Paranın dini imanı olmaz.” denildi helal, haram birbirine karıştırıldı. Hudeybiye Anlaşması, Yusuf Aleyhi’s Selam örnek gösterildi siyasi partilerin yaptığı bütün haramlar hatta akideye dair bakışlar değiştirildi. Düşmanın silahı ile silahlanın sözü hadis kabul edildi ve kâfirlerle yapılan bütün ihanetlere kılıflar bulundu. Takiyye bu mücadelenin esası kabul edildi ve kimlikler gizlendi, yalan yanlış her şey konuşuldu. Zamanın değişmesi ile hükümler değişir mantığı ile İslâm dışı hükümler savunuldu hatta uygulandı ve çoğu buna ses bile çıkarmadı. Her işe, her söze, her duruma bir fetva bulundu, insanlar kandırıldı, vicdanlar rahatlatıldı ve dahası...

Müslümanlara hizmet yolunda bir araç olarak kullandıkları sistem, yavaş yavaş kendisi elde edilmesi gereken bir amaç hâline geldi. Öyle oldu ki Ak Parti 2002’de tek başına iktidar olunca kendini İslâmcı görenler demokrat olduklarını, demokrasinin tek kurtuluş reçetesi olduğunu söyleyerek geçmiş söylemlerini yalanladılar. Yerel ve genel seçimlerde aday olmak, makam, mevki ve ihale peşinde meclis koridorlarını aşındırmak için sıraya girdiler. AK Parti’nin 2007’de 27 Nisan e-muhtırasına karşı dik durması, 2009’daki “One Minute”, 2010’daki Mavi Marmara olayı ve Anayasa referandumu savrulmayan birçok İslâmi grup için sisteme meyletme gerekçesi kabul edildi.

1960’lı yıllardan bugüne kadar geçen 60 yıla dönüp baktığımızda Müslümanlar para, imkân, güç, makam elde ettikçe değiştiklerini, sistemin ise daha kalıcı hâle geldiğini görüyoruz. Bir araç olarak görülen siyaset ve dahası zamanla bir amaç hâline getirildi. Değiştirilmesi gereken sistem değişmedi daha da kalıcı hâle geldi ve Müslümanlar sistemi savunur hâle getirildi. Değişmemesi gereken Müslümanlar ise sürekli savruldu, tavizler verildi ve esaslarından uzaklaştı. Başlangıç noktasından gelinen nokta birbirinden o kadar farklı idi ki değişen sadece partiler, cemaatler değil Müslümanların içinde bulunduğu koca bir toplum olmuştu! 

Gelinen noktada kendini İslâmcı görenler, artık kendi yaptıklarından rahatsız olduklarını ifade eder hâle geldiler. 1980’li yıllarda yaygın kullanılan her iktidar kendi zenginini oluşturur mantığı AK Parti ve İslâmcılar içinde bir hakikatti. Kapital sermayeye karşı gelinecekti ancak yakınlara tanınan imtiyaz ve nice yolsuzluklarla yeni bir sermaye sınıfı oluşturuldu. Sonra gelen gideni aratır mantığı birçok alanda dillendirildi. Adalet sarayları el değiştirdi, dün Kemalist laik kesim zulmederken bugün demokrat muhafazakâr kesim zulmeder hâle geldi. Gerekçeler değişse de zulüm değişmedi. Daru’l Erkamlarda başlayan mücadele beş yıldızlı otellere, saraylara, villalara taşınamadı. Önce evler sonra arabalar daha sonra mahalleler ve en sonunda düşünceler değiştirildi.

Mücahitler ilk önce sandık müşahiti daha sonra da müteahhit oldular. AVM, büyük mağazalar, markalar, modalar takip edildi hayat tarzları değiştirildi. Ahiret merkezli yaşamayanlar dünyaya yöneldi ve ellerindekini kaybetmekten hep çekindi, korktu. Başlar kapatıldı ama tesettürlülerin sayısı azaldı. Sözde faizsiz bankacılık çoğaldı ama faiz yiyenlerin sayısı daha da çoğaldı. Ümmetçi olan abiler, hocalar ulus devletçi, milliyetçi, liberal, demokrat, modernist oldu. Düşman görülen simgeler, kavramlar, fikirler kabul edildi. Hatta Kemalizm eleştirisi yapmak yasaklandı, gerçek Atatürkçü olmak için yeni tanımlamalar yapıldı, Anıtkabir ziyaretleri düzenlendi. Şer’î hükümlerin yerini dünya standartları, şartlar, imkânlar aldı. İslâm’a aykırı davrananlar reel politikçi, akıllı, siyaseti okuyan, zamanın ruhuna uyan, planlı olarak nitelendirildi ancak partiye, cemaatin kurallarına, lidere karşı gelenler ihanet ile suçlandı. Kendi elleri ile şekil verdikleri zulüm sisteminde artık dünkü dava kardeşlerine bile yer yoktu. Aynı dava için yola çıkanlar “Bu ülkede bize ekmek yok” diyecek duruma düştü. 40-50 yıl iktidar olmak için her şeyden yavaş yavaş taviz verenler, kendilerini yok edenler keşke iktidar olmasaydık, iktidar bize yaramadı, dünyaya daldık demeye başladılar.

En zor zamanlarda, zor şartlarda büyük samimiyet ve fedakârlıkla verilen mücadeleler kaybedilmişti. Verilen sözler tutulmamış, Allah ve Rasulü’nün emir ve nehiyleri unutulmuştu. Taviz tavizi doğurmuş zamanla tavizler esas kabul edilmişti. Zulme karşı gelmek için yola çıkanlar zalim olmuştu...

Hani söz vermiştik âlem-i ervahta

Yaratıcı rızık verici ve yegâne kanuna koyucu olarak

Allah’tan başka İlah önder olarak da Onun Rasulü’nden başkasını tanımayacaktık

Hani söz vermiştik Erkam’ın evinde,

Hangi şart ve ortamda olursa olsun İlay-ı Kelimetullah misyonunu yürütecek

Musibetlerden yılmayacak hiçbir tehditten korkamayacak,

Gerekirse ölümlerin en güzeline talip olacaktık

Rabbani davayı elden ele gönülden gönüle balçıkla sıvanmayan hakikat güneşini

Cihadsız ve şehadetsiz bırakarak lekelemeyecektik

Hani söz vermiştik Medine’de

Hani söz vermiştik dünya kardeşliğinin en güzel teşekkül etmeye başladığı Medine’de

Kıyamete kadar tüm Müslümanlar kardeş olacaktı

Komşusu aç iken yatan bizden değil düsturuna

Evrensel komşuluk bildirisine

Kardeşliğin en alt eşiği olarak bakacaktık...

İşte bu dizeler tam da bugüne İslâm’dan taviz veren, kendi davalarının gereklerini terk eden partiler, cemaatler için yazılmıştı.

Neden verilen sözler tutulmadı, unutuldu. Müslümanlar neden bu kadar dinlerinden, davalarından uzaklaştı. Nasıl bu hâle gelindi?

Tarih tekerrürden ibarettir. İlk insanla başlayan hak-batıl mücadelesi kıyamete kadar devam edecektir. Hak ehli davalarına sahip çıktıkları ve hâkim kıldıkları sürece Allah’ın izni ile galip geldiler, geleceklerdir. Ancak Müslümanlar davalarına sahip çıkamadıkları her dönem hem dünyada hem de ahirette sıkıntılı bir hayat yaşadılar, yaşayacaklardır.

Allah’ın dinine yardım etmeyen, bu davayı canından, malından, namusundan daha üstün tutmayanlara Allah’ın bir vaadi yok. Böyle olanlar İslâmi bir cemaat ile çalışsalar da sohbetlere gitseler de zaman içinde yolda dökülecekler...

Müslümanlar bu yola çıktıklarında duyguları, niyetleri İslâmiydi ancak fikirleri, metotları maalesef karma karışıktı. Nasıl bir kitle, parti olmaları gerektiğini bilmiyorlardı. İslâmi bir mücadelenin nasıl bir metodu olması gerektiğini bilmiyorlardı. Tamamen vakıaya bir tepki olarak hareket etmişlerdi. Vakıa değiştikçe kendileri değişti ve güçlü olan zayıf olanı sürekli zayıflatmıştı...

O hâlde meselemiz her şeye rağmen köşeleri kapmak, tek başına iktidar olmak, sayıları artırmak, makam ve para elde etmek değildi. Evet elimizden alınan bir şeyler vardı ancak o alınan şeyler bu saydıklarımız değildi. Bizim en büyük kaybımız Allah rızası için yaşamak ve şer’î hükümlere uygun hareket etmekti. İslâmi bir hayat ve Hilâfet’i kurmak için Allah Rasulü’nü her yönü ile örnek almaktı. Taviz verilmesi gereken şey dinimiz ve davamız değildi. Bizi biz yapan, Allah’ın yardımına mazhar kılan tek şey Allah’ın dinine, O’nun istediği şekilde yardım etmemizdi. Bu bizim varlık nedenimizdi. Bugün kaybettiğimiz, tekrar elde etmemiz gereken şey işte tam da buydu!

O hâlde yeniden Erkam’ın evinde söz vermeliyiz. Allah’ın vahyinden başkasına tabi olmamaya ve İslâmi bir hayatı inşa etmeye. Tek liderin Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem olduğu bir kitle, parti oluşturmaya ve O’nun Sünneti’ni takip etmeye söz vermeliyiz. Her ne olursa olsun, kim ne derse dersin, hangi köşe kapılır veya kaybedilirse kaybedilsin asla şer’î hükümlerden taviz vermemeye. Hedefimiz Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in tüm insanlığı kurtarmak için kurduğu ve kurulacağını müjdelediği Râşidî Hilâfet olmalı...


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz