BATI DÜŞÜNCE TARİHİNE GENEL BİR BAKIŞ

Serdar Yılmaz

İçinde bulunduğumuz çağda insanlığın karşı karşıya kaldığı en büyük ve en temel sorun nedir diye bir soru sorulsa, aklı başında olan ve temiz bir fıtrata sahip herkesin vereceği ilk cevaplardan birisi herhâlde “Batı düşüncesinin hâkimiyetidir.” cevabı olacaktır. Batı düşüncesinin günümüz dünyasına hâkim olmasını temel bir sorun olarak görmeyenler ise ya bu düşüncenin aldatıcı tesir ve büyüsü ile etkilenmiş ve hayata zaten bu düşüncenin penceresinden bakıyordur ya da Batı düşüncesinin insanlığa vermiş olduğu zararı ve yeryüzünde gerçekleştirmiş olduğu ifsadı göremeyecek derecede hissiyatı körelmiş durumdadır. Zira günümüz insanının iç dünyasındaki karanlık, ruh ve maneviyattan kopuş, hiçbir ilke ve değer gözetmeksizin sadece çıkar ve menfaat peşinde koşma, hakikati nesneleştirip maddeye indirgeme ve neticesinde insanın hem kendisine ve kendi nevine hem çevresine hem de tüm canlılara karşı büyük bir tehdit oluşturacak şekilde canavarlaşması gerçeği, en ilkel ve iptidai şekilde düşünen kimselerin dahi görüp hissedebileceği bir gerçekliktir. Bu gerçeği görüp hissedenlerin bir kısmının ise tüm bunların sebebinin Batı düşüncesinden kaynaklandığını kabul etmemeleri veya dünyanın içinde bulunduğu kaos, kriz ve buhranların, Batı düşüncesi ile irtibatını kuramamaları ise ya Batı düşüncesinin hakikatinden cahil olmaları sebebiyledir ya da günümüz dünyasında hayatı kolaylaştıran bir kısım teknolojik gelişmelerin ve ilmi buluşların cazibesi ile büyülenmiş bir hayranlık içerisindedir. İşte bu gibi kimselerin her platformda Batı düşüncesini hayranlık ile savunmaları nedeniyle bu düşünce hâlâ hayatta hakimiyetini sürdürebilmekte ve siyasi, iktisadi, akademik, sosyal, fikrî vb. alanların tümünde yıkım ve tahribatını gerçekleştirmeye devam edebilmektedir.

Bununla birlikte Batı düşüncesi sorunu sadece Batılıların sorunu değil tüm insanlığın sorunudur. Zira günümüzde bu düşünce sistemi bir dünya düzeni olarak tahakküm etmekte, her düşünce yapısını az ya da çok tesiriyle tehdit etmektedir. Özellikle günümüz İslâm dünyası ve Müslüman zihinler bu düşüncenin çok büyük tesiri ve tehdidi ile karşı karşıyadır. Müslümanların, hayatın her alanında karşılaştıkları sorunların temelinde Batı düşüncesinin etkisi olduğunu söylesek herhâlde abartmış olmayız. Çünkü gerek kendi iç dünyalarında yaşadıkları buhranlar gerek birbirleriyle ilişkilerinde çıkan sorunlar gerekse hayatın her alanında karşılaşılan krizler, Müslümanların, düşünce ve davranışlarında İslâm’ı esas almayıp, Batılı fikir, kaide ve yaklaşımları esas almalarındandır. Hatta İslâmi zannedilen bazı fikir, kaide ve yaklaşımların dahi üzerinde birazcık derinleşildiğinde İslâm’ın değil Batı düşüncesinin ürünü olduğu görülmektedir. Bu fikirler uzun yıllardır birtakım siyasetçi, akademisyen, düşünür, aydın ve kanaat önderlerinin İslâm ile Batı düşüncesini bağdaştırma çabalarının neticesinde türlü entrika veya argümanlarla İslâm kılıfı giydirilmiş Batı düşüncesi ve hak suretinde gösterilmeye çalışılan batıl fikirlerdir. Bundan dolayı Batı düşüncesinin tüm gerçekliğiyle ortaya konulması, bu düşüncenin esaslarının, hayat hakkındaki mefhum, ölçü ve kanaatlerinin barizleştirilmesi, özellikle Müslümanların fikirleri, zihniyetleri ve hayatlarındaki tesirlerinin netleştirilmesi son derece önemlidir.

Bunun ilk adımı ise Batı düşünce tarihini ve bu düşüncenin geçirmiş olduğu evreleri ortaya koymak ve tarihsel süreç içerisinde geçirdiği değişim ve farklılaşmanın serencamını ve sebeplerini netleştirmektir. Bu sebeple ben bu yazımda Batı düşüncesinin tarihî kodlarını ve süreçlerini ele almaya çalışacağım. Tabii ki yüzyıllara dayanan bir düşünce sistemini bir makalede detaylı bir şekilde ele almak mümkün değildir ancak esas ve temel yönlerini genel hatlarıyla ortaya koymaya çalışacağım.

Batı Düşüncesi Kavramı: Her kavram ve terimde olduğu gibi öncelikle Batı düşüncesi kavramının da tanım ve mahiyetini ortaya koymak gerekmektedir. Bir şeyi tanımlamak ise o şeyin vakıasını vasfetmektir. Yani diğerlerinden ayırıcı özelliklerini barizleştirip, o şeyle sınırlandırmaktır. Bu itibarla Batı düşüncesi, Batıya has olan ve Batı kaynaklı bir düşünce sistematiğidir. Burada ifade edilen düşünce ise herhangi bir eşya hakkında ya da düşünmenin kendisi hakkında bir hüküm vermek değil, bir bütün olarak varlık hakkında hüküm vermeyi ifade eden bir düşünmedir. Yani varlık, varlığın ötesi, varlığın mahiyeti ve hakikati hakkında bir düşünüştür ki bu düşünceyi diğerlerinden ayırmak için felsefe kavramının kullanılması genel bir kabul görmüştür. Bu minvalde Batılı anlamda felsefe yapma, varlığa ve hakikatine Batılı gibi bakma ve bu felsefenin sonucunda ulaşılan kabulleri hayata tatbik etme olarak Batı düşüncesini tanımladığımızda herhâlde doğru bir tanımlama yapmış oluruz.

Bu değerlendirmeden hareketle Batı düşüncesi, tarihsel bir mahiyet arz ederek süreç içerisinde birbirinden farklı kalıplar hâlinde karşımıza çıkan bir sistematiğe sahiptir. Tarih içerisindeki birbirinden farklı yapısı sebebiyle genel hatlarıyla üç tarihsel süreçte Batı düşüncesini ele almak günümüzde kabul görmüş bir yaklaşım tarzıdır. Bu üç dönem ise İlk Çağ Yunan Felsefesi, Roma-Orta Çağ felsefesi ve modern-çağdaş Batı felsefesi olarak kategorize edilebilir. Bu şekilde bir dönemsel kategorize Batı düşüncesinin, antik Yunan’daki filozofların felsefeleri ile başlayıp ardından Roma imparatorluğunun ve Hristiyanlığın kendisine eklemlenmesiyle devam edip, son olarak da rönesans ve aydınlanma sonrası modern bilim ve felsefenin doğmasıyla çağdaş dönemdeki muhtevasına kavuşmuş bir düşünce geleneğini ifade eder. Bu yaklaşımdan hareketle Batı düşünce tarihinin izini sürmek istediğimizde ilk olarak antik Yunan’da felsefenin doğuşunu ele almak ve ilk Yunan filozoflarının temel düşüncelerine göz atmak yerinde olacaktır.

Antik Yunan Felsefesi:

Her ne kadar üzerinde bazı tartışmalar yapılmışsa da felsefenin ilk olarak Yunanlı filozof Thales (MÖ 625-547) ile birlikte başladığı genel kabul görmüştür. Hem Yunan felsefesini diğer Doğu felsefelerinden ayıran önemli fark hem de Thales ve talebelerinin felsefenin kurucusu olarak kabul edilmelerinin en önemli etkeni, onun pratik, dinî veya mistik kaygılar olmaksızın yalnızca teorik kaygılarla varlığın görünen yüzünün ötesindeki bilgiye ulaşma amacını güden bir düşünme olduğu kabul edilmektedir. Yani Thales, o dönemde Yunan toplumlarına hâkim olan mitolojik Yunan dinini kabul veya ret etmeyi önemsemeksizin ve pratik hiçbir sonucunu gözetmeksizin sırf teorik olarak bir hakikatin bilgisine ulaşmak için, görünen alemin arkasındaki esas unsura ulaştıracak bir düşünme çabası içerisine girmiştir. Thales ve talebeleri, görünen ve sürekli değişen varlıkların arkasında değişmeyen bir gerçeklik olduğu, doğadaki bütün değişik görünümlerin kaynağında değişmeyen tek bir sebep yani “Arkhe” olduğunu ifade etmişlerdir. Bu sebep (arkhe), Thales’e göre sudur. Yani her şey sudan meydana gelmiştir ve ilk madde sudur. Thales’in bu düşüncesi kendi talebelerini dahi ikna edememiş olacak ki öğrencisi ve dostu olan Anaksimandros, suyun nicelik bakımından sınırlı ve nitelik bakımından da belirli olmasından dolayı bu teze karşı çıkmıştır. Ona göre sonsuz olan evrenin ilk maddesi (arkhe) sınırsız ve belirsiz bir madde olmalıdır ki bunu da “aperion” (sınırsız olan) diye tanımlamıştır. Daha sonra gelen ve kendilerine doğa felsefecileri denilen Yunanlı filozoflar da arkhe arayışlarını sürdürmüşler ve kimine göre hava, kimine göre ateş vb. şeklinde devam edip gitmiştir.

İyonya Okulu olarak tanımlanan ve bir ilk madde metafiziği geliştiren Thales ve öğrencilerinin ardından bir sayı metafiziği geliştirmiş olan Pisagor ve öğrencileri gelmiştir. Bunlar tarihçiler tarafından felsefi bir okuldan ziyade bir tarikat olarak isimlendirilirler. Zira Pisagor ve öğrencileri insanın ruh ve beden olarak iki farklı bileşenden meydana geldiğini, bedenin yok olup gittiğini ancak ruhun farklı varlıklarla ilişkiye geçtiğini, asıl amacın evrenin ruhuyla insan ruhunun birleştirilmesi olduğunu iddia ederler. Evrenin bir uyum ve ahenk içinde olduğu ve bu ahengi anlamak içinde sayıları anlamak gerektiğini, her şeyin sayılardan ibaret olduğunu da iddia ederler.

Bunlardan sonra da doğadaki değişime odaklanan ve değişim problemini kendilerine düşünce alanı seçen Herakleitos ve Parmenides gibi filozoflar gelir. Herakleitos’a göre her şey bir değişim içerisindedir. Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir. Evrende kalıcı ve sürekli hiçbir şey yoktur ve her şey karşıtlarıyla var olur. İşte evrende değişime konu olmayan, bir karşıtı olmayan ve evrenin doğasını belirleyen süreci daima denetimi altında tutan nesnel tek güç “logos” tur. Günümüzde bütün bilim dallarının sonundaki “loji” ekinin sebebi olan logos kavramı, söz, düşünce ve akıl anlamlarına yakın bir anlama gelmektedir. Daha sonraları hemen hemen tüm Yunan filozoflarının ve hatta Müslüman felsefecilerinde kullanacağı bir kavram olan “logos” kavramı, aslında filozofların tanrısıdır. Mutlak akıl, mutlak anlam ve mutlak sözü ifade eden logos, tüm varlığın sebebidir. Varlık bir silsile hâlinde logostan taşmış ve sudur etmiştir. Dolayısıyla logosun bilgisine ulaşmak, logosun bir parçası olan insan ruhunun, ilahi logosla gerçekleştireceği bir birleşme ile mümkündür. Yine tüm Yunan filozoflarına göre yoktan, varlık meydana gelmez. Yani hiçten, hiçbir şey çıkmaz. Dolayısıyla yoktan var eden bir yaratıcı diye bir şey Yunan felsefesinde yoktur. Varlığın tümü, mutlak bir olan ve mutlak varlığı olandan ya taşarak meydana gelmiştir ya da mutlak varlığın ilk maddeyi hareket ettirmesi ile bu hareket ve değişimin sonucunda varlık meydana gelmiştir.

Antik Yunan felsefesinin şüphesiz ki en etkili ve en çığır açan filozofları Sokrates, Eflatun ve Aristo’dur. Sokrates, kendinden önceki doğa üzerinde düşünen filozofların aksine insan üzerinde düşünen ve insanın erdem ve bilgeliğe ulaşmasının unsurlarını ortaya koymaya çalışan yöntemiyle diğerlerinden farklılık arz eder. Yaşadığı çağda hem parayla bilgi satmaya çalışan sofistlere karşı hem ruhu inkâr eden materyalistlere karşı hem de siyasi çevrelerin yönetim anlayışına karşı derin tartışmalar gerçekleştirmiş ve bunların neticesinde toplumun dinini küçümsemek ve gençlerin kafalarını karıştırmak gibi gerekçelerle zehirlenerek idam edilmiştir. Onun insanın sahip olması gereken erdemler ve ahlaki meziyetler hakkında ölümü göze alarak vermiş olduğu mücadele, onu Yunan filozofları arasında ayrıcalıklı bir yere koymuştur. Sokrates’in talebesi olan Eflatun ise ilk olarak felsefeyi sistemleştiren ve sistematik bir düşünce tarzı ortaya koyan ilk Yunan filozofu olarak kabul edilir. Her ne kadar kendisinden sonra gelen ve asıl sistematiği ortaya koyan Aristo kadar olmasa da yine de sistemli bir şekilde felsefeyi bilgi felsefesi, ahlak felsefesi, siyaset felsefesi gibi kategorize eden Batı düşünce geleneğinin en önemli filozoflarından birisidir. Eflatun’un felsefesinde idealar dünyası önemli bir yer tutar. Ona göre gözlemlenebilir ve hissedilebilir bu dünya fenomenler dünyasıdır. Bu hissedilebilir dünyanın dışında her şeyin hakikatinin bilgisinin olduğu bir idealar dünyası vardır. İnsanların zihinlerinde birtakım soyut kavramlar bu idealar dünyasına ait kavramlardır. Yine yaşadığımız dünyadaki varlıklar, hakiki anlamda var olan idealar dünyasındaki varlıkların kopyaları ve gölgeleridir. Yine Eflatun’un yazmış olduğu “Erdemli Şehir” kitabı ideal devlet ve toplumu anlatmaya çalıştığı bir eserdir.

Batı düşüncesine kaynaklık eden antik Yunan felsefesinin tartışmasız en büyük filozofu olarak kabul edilen Aristo’ya gelince, tam olarak felsefeyi sistemleştiren her meseleyi kategoriler hâlinde ele alan, fizik, metafizik, etik, politika vb. konularda sistemli eserler yazan ve mantık ilminin kurucusu kabul edilen bir filozoftur. İbni Sina, Farabi gibi Müslüman filozofların üzerinde de kendisine “Muallimi evvel” (ilk öğretmen) denilecek kadar çok büyük tesirler bırakan bir filozoftur. Eflatun’un idealar dünyasına yaptığı eleştirilerle ve bireysel varlıkların ontolojik gerçekliği üzerine yaptığı vurgularla deneysel bilimlere öncelik veriyor gibi görünse de o da diğer tüm antik Yunan filozofları gibi metafizik yaklaşımlar ve teorik varsayımlardan kendisini kurtaramamıştır. Aristo yaşanılan dünya ile gökteki varlıkların ayrımını, ay altı âlem ve ay üstü âlem tezi ile ortaya koyan filozoflardandır. Ay üstü âlemdeki varlıklar sırf akıldan müteşekkil varlıklar olmaları sebebiyle mükemmeldirler. Ay altı âlem denilen dünya ise hava, su, ateş ve toprak olan dört unsurdan meydana gelmiştir. Aristo’nun kafasında tasarladığı varlık sistemindeki ihtiyaca binaen tamamlayıcı unsur olarak varlığı zorunlu bir ilah sisteme dahil edilmiştir. Zira imkân dahilindeki varlığın, fiil hâline geçmesi ve yine Aristo’nun tasarladığı evren sistemindeki en dış küreyi hareket ettirecek bir ilk muharrike ihtiyaç duyulmuştur ki o da varlığın ilk sebebi olan ilahtır.         

Sadece bu çok kısa ve genel bilgilerden de görüldüğü gibi Yunan felsefesi, tabiat ötesi, madde ötesi ve hakikat ötesi bahislerden ibaret olan teori, ütopya ve tasavvurlardan meydana gelmektedir. Herhangi bir hisse dayanmayan konularda düşünme gerçekleşmeyeceğinden dolayı dogmatik ve ütopik varsayımlardan ve hayallerden başka bir şey değildir. Her ne kadar bu bahisler ve çıkan sonuçlar lezzetli ve cezbedici olsa da Yunan felsefesinin bahisleri ve sonuçları aklen batıl varsayımlardan ibarettir.            

Roma-Orta Çağ Felsefesi:

Roma-Orta Çağ felsefesi, Helenistik dönemi de içine alacak şekilde milattan önce 300’lü yıllardan, milattan sonra 1400’lerdeki rönesans yıllarına kadar uzun bir dönemi içine alan süreci ifade eden felsefe biçimidir. Her ne kadar farklı bir isimle ifade edilse de bu dönemde yine Yunan felsefesi dönemidir. Ancak bu dönemin antik Yunan felsefesinden farkı, felsefenin sadece teorik kaygılarla hakikatin ötesine ulaşma çabasından ziyade, dinî kabulleri temellendirme ve ispatlama gayesiyle felsefe yapıldığı dönem olmasıdır. Özellikle Hristiyanlık ve Yahudilik’teki dinî anlayışların felsefi argümanlarla izah edilmesi çabalarını ve tartışmalarını ifade eder. Helenistik dönem denilen milattan önce 300 ve sonrasındaki Epiküros ve Revakçıların, materyalist ve idealist felsefe tartışmalarını geride bırakırsak, MS. 250 yıllarında oluşan “Yeni Eflatunculuk” düşüncesi Roma-Orta Çağ felsefesinin en güçlü damarını oluşturur. Dolayısıyla Yeni Eflatunculuk felsefesini incelediğimizde onun bir din felsefesi ve mistisizm olduğu bariz görülebilir.    

Orta Çağ felsefesinin belirleyici düşüncesi Hristiyanlık felsefesidir. Bu felsefe dönemi de kendi içinde ikiye ayrılır. Bunlardan birincisi “Patristik felsefe”dir. Patristik, kilise babaları düşüncesi anlamına gelir. Kilise babaları da Hristiyanlık öğretisini formüle edip, kâğıda döken din adamları sınıfını ifade eder. Patristik felsefe, putperestliğe ve seküler felsefeye karşı Hristiyan inancını savunmuş, benimsediği Yeni Platoncu düşünce ile Hristiyanlık inancını anlamlandırıp güçlendirmeye ve onu dış saldırılara karşı korumaya çalışmıştır. Orta Çağ Hristiyanlık düşüncesinin ikinci dönemi ise “Skolastik felsefe” dönemidir. Skolastik, okullu ve okula ait anlamına gelir. Bu açıdan üniversitelerde, manastırlarda vb. okullarda okutulan felsefi düşünceler ve yöntemleri ifade eder. Bu döneminde belirleyici unsuru, Hristiyanlık düşüncesini felsefi argümanlarla okutmaktır. Skolastik felsefede din ile felsefe, vahiy ile akıl arasında yakın bir ilişki vardır. Skolastik felsefeyi patristik felsefeden ayırıcı unsur ise Aristocu bir felsefi yaklaşımı benimsemiş olmasıdır. Zira patristik felsefe Platoncu bir yaklaşım üzerine kurulmuştur. 12. yüzyıldan itibaren Aristo’ya ait kitapların çevrilmesiyle, orijinal Aristo felsefesi ile karşılaşan Hristiyan Batı dünyası, Aristo felsefesini Hristiyanlaştırarak benimsemiştir. Bu süreç tabii olarak o dönem Hristiyan Batı için pek kolay olmamıştır. Çünkü Aristo düşüncesi, Hristiyan inancına aykırı üç ana unsur içermektedir. Birincisi Aristo, evrenin bir başı ve sonu olmadığına yani ezeli olduğuna inanır. İkincisi, bir yaratıcı inancından yoksundur. Zira Aristo’ya göre “tanrı” yaratıcı değil, sadece ilk hareketi vericidir. Üçüncü zıtlık ise Aristo’nun “tanrısı” hiçbir şekilde dünya işlerine karışmaz. İşte bu unsurları içeren Aristo felsefesi ile Hristiyanlık inancını sentezlemek, skolastik felsefenin en büyük başarısı olarak kabul edilir!                         

Modern-Çağdaş Batı Felsefesi:

Bir kısım Batılı düşünür tarafından “İnsanın tanrının elinden evreni alması” ve “İnsanın mutlak hâkimiyeti” olarak ifade edilen bu dönem 15. yüzyıldan günümüze kadar olan zamandaki düşünce ve felsefe yapısını ifade eder. Bu dönemin en önemli kavramları rönesans, reform ve aydınlanma kavramlarıdır. Rönesans, yeniden doğuş demektir. Burada yeniden doğan insandır. Orta Çağ’da Hristiyanlığın egemen olduğu patristik ve skolastik düşünceden sıyrılıp, dinden bağımsız ve insanın merkeze alındığı bir paradigmayı ifade eder. Rönesansta felsefe, ahlak ve siyaset alanlarında ortaya çıkan paradigmayı özellikle din alanında bir reform hareketini doğurmuştur. Bu reform hareketinde kilisenin belirleyici ve baskıcı din anlayışı yerine, özgür ve bireyci din anlayışı ikame edilmiştir. Reformistlerin en belirgin çağrısı bireysel dindarlıktır. İnsan ile “tanrı” arasına hiçbir otoritenin girmemesi, inanan kimsenin, inanmış olduğu kutsal metni kendi dilinde okuması ve “tanrı” ile arasında manevi bir ilişki geliştirmesi şeklinde bir anlayış ortaya çıkmıştır. Bu dönemin önemli kavramlarından birisi olan aydınlanma ise insan aklına duyulan mutlak ve sarsılmaz bir güvenle, insanın aydınlık geleceğini bilim yoluyla inşa etmeye koşulsuz inanma anlamına gelir. Diğer bir tabirle sekülarizmin büyük zaferini ifade eder.

Modern-Çağdaş Batı Düşüncesinin Temel Özellikleri:

Bu dönemde gerçekleştirilen birtakım teknolojik ve ilmi buluşlar, keşifler ve icatlar, evrene, insana ve varlığa bakışı büsbütün değiştirmiştir. Kendi içinde kapalı, sistemli ve mekanik bir evren anlayışı benimsenmiştir. Her şeyin mekanik ve matematiksel yasalar çerçevesinde açıklandığı bir paradigma evrensel olarak kabul edilmiş, evrende olup bitenleri doğal ve mekanik yollarla izah eden açıklamalar dışında her türlü açıklama reddedilmeye başlanmıştır. Bu düşüncenin kaçınılmaz sonucu olarak her şeyin maddi olması gerektiğini ileri sürerek materyalist bir yaklaşım genel kabul görmüştür. Bu materyalist yaklaşımın sonucu olarak da bir yaratıcının varlığını büsbütün inkâr eden ateist düşünce yaygın bir hâl almıştır. Yine mekanik evren anlayışının bir sonucu olarak deizm düşüncesi de yaygınlaşmıştır. Zira bu düşünceye göre evren, mekanik, matematiksel ve fiziksel yasaların hüküm sürdüğü bir varlık alanı olarak yaratılmış olmakla birlikte, yaratıcı bu evrene hiçbir şekilde müdahale etmez.

Yine modern dönemin en temel belirleyici fikirlerinden birisi de hümanizmdir. Her türlü dogmalardan, mitolojik ve mistik inançlardan sıyrılıp, sadece insanı ve insan aklını merkeze alma düşüncesini ifade eden hümanizm, insanı evrenin merkezine yerleştiren ve onu varlığın efendisi kabul eden bir paradigma oluşturmuştur. Dinlerin ve ilahi rehberliğin yerine sadece insan aklını ve bilimi rehber edinmeyi öneren bu yaklaşım, özgürlükler düşüncesine de temel oluşturmuştur. Zira insanın üretkenliğini, ilerlemesini ve gelişmesini engelleyen tüm engeller ortadan kaldırılmalı ve insana her alanda özgürlükler tanınmalıdır. Özellikle düşünme özgürlüğü ile insan aklına kilit vuran her türlü engel ortadan kaldırılmalı, aklın ve bilimin gösterdiği yolda insan özgürce ilerleyebilmelidir.

Modern Batı düşüncesinin insanı ve aklı merkeze alan özelliği ve yine her şeye mekanik bir makine gibi bakma yaklaşımı, modern ahlak anlayışında da büyük değişikliklere sebep olmuştur. Modern ahlak anlayışı, ne antik Yunan’da olduğu gibi kozmolojiktir ne de Orta Çağ’da olduğu gibi teolojiktir. Modern ahlak anlayışı, insan merkezli bir karaktere sahip olup, faydacı ve hazcıdır. İnsan, tıpkı diğer canlılar gibi birtakım mekanik yasalara tâbi olduğundan dolayı, insanı harekete geçiren motivasyon, kendisine haz veren şeylerin peşinden gitmek, acı veren şeylerden uzak durmaktır. Bir şey hakkında akıl yürütürken ve davranış sergilerken doğru eylem ve iyi karakter, en yüksek hazzı ve faydayı temin eden eylem ve karakterdir. İnsanı bir haz makinası olarak gören ve mutluluğu dünyadaki en yüksek haz ve faydalara sahip olmakta arayan bu ahlak anlayışı, günümüzdeki çılgın tüketim kültürünün, bitmek bilmeyen haz arayışlarının ve hiçbir değer gözetmeyen sosyal yaşamın kurucu felsefesi hâline gelmiştir. Kapitalist ekonominin en simgesel söylemi olan “Laissez Faire” “Bırakınız yapsınlar!” söyleminin dayandığı esas olan bu yaklaşım, her türlü sosyal, ekonomik ve siyasi teorinin insandaki hazcı ve faydacı güdülere dayandırılması gerektiğini savunur.

Buradan hareketle modern siyasi düşüncede bu esaslar üzerine şekillenmiştir. Her ne kadar insan hakları ve evrensel hukuk gibi cilalı söylemler ile pazarlanmaya çalışılsa da işin hakikatinde modern siyasi paradigma, makyavelist esaslar üzerine inşa edilmiştir. Modern dönemin en önemli siyasi düşünürü kabul edilen Machiavelli’ye göre hukuk, adalet ve politik esaslar fayda temeline göre belirlenmelidir. Bir insan siyasi hayatta yüksek idealler ve ahlaki değerler üzerine faaliyet yürüttüğü taktirde yok olup gider. Yine bir yönetici aynı şekilde devletin güvenliğini ve refahını temin edemez. Çünkü insan, doğası gereği bencildir. Bencil insanlardan oluşan bir toplumu en iyi şekilde yönetmek için, mutlak şekilde yasama ve kanun yapma gücünün yöneticide toplanması gerekir. Bu yönetici de toplumun genel faydasını ve çıkarını gözeterek kanunlar yapar ve bu kanunları istediği şekilde değiştirir. Bu yasalarda ahlaki ilkeler değil, toplumsal çıkarlar gözetilir. Adalet ise sadece yasaya uygunlukta aranır. Yasalara uygunluk dışında adaletin başka bir ölçütü olmaz. Yöneticinin de yasaları yaparken ya da revize ederken çıkar ve faydalar dışında gözettiği hiçbir değer olamaz. Mutlak yasa koyucu olan yöneticinin, amaçlarını yerine getirirken her yolu kullanması meşru ve mubahtır. Onu bağlayan ahlak, hukuk ve adalet gibi şeyler olamaz. Zira ahlakı, hukuku ve adaleti belirleyen ve var eden zaten yönetici ve yasalardır.

Evet, günümüzde siyasetten ekonomiye, sosyal hayattan kadın-erkek ilişkilerine, dinî anlayıştan ahlak anlayışına, eğitimden sanat ve edebiyata kadar hayatın her alanında hâkim olan Batı düşüncesinin en genel hatlarıyla süreci ve temel bahisleri bu minvaldedir. Tabii ki birbirinden çok farklı hatta birbiriyle zıt ve çelişkili birçok düşünceyi ve düşünürü de bünyesinde barındıran Batı düşünce tarihini, ayrıntılı bir şekilde ele almak bir makale içeriğinde mümkün değildir. Ancak bununla birlikte en temel ve genel bir bakış olması hasebiyle süreci ele almaya çalıştım. Son söz olarak şunu söylemek yerinde olacaktır: Yaşadığımız çağda insanlığın karşı karşıya kaldığı en büyük sorun olan Batı düşüncesi hüküm sürdüğü müddetçe, kaos, kriz ve buhranlar artarak devam edecek, tüm değerler ile birlikte koskoca bir insanlık canavar bir makinanın çarklarında öğütülmeye devam edecektir. Bunun önüne geçebilecek tek hakikat, İslâm’ın vahye dayalı düşünce sisteminin, hayata bakışının, mefhum, ölçü ve kanaatlerinin hayatın tüm alanlarında hâkim kılınmasıdır. İnsanoğluna arzuladığı saadeti verebilecek yegâne düşünce sistemi, İslâm’dır. İnsan, hayat ve kâinata dair fikrî kaidesi ile insan, fert ve topluma ilişkin bakışı ile iyilik, adalet ve saadete yönelik mefhumları ile yönetim, iktisat, içtimai, hukuk, eğitim vb. alanlardaki sistemleri ile insanlığın üzerindeki kara bulutları dağıtıp, aydınlığı yeniden inşa edecek tek alternatif İslâm’dır. Aksi taktirde İslâm’ı ihmal edip, çözümü hâlâ Batı düşünce ve sistemlerinde aramaya yönelik her türlü girişim, günümüz insanına ve gelecek nesillere yapılacak en büyük ihanettir.                  


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz