Herkes tarafından
kabul gören ortak bir tanımdan uzak olan nasyonalizmin, yaşanılan döneme ve
düşünürlerin sahip oldukları dünya görüşüne göre birçok tanımı yapılmıştır.
Almanca nationalismus,
Fransızca nationalisme, İngilizce nationalism olarak geçen kelimenin Türkçe
karşılığı ulusçuluktur. Latince’de “nation” doğum, “niton” yer manasına gelen
bu kavram millet olarak da Türkçe’de karşılık bulmuştur.
Ulusçuluk/Nasyonalizm
bizde şöyle ifade edilmiştir: Her ulusun kendi kültür değerlerini, çıkarlarını
ve bağımsızlığını her şeyin üstünde tutarak ve koruyarak varlığını
sürdürebileceğine inanan, çok kez bölgesel, uluslararası ya da başka tür
değerler üzerinde durmayan görüş.[1]
Bu düşüncenin
temelinde ırk, devlet, dil, tarih, kültür, bayrak gibi unsurlar, sembolleştirilmek
suretiyle diğer milletlerden kendini üstün görme, geçmişiyle övünme dürtüsü hâkimdir.
Milliyetçiliğin
tarihî serüvenine baktığımızda insanla yaşıt olduğunu söylersek mübalağa yapmış
olmayız. Üstünlük anlayışı üzerine varlık gösteren bu düşünce, şeytanın Hz. Adem’e
karşı büyüklenmesinden, Kabil’in kardeşi Habil’i katletmesine kadar geriye
götürülebilir.
Bu düşüncenin ete
kemiğe büründürülerek siyasi anlamda bir ideoloji gibi diğer halklar üzerinde
egemenlik serüveninin ise 18. yüzyılın son çeyreği olan 1789 Fransız İhtilali
ve Sanayi Devrimi’nden sonra başladığından bahsedilebilir. 19. yüzyıl Avrupa ülkeleri ve Amerika’nın
fikir anlamında milliyetçi teorisyenlere kavuştuğu yüzyıldır. Napolyon’un
istilalarıyla bu düşüncenin yayılması daha bir hız kazanırken… 20. yüzyılda ise iki dünya harbinin yaşanmasının
temel sebeplerinden biridir milliyetçilik. Bu dönemde İtalya'da Mussolini,
Almanya'da Hitler, Arjantin'de Juan Doningo, Portekiz'de Salazar gibi liderler
tarafından bu düşünce çok daha ileri bir düzeye taşınmıştır.[2]
Güçlünün ayakta
kalmasının gerektiği, yani orman kanunlarını felsefe hâline getiren Batı,
ortaya koydukları milliyetçilik düşüncesiyle bire bir paralellik arz etmektedir.
Bu düşüncenin Batı’da
ortaya çıkmasına sebep olan unsurlara baktığımızda yüzyıllardır kilise ve
kralların hegamonyası arasında preslenen halkın isyanı, derebeylik ve
monarşizmin kifayetsizlikleri, Hıristiyanlığın sadece halkların sömürülmesine
aracılık etmesi, ekonomik çöküntü, İslâm dünyası karşısında mağlubiyetlerin bitmek
bilmemesi… Öyle ki bu düşünce önce Batı Avrupa’da sonra Kuzey Amerika, Doğu
Avrupa derken dünyanın diğer bölgelerine de çok hızlı bir şekilde yayıldı.
Nitekim 19. asır, milliyetçiliğin en revaçta olduğu asır olarak tarihe geçti.
Nasyonalist
düşüncenin temelinde enaniyet, kibir ve taassubun olması; ırkçılık, yıkım,
ayrıştırma ve öldürmeyi bu düşüncenin doğal bir sonucu yapmaktadır. Bu
düşüncenin iki çocuğu ise ulusal milliyetçilik ve ırkçılık olarak karşımıza
çıkmaktadır.
Ulusal milliyetçiliğin, her ulusun belirli
bir toprak parçası üzerinde kendi devlet ve milliyetiyle kıvanç duymayı esas alması,
sınırları dışındaki milletlerin acıları, dertleri, problemlerinden uzak sadece
kendi dar sınırlarına hapsolmuş daha baskıcı ve bağnaz bir düşünce olarak karşımıza
çıkmaktadır. Tıpkı bugün, yaşadığımız coğrafyada devletlerin yaptıkları gibi.
Yine ırkçılık, milliyetçilik düşüncesinin kaçınılmaz sonucudur ki bu, kendinden
olanı şartsız kabul edip kutsar. Kendinden zayıf olanı ezip, düşmanlık etmeyi
övünç sayarken, kendinden güçlü olana aşağılık kompleksiyle pespaye olmadır.
Avrupa’da neşvu nema eden milliyetçilik,
daha çok saldırganlık, sömürme, kendinden olmayanı tahakküm altına almayı
hedeflerken, İslâm coğrafyasında ise bu düşünce; sözde sömürüye karşı başkaldırı,
özgürlük mücadelesi olarak ortaya çıkmıştır. Fakat bu hareketlerin öncesi ve
sonrasına baktığımızda görülen, bu mücadeleyi veren yapıların daha çok
sömürgecilerin, sömürülerini kolaylaştıran, devam ettiren araca dönüştükleri
gerçeğidir.
Gerçekte Avrupa’da
bu batıl düşüncenin teorisyenlerinden bazıları, insanları ten rengine göre
siyah, beyaz, kahverengi, kızıl şeklinde ayrıma tâbi tutarken, bir kısmı da
halkları becerilerine göre ayrıma tâbi tuttular. Tabii ki kendilerini çalışkan,
asil, layık diğerlerini ise tembel, hırsız, cimri, kaba, sert olarak
tanımlayarak.
Irkçılığın babası olarak bilinen Conte de Gobineou “İnsan Irklarının Eşitsizliği Üzerine Denemeler” adlı eserinde; insanları çeşitli fikrî kabiliyetlere sahip üç ayrı ırka
ayırmaktadır. Bunlardan beyaz ari ırkı ırkların en kabiliyetlisi ilan ederek
diğer ırkların medeniyete karışmasını da bu ırka bağlamaktadır. Daha sonraları
bu ırk kategorisini biraz daha ileri taşıyanlar insanların kafa ölçüleri, saç,
göz renkleri, vücut şekilleri vs. olmak üzere 100’e yakın farklılığı ayrıma
tabi tutarak bir tanımlamaya gittiler.[3]
İslâm dininin
yeryüzüne hakimiyetiyle birlikte toplumu ayrıştıran, kardeşliğin önüne geçen,
nefret ve yıkım üzerine şekillenen bu asabiyet düşüncesini Müslümanlar,
ayaklarının altına alarak söndürdümüşlerdi. Ancak yaklaşık 13 asır boyunca
Müslümanlardan uzak olan bu virüs, kâfirlerin hile ve fitneleriyle devletin de
zayıflaması fırsat bilinerek Müslümanlara peyderpey enjekte edildi.
İslâm Devleti’ne
karşı daimî bir bütünlük oluşturmaktan aciz kalan Batı, milliyetçiliğin
kıtalarındaki imparatorlukların parçalanmasına sebebiyet verse de ulusçuluk
temelinde yeni motivasyon, onları dünya siyasetinde daha aktif bir hâle
getirdi. Gerçekte bu düşünce Batıyı küle çevirecek bir ateş olmasına rağmen
Müslümanların devlet olarak bu ateşi körükleyecek güç ve takatten yoksun olması
bu fitne ateşinin İslâm coğrafyasında baş göstermesine sebep oldu. Nitekim
Osmanlı tebaasındaki farklı din ve ırktan milletler, yüzyıllar boyunca adaletle
yönetilip bir arada tutulmuş olsa da kâfirlerin kışkırtmaları, vaatleri
öncelikle gayrimüslimlerin üzerinde etkili oldu. 19. yüzyılın ortalarına doğru
özellikle Balkanlar’da Sırplar, Yunanlar bu fitne ateşinin meşalesi oldular.
Kâfir Batı,
yüzyıllardır savaş meydanlarında Osmanlı Hilâfet Devleti’ne karşı
gerçekleştiremediği başarıyı bu fitne ile umduklarından daha hızlı hedeflerine
ulaşır oldular. Özellikle devletin zayıflamış olması İslâm coğrafyasını kâfirlerin
misyonerlik faaliyetleri için cirit attıkları sahaya dönüştürdü. Batı’nın ilim
ve tekniğini almak için Avrupa’ya gönderilen öğrencilerin döndüklerinde kâfirlerin
gönüllü misyonerlerine dönüşmeleri, coğrafyamızda eğitim adı altında açılan
okul ve kolejlerin saf dimağları kirletmeleri, dergi, gazete, çeşitli neşriyatlarla
toplumun yönlendirilmesi, kurulan ocak, dernek, cemiyetlerle ümmetin
gençlerinin yönetime karşı örgütlendirilmesi...
Yine bu eğitim
kurumları, neşriyatlar ve ocaklarda ırk esasının ön plana çıkarılarak
diğerlerine karşı nefret uyandırılması hesap edilmiş bir takvime göre
işletiliyordu. İslâm coğrafyasında Arapların olduğu beldeler özellikle Suriye
ve Lübnan’da Arap Hıristiyanları üzerinden milliyetçilik fitnesinin
ateşlenmesi, beraberinde Mısır’ın ve diğer beldelerin dahil olmasıyla
Müslümanlar arasında bu yangın gittikçe genişliyordu.
Müslüman Arapların
kulaklarına Lawrenceler, Türk düşmanlığını fısıldarken, Türklerin kulaklarına
Arap düşmanlığı fısıldanıyordu. Böylece asırlardır kardeşçe yaşayan, kâfire
karşı birlikte hareket eden, aynı dinin mensubu, aynı mefkurenin müntesipleri
çürümüş, lanetlenmiş bir düşüncenin etrafında kümelenerek kâfirlerin oyuncağı
oldular. Müslümanlar, 13 asır önce Müslümanların kardeşliğini, birliğini
hazmedemeyen münafık ve Yahudilerin Abdullah bin Ubey eliyle kavmiyetçi
kışkırtmalarına rağmen bu oyuna gelmeyip, fitneleri def edebildi. Lakin 19. yüzyılda
içindeki ajan ve misyonerlerin ve de basiret yoksunu ahmakların elleriyle o
günün Abdullah bin Ubeylerinin fitnelerine mağlup olarak kıtalara hükmeden devletin
parçalara ayrılmasına şahit oldular.
Milliyetçilik hareketinin Türkçülük serüveni
ise II. Meşrutiyet’ten sonraya tekabül etmektedir. Özellikle Sultan Abdulhamid
Han’ın, Yahudilerin Filistin’den toprak taleplerini geri çevirmesinden sonra
Turancılık düşüncesi baş göstermiş, Ermeni ve diğer etnik isyanların patlak
vermesi, çoğu Yahudi dönmesi olan ittihatçıların yönetime darbe yaparak Sultan
Abdulhamid’i tahttan indirmesine kadar devam etmiştir. Bu durum, kâfirlerin
mutfağında hazırlanan plan ve projelerin bizden görünen, yerli işbirlikçi
hainlerin elleriyle ne denli incelikle uygulandığını bizlere göstermiş oldu.
Birinci Dünya Harbi
ile kâfirler, Müslümanlar üzerinde arzu ettikleri tüm planlarını uygulama
fırsatı buldular. Osmanlı Hilâfet Devleti bakiyesi üzerine milliyet esası
üzerine onlarca devlet kurularak dünyaya hükmeden dev, parçalara ayrılarak
yönlendirilmesi, yönetilmesi ve de yenmesi kolay lokmalar hâline getirilmiş
oldu. Sonuçta bu düşünceyle, her millet, belli bir toprak parçasına razı, kendi
milletinden olmayana mesafeli, birtakım sembolleştirmelerle bağnaz, bölük
pörçük dağınık onlarca devletin varlığına sebep oldu.
Türkçülük
düşüncesinin temelleri, öncelikle Batılı Türkologların çalışmalarıyla
hazırlandı. Sonrasında bu düşüncelerin yerli müdavimleri olan Namık Kemal, Ziya
Gökalp, Ömer Seyfettin vb, yazarlar aracılığıyla propaganda edildi.
Cumhuriyetin kuruluşuyla M. Kemal, bu düşünceyi şovenizme dönüştürüp Türk
milliyetçiliğini resmî devlet politikası hâline getirdi. Bu yeni devlet Misak-ı
Milli ile kendini sınırlandıran, Türkiye toprakları üzerinde yaşayan hiçbir
etnik unsuru tanımayan, herkesi Türk olarak kabul eden dayatmacı politikayı
günümüze kadar sürdürdü. Cumhuriyetten günümüze değin siyaset sahnesinde arz-ı
endam eden tüm partiler de; sağ, sol, muhafazakâr, ateist istisnasız tamamı
milliyetçilik düşüncesinin bir şekilde temsilcisi oldular.
Sonuç olarak
şunları söyleyebiliriz:
İslâm coğrafyasında
milliyetçi düşünceyi piyasaya süren, yöneten, yönlendiren, sömüren akıl, Batı
aklıdır.
Avrupa ve Amerika, İslâm
coğrafyasında milliyet esasına göre halkları kışkırtarak daha çok bölünmeleri
teşvik edip çok daha kifayetsiz parçalar olması için gayret ederken, kendi
aralarında birlikler anlaşmalar yaparak daha güçlü ve sömürü güçlerini devam
ettirmek istiyorlar.
Hâlbuki Rabbimizin
şu uyarısı hiçbir zaman unutulmamalıydı:
وَاعْتَصِمُوا
بِحَبْلِ اللّٰهِ جَم۪يعاً وَلَا تَفَرَّقُواۖ وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ
عَلَيْكُمْ اِذْ كُنْتُمْ اَعْدَٓاءً فَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ
بِنِعْمَتِه۪ٓ اِخْوَاناًۚ وَكُنْتُمْ عَلٰى شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ
فَاَنْقَذَكُمْ مِنْهَاۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ
تَهْتَدُونَ
“Hep
birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın; bölünüp parçalanmayın. Allah’ın size
olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah
gönüllerinizi birleştirmiş ve O’nun nimeti sayesinde kardeş olmuştunuz. Siz bir
ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi Allah kurtarmıştı. İşte Allah
size ayetlerini böyle açıklıyor ki doğru yolu bulasınız.”[4]
İslâm, kişinin
kendisinin karar vermesinden aciz olduğu rengi, ırkı, dili gibi hususları
birbirlerine üstünlük unsuru olmadığını, aksine bu farklılıkların aynı Allah’a
iman edenler için büyük bir zenginlik olduğunu hatırlatmaktadır. Rabbimiz farklı
renk ve dillerle aynı akideye iman etmemizi, aynı ibadeti yapmamızı, aynı
istikameti paylaşmamızı, aynı acı ve kederle elemlenmemizi, aynı sevinç ve
heyecanı paylaşmamızı emretmektedir.
يَٓا
اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَاُنْثٰى وَجَعَلْنَاكُمْ
شُعُوبًا وَقَبَٓائِلَ لِتَعَارَفُواۜ اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ
اَتْقٰيكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ خَب۪يرٌ
“Ey
insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için
sizi soylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstününüz en çok takva
sahibi olanınızdır. Allah bilendir, (her şeyden) haberdar olandır.”[5]
وَمِنْ
اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ
وَاَلْوَانِكُمْۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِلْعَالِم۪ينَ
“Göklerin
ve yerin yaratılışı, dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da O'nun
ayetlerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için ibretler vardır.”[6]
Müslümanlar 14 sır
önce milliyetçi, kavmiyetçi düşünceyi hayatlarından kovdular. Hep birlikte
Allah’ın takva ipine sarıldıkları için ahiret odaklı tatlı bir yarışın içine
girdiler. Böylece kardeş oldular. Ümmet oldular. Şöyle ki Medine İslâm Devleti’nde
Habeşistanlı Hz. Bilal, Suhayb er-Rumi ve Selman-ı Farisi Kureyş’in ileri
gelenleriyle aynı safta, aynı görevi paylaşırdı. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in “Selman bizden” övgüsü, Hz. Ömer RadiyAllahu anh’ın Hz.
Bilal için “efendimizdir” muhabbeti bunun göstergesidir.[7]
İslâmiyetten önce
binlerce yıl düşman olan Evs ve Hazreç kabilelerinin İslâm’la şereflendikten
sonra kardeş olmaları ve hatta Ensar ismini almaları Allah ve Rasulü’nün
övgülerine mazhar olmaları dünyada eşi benzeri görülmemiş bir kardeşlik
hukukunu inşa etti.
Yine Rasulullah SallAllahu
Aleyhi ve Sellem’in milliyetçiliği cahiliye ile eş tutması, istikameti ahiret
olan Müslümanları 13 asır boyunca bu fitneden uzak tuttu. Tabii ki bu fitnenin
Müslümanlardan uzak kalmasını sağlayan esasi unsur Müslümanların devletiyle
güçlü olmasıydı. Devlet zayıflayınca tabiri caizse mikrop kapmaya elverişli
beden gibi bu fitnelere açık hâle geldi. İşte bu sebeple 100 yıldır bu zehirli
virüs, ümmetin evlatlarının bedenlerini kemirip milyonlarcasını yok etmektedir.
Bu ümmetin
tekrardan, fitnelerden emin, kâfirlerin tuzaklarından berî olması, dünyanın her
karışında Müslümanların hakkını koruyacak, suni sınırları kaldıracak, farklı
renkleri, dilleri İslâm potasında eritecek yegâne gücün tekrardan Hilâfet’in
vücuda gelmesi ile olacaktır.
O vakit, tekrardan
bu zehir bedenlerden atılacak, güçlü bir nizamla insanlık tekrardan adaletin,
hakkın lezzetini tadacaktır. Biiznillah…
Faydalanılan
Kaynaklar
Modern Ulus
Devletlerin Doğuşu The Bırth Of Modern Natıon States
Seyyid Kutub’un
Batı’yı Okuma Biçimi
Ulus, Uluslaşma ve
Devlet: Bir Modern Kavram Olarak Ulus Devlet
[1]
TDK
[2]
Modern Milliyetçiliğin Doğuşu ve İslam Dünyasına Girişi -1 - Mehmet Kara
[3]
Modern Milliyetçiliğin Doğuşu ve İslam Dünyasına Girişi -1 - Mehmet Kara
[4]
Al-i İmran Suresi 103
[5]
Hucurat Suresi 13
[6]
Rum Suresi 22
[7]
Muhammed Kutup Çağdaş Fikir Akımları (Milliyetçilik Yurtseverlik s.596


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış