BATILI MİSTİSİZM/GİZEMCİLİK DÜŞÜNCESİ VE MÜSLÜMAN ZİHİNLER

Abdullah İmamoğlu

Yaklaşık iki asırlık bir tarihsel süreç içinde Batı’dan hareketle ve Batı’ya doğru evrilen hatta savrulan İslâm dünyası maalesef “izm”lere hayatında yer vermeye başlamıştır. Zaman zaman bu “izm”ler Batı’dan etkilenen Müslüman bireylerin düşünce dünyasını, fikrî seviyenin düşmüş olması hasebiyle de Müslüman toplumların siyasal ve sosyal hayatını yoğun bir şekilde etkilemiş ve etkilemeye de devam etmektedir.

“Batı’dan gelen hiçbir ‘izm’ masum değildir.” Cemil Meriç’e ait bu söze ben, kâfir Batı’nın amentüleri gereği sadır olan her fikir ve düşüncenin reddedilmesi gerektiğini ve bir Müslüman için onu almanın, tanıtmanın ve taşımanın haram olduğunu ilave etmek istiyorum. Günümüz Müslümanlarının zihinlerinde ifsatlar meydana getiren “izm”lerin konu olarak ayrı ayrı ele alındığı dergimizin bu sayısında ben de ifsat “izm”lerinden mistisizmi ele almaya çalışacağım inşallah.

Tarih boyunca insanların kahir ekseriyeti vahye sırtlarını dönmüş ve kendilerini şeytanın esiri yapacak maddeye eğilim göstermiş, dünya hayatını asıl hayat olarak kabul etmişler ya da en azından öyle zannetmişlerdir. Bu durum; toplumların yozlaşmasına, mal biriktirenlerin mazlumları ezmesine, ahlak esaslı olmaktan öte menfaat esaslı ilişkilerin gelişmesine zemin hazırlamıştır. Toplumlardaki bu yozlaşma, bazı insanları rahatsız etmiş ve arayış içerisine sokmuştur. Her ne kadar toplumlarda azınlığı temsil etseler de her dönemde toplumun genel gidişatından rahatsız olmuş, maneviyata önem veren ve kendini dinlemek isteyenler olagelmiştir. Şeriat asıldır ve mihenktir. İnsan, Allah’tan gelen şeriatı ve rehberliği hesaba katmaksızın mevcut düzenden kurtulma ya da değiştirme gayreti içerisine girecek olursa pusuda bekleyen şeytanın rotasına girmesi an meselesidir. Mistisizm ve onun bir uzantısı olarak mistik yaşam ve yine tasavvuf ekolü içerisinde bazı akımların zuhur etmesinin temelinde yatan saik, şüphesiz vahyi göz ardı ederek madde ve ruha olan bakıştır.

Allah Azze ve Celle, insanı yaratırken iki eğilimle yaratmıştır. Kur’an’ın ifadesiyle “fücur ve takva” eğilimi, insanın tabiatına yerleştirilmiş ve onun ayrılmaz parçası kılınmıştır.

فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَىٰهَا 

“Ona fücuru ve takvayı ilham etmiştir.”[1]

İnsanın bu iki yönünü, dünyevileşme ve Allah korkusu olarak isimlendirebileceğimiz gibi buna, maddi ve manevi temayül de diyebiliriz. İnsanlar bu eğilimlerine göre bir yaşantı sürmüş ve bu da beraberinde üç farklı anlayışın başka bir ifadeyle yaşam modelinin ortaya çıkmasını sağlamıştır.

1- İnsanda bu eğilimleri yaratan Allah’ın, peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği şeriata göre meyillerini dengeleyen insanlar. Başka bir ifadeyle maddeyle ruhu mezcedenler. Maddeyle olan alakasını Allah’ın razı olduğu şekilde tanzim edenler.

2- Maddenin ruha galip gelmesi gerektiğine inanan, dünyaperest, ahiret hayatını önemsemeyen maddeci insanlar.

3- Ruhun maddeye galip gelmesi gerektiğine inanan dünyadan el etek çekmiş münzevi insanlar.

İşte tam da gerek mistisizm gerekse uzantısı niteliğinde olan mistik yaşam ve tasavvufi bazı prensipler yukarıda zikrettiklerimizin bir tezahürüdür.

Mistisizm Düşüncesinin Tarihî Geçmişi

Mistisizm kelimesi eski Yunancadan alınmadır. Kelime anlamı itibariyle “dilsiz olmak, konuşmamak, dudakları ve gözleri yummak” gibi anlamlara gelir. Her felsefi akıma göre tarifte nüans olsa da temelde terim olarak, insanı ahlaken yüceltme, ruhi saadete erdirme, özündeki hakikati kavratma, görünen dünyanın üstünde ve ötesinde görünmeyenin şuuruna erdirme çabası şeklinde tarif edilmiştir. Bu bakımdan din fikri nasıl insanlık kadar eski ise mistisizm ve ruhani hayat da o kadar eskidir. Mistisizm için bir inanç, bir iman, bir ilke veya bir dogma diyemeyiz. Kolay bir tanımı yani düz bir anlamı olmaması sebebi ile anlamca çok karıştırılır. Mistisizmde dış dünyadan tecrit olarak, akıl ve mantık ile ulaşılamayan kavramlara, bilinmeyene, sonsuzluğa, yaratıcıya metafiziksel bir sezgi ile ulaşmak vardır. Burada temel nokta dış dünya etkilerinden sıyrılarak trans/bağlantı hâlinde olmaktır. Mistik, dış dünya başka bir ifadeyle maddi dünya ile ilişkilerini kopararak girdiği trans hâli ile yüksek bir şuura erişmeyi yani aydınlanmayı hedefler.

Hint ve Yunan Felsefesinde Mistisizm

Hint bölgesindeki insanların inandıkları bir tanrıları vardı. İnandıkları bu tanrının adı da Brahmam idi. Hindular, Brahma’yı düşünmek için insanlardan uzaklaşmak, münzevi bir hayat sürmek ve hep onu zikretmek gerektiğine inanırlardı. Bu dünya, bir rüyadan ibaretti. Her şey fena bulacaktı. Onun için, dünyaya bağlanmak yanlıştı. Dünyaya bağlılık; hırs, rekabet, üzülmek gibi duyguları beraberinde getirirdi. Asıl saadet, Brahma’nın mutlak vücudunda yok olmak ve kendini kaybetmekti. Tasavvuf akımının “Fena fillah” diye adlandırdıkları şeyin farklı versiyonu da denilebilir. M.Ö. 600’lerde ortaya çıkan Budizm de insanı maddecilikten kurtarmayı hedeflemiştir. Şerrin kaynağı, şehvet ve ihtirastı. Hayattan gaye; ruhu, nefsin arzu ve isteklerinden kurtarmaktı. Bu da tefekkür ve uzletle mümkündü. Dünyayla alakayı kesmek ve benlik kayıtlarından kurtulmak, insanı esaretten kurtarırdı.

Hintlilerde mistisizm anlayışı, Hint dinleri ve mistisizm anlayışının İslâm tasavvufuyla benzerlikleri gibi konularla alakalı daha spesifik bilgilere ve materyallere ulaşmak isteyen bu alanda kaleme alınmış en kapsamlı ve eski eserlerden birisi olan Biruni’nin bizzat yerinde inceleyip kaleme aldığı “Tahkik ma lil’Hint” adlı eserini inceleyebilir.

Eski Yunan’da mistisizmin dini bir kaynağı vardı. Fakat sonra filozoflar bunu daha çok geliştirmişlerdir. Eflatun’daki mistik fikirlerin -özellikle Phaedon diyalogunda görüldüğü şekliyle- Pitagoras’tan geldiği ve Pitagoras’ın da Orfeus dininin tesiri altında bu fikirlere vardığı kabul edilir. Batı dünyasında mevcut kaynaklardan takip edebildiğimiz ilk mistik düşünce Pitagoras’da (Milattan önce altıncı yüzyıl) görülmektedir. Pitagoras bir tarikat kurmuştu ve orada müritlerine bu dünyanın geçici ve aldatıcı olduğunu, ruhun burada hapishane hayatı yaşadığını, ancak -görünmeyen- bir tanrı ile mistik birlik kurulması sayesinde ruhun kurtulacağını öğretiyordu.[2]

Günümüz Batısında Mistisizm

Dünyada büyüyen mistik düşünceler doğrultusunda Hristiyanlık da kendi ilkelerini ruhani bir bakış açısıyla harmanlayarak inananlara sunmaya çalışmaktadır. Bu açıdan Hristiyan mistisizmi Hristiyanları kendi özüne döndüren ve onları dünya nimetlerinden feragat ederek “İsa” (Aleyhi’s Selam) gibi sade yaşamaya yönlendiren bir anlayış olarak karşımıza çıkmaktadır. Kilisenin kendini sadeleştirme çabaları, aziz ve azizelerin hatıralarının canlı tutulması, mistik liderlerin hayatlarının Batı’daki akademik çalışmalarda kendilerine daha fazla yer bulması bu mistik canlanmanın tezahürleridir. Hristiyan mistisizmi, dünyanın acı ve ıstıraplarından ancak “İsa” (Aleyhi’s Selam) vasıtasıyla uzaklaşarak tanrıya yeniden kavuşup onunla bir olmayı umut etmekte ve İsa Aleyhi’s Selam’ı mistik bir lider olarak kabul etmektedir. Bu düşünceden hareketle ıstıraplı bir hayat sürerek mutlu olunabileceği düşüncesinden hareketle keşmekeş hayat yaşan binlerce Avrupalı vardır. Avrupa’da evi, hâli vakti yerinde olmasına rağmen ruhsal tatminin sağlanması için dışarıda sokak ortasında yatan ve çekilen eziyetle huzurun yakalanabileceğine inanan insanların sayısı azımsanmayacak kadar çoktur.  

Mistisizmin Tasavvufa Etkisi ve İslâmi Züht Anlayışından Mistisizme Kayış

Mistisizmi tecrübe ve doktrin olarak mukayeseli biçimde inceleyen birçok Batılı müellif çalışmalarında “Islamic mysticism, muslim mysticism, sufism” gibi terimlerle ifade ettikleri İslâm tasavvufunu da bu genel çerçeve içinde değerlendirmiştir. Bunun yanı sıra Batı dillerinde mistisizm terimi kullanılarak doğrudan doğruya İslâm tasavvufu hakkında çok sayıda çalışma yapılmıştır. Bunlardan Reynold Alleyne Nicholson’un “Studies in Islamic Mysticism” (Cambridge 1921) ve “The Mystics of Islam” (London 1963), Arthur John Arberry’nin “Sufism: An Account of the Mystics of Islam” (London 1950) adlı eserleri belli başlı örnekler olarak sayılabilir. Mistisizm hakkında yapılan objektif bir araştırma ile tasavvufun bu akımdan etkilendiği yerlerin fazlaca olduğu görülmektedir. Tasavvufun kendi geleneksel temsilcileri açısından ise İslâm tasavvufu tamamen nebevî kaynağa bağlanmaktadır. Mistisizm ile tasavvufun benzer yönünü ifade etmek adına aşağıda paylaşacaklarımın yeterli olduğunu düşünüyorum.

Mistik inanç sahipleri, dünyevi maddelerden, alakalardan ve engellerden kurtulmak suretiyle onunla, yani yaratıcıyla “ittihad” edebileceklerine inanırlar. Bu inanç İslâm tasavvufunda da yer etmiştir.

Mistisizme benzer yönü olan Hint Patanjali tarikatına göre bahtiyarlık, dinî ibadet ve vazifeleri yapmak suretiyle değil, Allah’ı daima anmak ve düşünmek, bir nevi muhasebe ve murakabe yolu ile olur ve burada “halvet” önemlidir. Zikir ile fikir, insanı Allah ve kâinat ile ittihada eriştirir. İşte tam da bu çizginin tasavvuf ehlince de aynı şekilde benimsendiğini kolaylıkla görmekteyiz. Yani yukarıda mistisizm ve Hint mistik anlayışının ortaya koyduğu düşünce yapısının mutasavvıflara da egemen olduğunu söyleyebiliriz. Mesela Bâyezîd-i Bistâmî “Bu makama nasıl ulaştın?” sorusuna “Yılan, derisini nasıl atarsa ben de nefsimi öyle attım, sonra nefsime baktım ki ben o olmuşum.” diye cevap vermiştir. Budistlerin “nirvana”sı ile tasavvuftaki “fenâ” doktrininin benzer yanlarının olduğu vurgulanmıştır.

Birtakım karışıklıkları önlemek adına İslâm’daki züht anlayışı bugün mutasavvufların iddia ettiği gibi nefis terbiyesi ile aynı konular değildirler. İslâm’ın ön gördüğü züht anlayışından o denli evirilmişiz ki züht denildiğinde mistik, uzlete çekilmiş, tabir yerinde ise etliye sütlüye karışmayan bir anlayış akla gelmektedir. Rasulullah efendimiz züht kavramına şu mübarek sözleriyle anlam kazandırmıştır:

الزَّهَادَةُ فِي الدُّنْيَا لَيْسَتْ بِتَحْرِيمِ الْحَلاَلِ وَلاَ إِضَاعَةِ الْمَالِ وَلَكِنَّ الزَّهَادَةَ فِي الدُّنْيَا أَنْ لاَ تَكُونَ بِمَا فِي يَدَيْكَ أَوْثَقَ مِمَّا فِي يَدَىِ اللَّهِ وَأَنْ تَكُونَ فِي ثَوَابِ الْمُصِيبَةِ إِذَا أَنْتَ أُصِبْتَ بِهَا أَرْغَبَ فِيهَا لَوْ أَنَّهَا أُبْقِيَتْ لَكَ

“Dünyada zahitlik ne helâli haram bilmek ne de malı mülkü terk etmekledir. Dünyada zahitlik, ancak Allah’ın mülkünde olana kendi elindekinden daha fazla itimat etmen (yani rızka değil, Rezzak’a güvenmen); başına bir musibet geldiği ve yakanı bırakmadığı müddetçe, onun ecir ve mükâfatından son derece ümit var olmandır.”[3]

Eğer ki bugün züht hayatı denince akla miskin miskin dolaşmak geliyorsa bu İslâm’ın ön gördüğü züht anlayışı değildir. Yine züht bugün kahir ekseriyette anlaşılageldiği gibi nefsine eziyet etmekse bu İslâm’a göre züht değildir. Züht denince akla toplumsal işlerden ve ümmetin meselelerinden el ayak çekip bir kenarda oturmak akla geliyorsa kesinlikle bu İslâm’ın olmasını istediği züht anlayışı da değildir. Züht konusuyla alakalı müstakil bir çalışması olan muttaki âlim Ahmed ibn Hanbel züht anlayışının uzlete çekilmek olmadığını bize bizatihi yaşayarak gösterdi. Bir zahit âlim kişi olarak sahip olduğu nimetlerle yetinmesini bildi ama aynı zamanda zalim karşısında hakkı söylemekten de geri durmadı. Züht ile ilgili müstakil bir çalışması olan Ahmed ibn Hanbel’in ömrü zalim sultana karşı hakkı söylemiş olmaktan cezaevlerinde ve işkence altında geçti. Peki öyleyse kim diyebilir ki züht uzlettir ya da züht hayatı ümmetin derdiyle dertlenmeden bir kenarda oturmaktır ya da zalimlerin zulmüne sessiz kalıp kendi nefsimizle meşgul olmaktır?  İslâm’da züht şer’î hükümlerin ta kendisidir. 

İslâm, Mistik Bir Din Değildir

İslâm mistik bir din midir ya da başka bir şekilde soracak olursak, İslâm dünya nimetlerinden el ayak çekmeyi öngören bir din midir yoksa madde ile bir denge esası üzerine mi kuruludur? Öncelikle bilinmesi icap eder ki İslâm hayatın her alanına dair bir düzenlemesi ve de söyleyecek sözü olan şümullü bir hayat nizamıdır. İslâm dininin kişinin ibadetlerine dair düzenlemesi olduğu gibi, kişinin dünya nimetleriyle nasıl hemhâl olması gerektiğine dair de dakik bir düzenlemesi vardır. Yukarıda sorduğumuz sorulara cevap niteliğinde şu ayet-i kerimeyi paylaşmak yerinde olacaktır.

وَابْتَغِ ف۪يمَٓا اٰتٰيكَ اللّٰهُ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ وَلَا تَنْسَ نَص۪يبَكَ مِنَ الدُّنْيَا وَاَحْسِنْ كَمَٓا اَحْسَنَ اللّٰهُ اِلَيْكَ وَلَا تَبْغِ الْفَسَادَ فِي الْاَرْضِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِد۪ينَ

“Allah’ın sana verdikleri ile ahiret yurduna yönel. Dünyadan da payını unutma. Allah sana nasıl iyilikte bulunduysa sen de başkalarına, o şekilde iyilikte bulun. Buralarda bozgunculuk yapmaya çalışma, Allah bozguncuları sevmez.”[4]

İslâm insanın maddeyle alakasını bir denge esası üzerine oturtmuştur. Maddeye olan meylini şer’î hükümlerin bizatihi kendisi tayin eder. Bu konuda dengeli olmayı öğreten Rasulullah’ın hadisi şöyledir: 

جَاءَ ثَلَاثَةُ رَهْطٍ إِلَى بُيُوتِ أَزْوَاجِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَسْأَلُونَ عَنْ عِبَادَةِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَلَمَّا أُخْبِرُوا كَأَنَّهُمْ تَقَالُّوهَا أي رأوها قليلةً بالنسبة لما ينبغي لهم - فَقَالُوا وَأَيْنَ نَحْنُ مِنْ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَدْ غُفِرَ لَهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِهِ وَمَا تَأَخَّرَ قَالَ أَحَدُهُمْ أَمَّا أَنَا فَإِنِّي أُصَلِّي اللَّيْلَ أَبَدًا وَقَالَ آخَرُ أَنَا أَصُومُ الدَّهْرَ وَلَا أُفْطِرُ وَقَالَ آخَرُ أَنَا أَعْتَزِلُ النِّسَاءَ فَلَا أَتَزَوَّجُ أَبَدًا فَجَاءَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِلَيْهِمْ فَقَالَ أَنْتُمْ الَّذِينَ قُلْتُمْ كَذَا وَكَذَا أَمَا وَاللَّهِ إِنِّي لَأَخْشَاكُمْ لِلَّهِ وَأَتْقَاكُمْ لَهُ لَكِنِّي أَصُومُ وَأُفْطِرُ وَأُصَلِّي وَأَرْقُدُ وَأَتَزَوَّجُ النِّسَاءَ فَمَنْ رَغِبَ عَنْ سُنَّتِي فَلَيْسَ مِنِّي

“Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in nafile ibadetlerini öğrenmek üzere Sahabe’den üç kişilik bir grup, Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hanımlarının evlerine geldiler. Kendilerine Rasulullah’ın ibadetleri bildirilince, onlar bunu azımsadılar ve Allah’ın Rasulü nerede biz neredeyiz? O’nun geçmişteki ve gelecekteki günahları bağışlanmıştır, dediler. İçlerinden biri: Ben ömrümün sonuna kadar, bütün gece uyumaksızın namaz kılacağım, dedi. Bir diğeri: Ben de hayatım boyunca gündüzleri oruç tutacağım ve oruçsuz gün geçirmeyeceğim, dedi. Üçüncü Sahabe de: Ben de sağ olduğum sürece kadınlardan uzak kalacak, asla evlenmeyeceğim, diye söz verdi. Bir müddet sonra Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem onların yanına geldi ve kendilerine şunları söyledi: Şöyle şöyle diyen sizler misiniz? Sizi uyarıyorum! Allah’a yemin ederim ki, ben sizin Allah’tan en çok korkanınız ve O’na en saygılı olanınızım. Fakat ben bazen oruç tutuyor, bazen tutmuyorum. Gece hem namaz kılıyor hem de uyuyorum. Kadınlarla da evleniyorum. Benim sünnetimden yüz çeviren kimse benden değildir.”[5]

Diğer taraftan iyiliği emretme kötülükten nehyetme farziyeti mistik bir anlayışla dini yaşama gayretine engeldir. Mistik anlayış gereği uzlete çekilip, etliye sütlüye karışmadan Allah’ın rızasını kazanmayı amaçlarken İslâm şeriatı Allah’ın rızasını kazanmanın yollarından bir tanesinin de iyiliği emretme kötülükten yasaklama yükümlülüğünde olduğunu kati nasslarla beyan etmiştir. Uzlete çekilip Müslümanların derdiyle dertlenmemek, en hafif tabirle Müslümanların sıkıntılarını umursamamaktır. Mistik bir şekilde dini yaşama gayretleri hiçbir İslâmi esasa dayanmamaktadır. Hiçbir İslâmi nass mistik anlayışı desteklememektedir. Bilakis ümmetin dertleriyle dertlenmek gerektiğini, ümmetin işleriyle alakadar olmak gerektiğini beyan eden birçok rivayet vardır. Yazı hacminin uzamaması için aşağıda paylaştığım Ebu Hureyre Radıyallahu Anh’ın naklettiği hadisle iktifa ediyorum.

مَرَّ رَجُلٌ مِنْ أَصْحَابِ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم بِشِعْبٍ فِيهِ عُيَيْنَةٌ مِنْ مَاءٍ عَذْبَةٌ فَأَعْجَبَتْهُ لِطِيبِهَا فَقَالَ لَوِ اعْتَزَلْتُ النَّاسَ فَأَقَمْتُ فِي هَذَا الشِّعْبِ وَلَنْ أَفْعَلَ حَتَّى أَسْتَأْذِنَ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ‏.‏ فَذَكَرَ ذَلِكَ لِرَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ لاَ تَفْعَلْ فَإِنَّ مَقَامَ أَحَدِكُمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَفْضَلُ مِنْ صَلاَتِهِ فِي بَيْتِهِ سَبْعِينَ عَامًا أَلاَ تُحِبُّونَ أَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ

“Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Ashabından bir kişi, içinde tatlı su gözesi bulunan bir dağ yolundan geçmişti. Orası çok hoşuna gitti ve: Keşke insanlardan ayrılıp şu vadide otursam ama Rasulullah’tan izin almadan bunu da asla yapamam, dedi. Sonra Allah Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e gitti ve bu arzusundan bahsetti. Efendimiz cevaben şöyle buyurdu: Hayır, öyle yapma! Çünkü sizden birinin Allah yolundaki faaliyeti evinde (cemaatten uzak şekilde kendi kendine) yetmiş sene kılacağı namazdan daha faziletlidir. Allah’ın sizi bağışlamasını ve sizleri cennete almasını istemez misiniz? O hâlde Allah yolunda gazâ ediniz.”[6]

Sonuç olarak mistisizmin temelinde yatan esasın yaratıcıyla bir bağ kurmak olduğu anlaşılmaktadır ki zaten tasavvuf ekollerinin mistisizmden etkilenmeleri de bu sebepten ötürüdür. Ancak inandığımız Allah Azze ve Celle kendisiyle nasıl bağ kurulması gerektiğini yine kendisinin nasıl razı edileceğini de Rasulü vasıtasıyla beyan etmiştir. Başka bir ifadeyle Allah’ı razı etmek isteyen, hoşnutluğunu kazanma arzusu içerisinde olan bunu dilediği şekilde yaparak gerçekleştiremez. Dolaysıyla Allah’la bir bağ kurup O’nu razı etmenin derdinde olan bunu ancak Allah’ın onay verdiği ve gösterdiği şekliyle yapabilir. Allah’la kurulacak en güçlü bağ O’nun gönderdiği şeriata göre hayat sürmek, emir ve yasakları çerçevesinde yaşamı şekillendirmektir.



[1] Şems Suresi 8

[2] Erol Güngör, İslam Tasavvufunun Meseleleri, s. 26

[3] Tirmizî, Zühd,

[4] Kasas Suresi 77

[5] Buhârî, Nikâh 1; Müslim, Nikâh 5. Ayrıca bk. Nesâî, Nikâh 4

[6] Tirmizî, Fedâilü’l-Cihâd, 17


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz