NASYONALİZM/MİLLİYETÇİLİK VE ULUS DEVLETLER

Ahmet Sapa

Herkes tarafından kabul gören ortak bir tanımdan uzak olan nasyonalizmin, yaşanılan döneme ve düşünürlerin sahip oldukları dünya görüşüne göre birçok tanımı yapılmıştır.

Almanca nationalismus, Fransızca nationalisme, İngilizce nationalism olarak geçen kelimenin Türkçe karşılığı ulusçuluktur. Latince’de “nation” doğum, “niton” yer manasına gelen bu kavram millet olarak da Türkçe’de karşılık bulmuştur.

Ulusçuluk/Nasyonalizm bizde şöyle ifade edilmiştir: Her ulusun kendi kültür değerlerini, çıkarlarını ve bağımsızlığını her şeyin üstünde tutarak ve koruyarak varlığını sürdürebileceğine inanan, çok kez bölgesel, uluslararası ya da başka tür değerler üzerinde durmayan görüş.[1]

Bu düşüncenin temelinde ırk, devlet, dil, tarih, kültür, bayrak gibi unsurlar, sembolleştirilmek suretiyle diğer milletlerden kendini üstün görme, geçmişiyle övünme dürtüsü hâkimdir.

Milliyetçiliğin tarihî serüvenine baktığımızda insanla yaşıt olduğunu söylersek mübalağa yapmış olmayız. Üstünlük anlayışı üzerine varlık gösteren bu düşünce, şeytanın Hz. Adem’e karşı büyüklenmesinden, Kabil’in kardeşi Habil’i katletmesine kadar geriye götürülebilir.

Bu düşüncenin ete kemiğe büründürülerek siyasi anlamda bir ideoloji gibi diğer halklar üzerinde egemenlik serüveninin ise 18. yüzyılın son çeyreği olan 1789 Fransız İhtilali ve Sanayi Devrimi’nden sonra başladığından bahsedilebilir. 19. yüzyıl Avrupa ülkeleri ve Amerika’nın fikir anlamında milliyetçi teorisyenlere kavuştuğu yüzyıldır. Napolyon’un istilalarıyla bu düşüncenin yayılması daha bir hız kazanırken…  20. yüzyılda ise iki dünya harbinin yaşanmasının temel sebeplerinden biridir milliyetçilik. Bu dönemde İtalya'da Mussolini, Almanya'da Hitler, Arjantin'de Juan Doningo, Portekiz'de Salazar gibi liderler tarafından bu düşünce çok daha ileri bir düzeye taşınmıştır.[2]

Güçlünün ayakta kalmasının gerektiği, yani orman kanunlarını felsefe hâline getiren Batı, ortaya koydukları milliyetçilik düşüncesiyle bire bir paralellik arz etmektedir.

Bu düşüncenin Batı’da ortaya çıkmasına sebep olan unsurlara baktığımızda yüzyıllardır kilise ve kralların hegamonyası arasında preslenen halkın isyanı, derebeylik ve monarşizmin kifayetsizlikleri, Hıristiyanlığın sadece halkların sömürülmesine aracılık etmesi, ekonomik çöküntü, İslâm dünyası karşısında mağlubiyetlerin bitmek bilmemesi… Öyle ki bu düşünce önce Batı Avrupa’da sonra Kuzey Amerika, Doğu Avrupa derken dünyanın diğer bölgelerine de çok hızlı bir şekilde yayıldı. Nitekim 19. asır, milliyetçiliğin en revaçta olduğu asır olarak tarihe geçti.

Nasyonalist düşüncenin temelinde enaniyet, kibir ve taassubun olması; ırkçılık, yıkım, ayrıştırma ve öldürmeyi bu düşüncenin doğal bir sonucu yapmaktadır. Bu düşüncenin iki çocuğu ise ulusal milliyetçilik ve ırkçılık olarak karşımıza çıkmaktadır.

   Ulusal milliyetçiliğin, her ulusun belirli bir toprak parçası üzerinde kendi devlet ve milliyetiyle kıvanç duymayı esas alması, sınırları dışındaki milletlerin acıları, dertleri, problemlerinden uzak sadece kendi dar sınırlarına hapsolmuş daha baskıcı ve bağnaz bir düşünce olarak karşımıza çıkmaktadır. Tıpkı bugün, yaşadığımız coğrafyada devletlerin yaptıkları gibi. Yine ırkçılık, milliyetçilik düşüncesinin kaçınılmaz sonucudur ki bu, kendinden olanı şartsız kabul edip kutsar. Kendinden zayıf olanı ezip, düşmanlık etmeyi övünç sayarken, kendinden güçlü olana aşağılık kompleksiyle pespaye olmadır.

   Avrupa’da neşvu nema eden milliyetçilik, daha çok saldırganlık, sömürme, kendinden olmayanı tahakküm altına almayı hedeflerken, İslâm coğrafyasında ise bu düşünce; sözde sömürüye karşı başkaldırı, özgürlük mücadelesi olarak ortaya çıkmıştır. Fakat bu hareketlerin öncesi ve sonrasına baktığımızda görülen, bu mücadeleyi veren yapıların daha çok sömürgecilerin, sömürülerini kolaylaştıran, devam ettiren araca dönüştükleri gerçeğidir.

Gerçekte Avrupa’da bu batıl düşüncenin teorisyenlerinden bazıları, insanları ten rengine göre siyah, beyaz, kahverengi, kızıl şeklinde ayrıma tâbi tutarken, bir kısmı da halkları becerilerine göre ayrıma tâbi tuttular. Tabii ki kendilerini çalışkan, asil, layık diğerlerini ise tembel, hırsız, cimri, kaba, sert olarak tanımlayarak.

Irkçılığın babası olarak bilinen Conte de Gobineou “İnsan Irklarının Eşitsizliği Üzerine Denemeler” adlı eserinde; insanları çeşitli fikrî kabiliyetlere sahip üç ayrı ırka ayırmaktadır. Bunlardan beyaz ari ırkı ırkların en kabiliyetlisi ilan ederek diğer ırkların medeniyete karışmasını da bu ırka bağlamaktadır. Daha sonraları bu ırk kategorisini biraz daha ileri taşıyanlar insanların kafa ölçüleri, saç, göz renkleri, vücut şekilleri vs. olmak üzere 100’e yakın farklılığı ayrıma tabi tutarak bir tanımlamaya gittiler.[3]

İslâm dininin yeryüzüne hakimiyetiyle birlikte toplumu ayrıştıran, kardeşliğin önüne geçen, nefret ve yıkım üzerine şekillenen bu asabiyet düşüncesini Müslümanlar, ayaklarının altına alarak söndürdümüşlerdi. Ancak yaklaşık 13 asır boyunca Müslümanlardan uzak olan bu virüs, kâfirlerin hile ve fitneleriyle devletin de zayıflaması fırsat bilinerek Müslümanlara peyderpey enjekte edildi.

İslâm Devleti’ne karşı daimî bir bütünlük oluşturmaktan aciz kalan Batı, milliyetçiliğin kıtalarındaki imparatorlukların parçalanmasına sebebiyet verse de ulusçuluk temelinde yeni motivasyon, onları dünya siyasetinde daha aktif bir hâle getirdi. Gerçekte bu düşünce Batıyı küle çevirecek bir ateş olmasına rağmen Müslümanların devlet olarak bu ateşi körükleyecek güç ve takatten yoksun olması bu fitne ateşinin İslâm coğrafyasında baş göstermesine sebep oldu. Nitekim Osmanlı tebaasındaki farklı din ve ırktan milletler, yüzyıllar boyunca adaletle yönetilip bir arada tutulmuş olsa da kâfirlerin kışkırtmaları, vaatleri öncelikle gayrimüslimlerin üzerinde etkili oldu. 19. yüzyılın ortalarına doğru özellikle Balkanlar’da Sırplar, Yunanlar bu fitne ateşinin meşalesi oldular.

Kâfir Batı, yüzyıllardır savaş meydanlarında Osmanlı Hilâfet Devleti’ne karşı gerçekleştiremediği başarıyı bu fitne ile umduklarından daha hızlı hedeflerine ulaşır oldular. Özellikle devletin zayıflamış olması İslâm coğrafyasını kâfirlerin misyonerlik faaliyetleri için cirit attıkları sahaya dönüştürdü. Batı’nın ilim ve tekniğini almak için Avrupa’ya gönderilen öğrencilerin döndüklerinde kâfirlerin gönüllü misyonerlerine dönüşmeleri, coğrafyamızda eğitim adı altında açılan okul ve kolejlerin saf dimağları kirletmeleri, dergi, gazete, çeşitli neşriyatlarla toplumun yönlendirilmesi, kurulan ocak, dernek, cemiyetlerle ümmetin gençlerinin yönetime karşı örgütlendirilmesi...

Yine bu eğitim kurumları, neşriyatlar ve ocaklarda ırk esasının ön plana çıkarılarak diğerlerine karşı nefret uyandırılması hesap edilmiş bir takvime göre işletiliyordu. İslâm coğrafyasında Arapların olduğu beldeler özellikle Suriye ve Lübnan’da Arap Hıristiyanları üzerinden milliyetçilik fitnesinin ateşlenmesi, beraberinde Mısır’ın ve diğer beldelerin dahil olmasıyla Müslümanlar arasında bu yangın gittikçe genişliyordu.

Müslüman Arapların kulaklarına Lawrenceler, Türk düşmanlığını fısıldarken, Türklerin kulaklarına Arap düşmanlığı fısıldanıyordu. Böylece asırlardır kardeşçe yaşayan, kâfire karşı birlikte hareket eden, aynı dinin mensubu, aynı mefkurenin müntesipleri çürümüş, lanetlenmiş bir düşüncenin etrafında kümelenerek kâfirlerin oyuncağı oldular. Müslümanlar, 13 asır önce Müslümanların kardeşliğini, birliğini hazmedemeyen münafık ve Yahudilerin Abdullah bin Ubey eliyle kavmiyetçi kışkırtmalarına rağmen bu oyuna gelmeyip, fitneleri def edebildi. Lakin 19. yüzyılda içindeki ajan ve misyonerlerin ve de basiret yoksunu ahmakların elleriyle o günün Abdullah bin Ubeylerinin fitnelerine mağlup olarak kıtalara hükmeden devletin parçalara ayrılmasına şahit oldular.

 Milliyetçilik hareketinin Türkçülük serüveni ise II. Meşrutiyet’ten sonraya tekabül etmektedir. Özellikle Sultan Abdulhamid Han’ın, Yahudilerin Filistin’den toprak taleplerini geri çevirmesinden sonra Turancılık düşüncesi baş göstermiş, Ermeni ve diğer etnik isyanların patlak vermesi, çoğu Yahudi dönmesi olan ittihatçıların yönetime darbe yaparak Sultan Abdulhamid’i tahttan indirmesine kadar devam etmiştir. Bu durum, kâfirlerin mutfağında hazırlanan plan ve projelerin bizden görünen, yerli işbirlikçi hainlerin elleriyle ne denli incelikle uygulandığını bizlere göstermiş oldu.

Birinci Dünya Harbi ile kâfirler, Müslümanlar üzerinde arzu ettikleri tüm planlarını uygulama fırsatı buldular. Osmanlı Hilâfet Devleti bakiyesi üzerine milliyet esası üzerine onlarca devlet kurularak dünyaya hükmeden dev, parçalara ayrılarak yönlendirilmesi, yönetilmesi ve de yenmesi kolay lokmalar hâline getirilmiş oldu. Sonuçta bu düşünceyle, her millet, belli bir toprak parçasına razı, kendi milletinden olmayana mesafeli, birtakım sembolleştirmelerle bağnaz, bölük pörçük dağınık onlarca devletin varlığına sebep oldu.

Türkçülük düşüncesinin temelleri, öncelikle Batılı Türkologların çalışmalarıyla hazırlandı. Sonrasında bu düşüncelerin yerli müdavimleri olan Namık Kemal, Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin vb, yazarlar aracılığıyla propaganda edildi. Cumhuriyetin kuruluşuyla M. Kemal, bu düşünceyi şovenizme dönüştürüp Türk milliyetçiliğini resmî devlet politikası hâline getirdi. Bu yeni devlet Misak-ı Milli ile kendini sınırlandıran, Türkiye toprakları üzerinde yaşayan hiçbir etnik unsuru tanımayan, herkesi Türk olarak kabul eden dayatmacı politikayı günümüze kadar sürdürdü. Cumhuriyetten günümüze değin siyaset sahnesinde arz-ı endam eden tüm partiler de; sağ, sol, muhafazakâr, ateist istisnasız tamamı milliyetçilik düşüncesinin bir şekilde temsilcisi oldular.

Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz:

İslâm coğrafyasında milliyetçi düşünceyi piyasaya süren, yöneten, yönlendiren, sömüren akıl, Batı aklıdır.

Avrupa ve Amerika, İslâm coğrafyasında milliyet esasına göre halkları kışkırtarak daha çok bölünmeleri teşvik edip çok daha kifayetsiz parçalar olması için gayret ederken, kendi aralarında birlikler anlaşmalar yaparak daha güçlü ve sömürü güçlerini devam ettirmek istiyorlar.

Hâlbuki Rabbimizin şu uyarısı hiçbir zaman unutulmamalıydı:

وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَم۪يعاً وَلَا تَفَرَّقُواۖ وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ كُنْتُمْ اَعْدَٓاءً فَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِه۪ٓ اِخْوَاناًۚ وَكُنْتُمْ عَلٰى شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ فَاَنْقَذَكُمْ مِنْهَاۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ

“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın; bölünüp parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah gönüllerinizi birleştirmiş ve O’nun nimeti sayesinde kardeş olmuştunuz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi Allah kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle açıklıyor ki doğru yolu bulasınız.”[4]

İslâm, kişinin kendisinin karar vermesinden aciz olduğu rengi, ırkı, dili gibi hususları birbirlerine üstünlük unsuru olmadığını, aksine bu farklılıkların aynı Allah’a iman edenler için büyük bir zenginlik olduğunu hatırlatmaktadır. Rabbimiz farklı renk ve dillerle aynı akideye iman etmemizi, aynı ibadeti yapmamızı, aynı istikameti paylaşmamızı, aynı acı ve kederle elemlenmemizi, aynı sevinç ve heyecanı paylaşmamızı emretmektedir.

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَاُنْثٰى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَٓائِلَ لِتَعَارَفُواۜ اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ اَتْقٰيكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ خَب۪يرٌ

“Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi soylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstününüz en çok takva sahibi olanınızdır. Allah bilendir, (her şeyden) haberdar olandır.”[5]

وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِلْعَالِم۪ينَ

“Göklerin ve yerin yaratılışı, dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için ibretler vardır.”[6]

Müslümanlar 14 sır önce milliyetçi, kavmiyetçi düşünceyi hayatlarından kovdular. Hep birlikte Allah’ın takva ipine sarıldıkları için ahiret odaklı tatlı bir yarışın içine girdiler. Böylece kardeş oldular. Ümmet oldular. Şöyle ki Medine İslâm Devleti’nde Habeşistanlı Hz. Bilal, Suhayb er-Rumi ve Selman-ı Farisi Kureyş’in ileri gelenleriyle aynı safta, aynı görevi paylaşırdı. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in “Selman bizden” övgüsü, Hz. Ömer RadiyAllahu anh’ın Hz. Bilal için “efendimizdir” muhabbeti bunun göstergesidir.[7]

İslâmiyetten önce binlerce yıl düşman olan Evs ve Hazreç kabilelerinin İslâm’la şereflendikten sonra kardeş olmaları ve hatta Ensar ismini almaları Allah ve Rasulü’nün övgülerine mazhar olmaları dünyada eşi benzeri görülmemiş bir kardeşlik hukukunu inşa etti.

Yine Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in milliyetçiliği cahiliye ile eş tutması, istikameti ahiret olan Müslümanları 13 asır boyunca bu fitneden uzak tuttu. Tabii ki bu fitnenin Müslümanlardan uzak kalmasını sağlayan esasi unsur Müslümanların devletiyle güçlü olmasıydı. Devlet zayıflayınca tabiri caizse mikrop kapmaya elverişli beden gibi bu fitnelere açık hâle geldi. İşte bu sebeple 100 yıldır bu zehirli virüs, ümmetin evlatlarının bedenlerini kemirip milyonlarcasını yok etmektedir.

Bu ümmetin tekrardan, fitnelerden emin, kâfirlerin tuzaklarından berî olması, dünyanın her karışında Müslümanların hakkını koruyacak, suni sınırları kaldıracak, farklı renkleri, dilleri İslâm potasında eritecek yegâne gücün tekrardan Hilâfet’in vücuda gelmesi ile olacaktır.

O vakit, tekrardan bu zehir bedenlerden atılacak, güçlü bir nizamla insanlık tekrardan adaletin, hakkın lezzetini tadacaktır. Biiznillah…

Faydalanılan Kaynaklar

Modern Ulus Devletlerin Doğuşu The Bırth Of Modern Natıon States

Seyyid Kutub’un Batı’yı Okuma Biçimi

Ulus, Uluslaşma ve Devlet: Bir Modern Kavram Olarak Ulus Devlet



[1] TDK

[2] Modern Milliyetçiliğin Doğuşu ve İslam Dünyasına Girişi -1 - Mehmet Kara

[3] Modern Milliyetçiliğin Doğuşu ve İslam Dünyasına Girişi -1 - Mehmet Kara

[4] Al-i İmran Suresi 103

[5] Hucurat Suresi 13

[6] Rum Suresi 22

[7] Muhammed Kutup Çağdaş Fikir Akımları (Milliyetçilik Yurtseverlik s.596


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz