ZEKÂT, ZEKÂT HÜKÜMLERİ VE İNFAK

Abdullah İmamoğlu

Zekât ve Hükümleri

Zekât sözlükte; artma, çoğalma, arıtma, bereket ve övme anlamlarına gelir. Istılahi anlamda ise zekât şöyle tarif edilir: “Belli mal türlerinin belirli bir bölümünü, Allah Teâlâ’nın belirlediği bir kısım Müslümanlara mülk olarak vermektir.” Zekât İslâm’daki namaz, hac ve oruç gibi ibadetlerden, İslâm’ın temel esaslarından biridir. Zekât, yalnızca Müslümanlara farzdır. Müslüman olmayanlardan alınmaz. Zekât, İslâm’ın beş rüknünden biridir. Hükmü, Kitap, Sünnet ve icma ile sabit olup hicretin ikinci yılında farz kılınmıştır.

Zekât konusunun hükmü hepimizce biliniyor olmasına rağmen, farziyetinin delillerinden birkaç tanesini paylaşmak istiyorum. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

وَاَقيمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَارْكَعُوا مَعَ الرَّاكِعينَ

“Namazı kılın, zekâtı verin. Rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin.”[1] Sünnet’ten delil ise efendimiz Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Muâz RadiyAllahu Anh’ı Yemen’e vali olarak gönderdiğinde ona söylediği şu sözüdür:

 أَعْلِمْهُمْ أَنَّ اللَّهَ افْتَرَضَ عَلَيْهِمْ صَدَقَةً تُؤْخَذُ مِنْ أَغْنِيَائِهِمْ وَتُرَدُّ فِي فُقَرَائِهِمْ

“Allah’ın onların zenginlerinden alınarak fakirlerine verilen zekâtı farz kıldığını onlara bildir.”[2]

Zekât konusunun teşrideki hükmünü ve kısaca tarifini izah ettikten sonra şimdi ana hatlarıyla zekât konusunun işleyişine değinmek istiyorum.

Zekât malı, beytu’l mala konulan mal türlerinden birisidir. Ancak zekât gerek toplanması gerek toplanacak miktarı gerekse de harcanması bakımından diğer mal türlerinden farklıdır. Başka bir ifadeyle toplanmasından tutun da dağıtımına kadar şeriat tarafından yapılış keyfiyeti beyan edilmiş bir ibadet türüdür. Örnek teşkil etmesi bakımından zikredecek olursak; toplanması bakımından zekât, ancak Müslümanların mallarından toplanır ve başkalarından toplanmaz. Yani zekât ibadeti “Borç alıp verdiğinizde yazışın!” ayetinde olduğu gibi yazışmanın emredilip nasıl yazılacağının, ne ile yazılacağının beyan edilmediği muamelat hükümleri gibi değildir. Bilakis yapılış keyfiyeti ince ayrıntısına kadar beyan edilmiştir. Zekât, vergi değildir. Zekât, ibadetlerden bir ibadettir ve İslâm’ın rükûnlarından bir rükûndur. Zekât, bir mal olmasına rağmen zekâtın ödenmesi ile namaz, oruç ve hac gibi ruhi bir kıymet gerçekleşir. Bir Müslüman’ın zekât vermesi farz-ı ayındır. Zekâtın toplanması, ümmetten toplanan diğer mallar gibi devletin ihtiyaçları ve toplumun maslahatı açısından bir kolaylık ya da bir gelir olarak görülmez. Bilakis zekât, ihtiyaç olsun ya da olmasın beytu’l mala verilmesi gereken özel bir mal türüdür. Borçlarından ve ihtiyaçlarından fazla olarak nisap miktarı mala sahip olan bir Müslüman’ın zekât vermesi gerekir. Zekât gayrimüslimlere düşmez. Müslümanlardan çocuk ve deliye ise düşer. Çünkü Abdullah İbnu Amr’dan Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

أَلَا مَنْ وَلِيَ يَتِيمًا لَهُ مَالٌ فَلْيَتَّجِرْ فِيهِ، وَلَا يَتْرُكْهُ حَتَّى تَأْكُلَهُ الصَّدَقَةُ

“Dikkat edin! Kim malı olan bir yetime veli olmuş ise onun malını işletsin (ticaret yapsın). O malı, sadakanın (zekâtın) bitirmesine izin vermesin.”[3]

Zekât, bedensel bir ibadet değil, mâli bir ibadettir. Nisap ve havelânü’l havl yani malın üzerinden bir kamerî yılın geçmiş olması zekât mükellefiyetinin temel şartlarındandır.

Toplanacak miktara gelince bu miktar, oranı artmayan ve azalmayan belli bir miktar olup altın, gümüş ve ticaret mallarında 1/40’tır. Zekât, malın belli bir miktarından alınır. Bu miktar ise nisap ve nisap üzeri olan miktardır. Nisap miktarı ise 200 dirhem gümüş ve 20 miskal altındır. Altının bir miskali, ağırlığı 20 kırat olan ve 4,25 grama denk gelen şer’î 1 dinara denktir. Böylece altının nisabı, 85 gram altın olmaktadır. Gümüş dirhem ise 2,975 grama denktir. Böylece gümüşün nisabı, 595 gram gümüşe denk olmaktadır. Bu nisap miktarının altına düştüğünde bir şey alınmaz. Buğday ve benzerleri gibi hububata, deve, sığır ve koyun gibi hayvanlara gelince; fakihler, bunların nisap miktarlarını ve bunlardan ne kadar alınacağını detaylı bir şekilde ele almışlardır.

Yukarıda da ifade ettiğim gibi zekât ince ayrıntıları şeriat tarafından belirlenmiş mâli bir ibadettir. Dolaysıyla nereye harcanması gerektiği de belirlenmiştir. Şöyle ki; zekât, sadece Allah’ın Kur’an’ı Kerim’de zikrettiği şu sekiz sınıfa harcanır:

إِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَاء وَالْمَسَاكِينِ وَالْعَامِلِينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤَلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ وَفِي الرِّقَابِ وَالْغَارِمِينَ وَفِي سَبِيلِ اللّهِ وَابْنِ السَّبِيلِ

“Sadakalar (zekâtlar) ancak fakirlere, miskinlere, zekât âmillerine, müellefe-i kulûba (gönülleri İslâm’a ısındırılacak olanlara), kölelere, borçlulara, Allah yolundakilere, yolda kalmışlara mahsustur.”[4] Ayette zikredilen kategorileri biraz açacak olursak eğer kısaca şunlar söylenebilir:

Fakirler, mala sahip oldukları hâlde giderleri sahip oldukları maldan fazla olan kimselerdir.

Miskinler, mala sahip olmayan ve hiçbir geliri bulunmayan kimselerdir.

Zekât âmilleri, zekâtın toplanmasında ve dağıtılmasında çalışan kimselerdir.

Müellefe-i kulûb (gönülleri İslâm’a ısındırılacak olanlar), devletin, kendilerine zekât malından verilmesinin İslâm’a bağlanmalarında fayda olduğu görülen Müslüman kimselerdir.

Köleler, kölelikten kurtulmaları için kendilerine zekât malından verilen yazışmalı kölelerdir.

Borçlular, borçlarını ödeyemeyen kimselerdir.

Allah yolundakilere gelince, bunlar Allah yolunda cihat eden kimselerdir. [فِي سَبِيلِ اللّهِ] “Allah yolunda” ifadesi, Kur’an’da infak kelimesi ile birlikte zikredildiğinde bu ancak cihat manasında anlaşılmalıdır.

Yolda kalmışlar ise yolculuk esnasında parası kalmayan kimselerdir.

Zekâtın bu sekiz sınıfın dışında başka bir kimseye verilmesi asla caiz değildir. Aynı şekilde zekâtın devletin iktisatla ilgili işlerine harcanması da caiz değildir. Zekât verecek bir sınıf bulunmaması halinde, başka bir yere ihtiyaç vardır düşüncesiyle harcanmaz ve -gerek duyulduğunda- bu sekiz yere harcanmak üzere beytu’l malda muhafaza edilir.

Zekât malı, imama/halifeye veya tayin ettiği kişiye verilir. Bu da Allahu Teâlâ’nın şu kavlinden dolayıdır:

خُذْ مِنْ أَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكِّيهِم بِهَا

“Onların mallarından sadaka al ki, bununla onları temizleyip arındırmış olasın.”[5] Çünkü zekâtı belirlenen yerlere verecek olan kişi, imamdır/halifedir. Valiler zalim olsalar bile zekât, onlara verilir. İster zimmi olsun isterse olmasın zekât, kesinlikle kâfirlere verilmez. Çünkü Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Yemen’e gönderdiğinde Muaz İbnu Cebel’e şöyle demiştir:

فَأَعْلِمْهُمْ أَنَّ اللَّهَ افْتَرَضَ عَلَيْهِمْ صَدَقَةً فِي أَمْوَالِهِمْ تُؤْخَذُ مِنْ أَغْنِيَائِهِمْ وَتُرَدُّ عَلَى فُقَرَائِهِمْ

“Onlara zenginlerinden alınıp fakirlerine verilmek üzere Allah’ın kendilerine mallarında zekâtı farz kıldığını bildir.” Böylece zekât hassaten onların zenginlerine farz kılındığı gibi zekâtın hassaten onların fakirlerine harcanacağı belirtilmiştir.

İnfak

İnfak kelimesi [نَفَقَ] “ne-fe-ka” kökünden türemiştir. Lügat olarak, tükenmek, azalmak anlamlarına gelir. Nafaka; harcanan para veya ihtiyaçların tamamı için gerekli kazanç anlamında kullanılan kapsamlı bir kelimedir. İnfak ise daha sınırlı olup; malı veya benzeri ihtiyaç maddelerini hayır yolunda harcamak, tüketmek anlamında kullanılmaktadır. Allah’tan sevap umarak yapılan harcamaya infak denir. Terim olarak infak: Gerek akrabalardan ve gerekse diğer insanlardan yoksul ve muhtaç olanlara para veya maişet yardımı yaparak, onların geçimini sağlamak demektir.

Aslında infak kelimesi çok kapsamlı bir kelimedir. Yani infak farz olanını kapsadığı gibi nafile olanı da kapsar. Bir malı infak etmek, onu karşılıksız olarak harcamaktır. Malın bir karşılık beklenerek harcanması infak olarak isimlendirilmez. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَأَنفِقُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ

“Allah yolunda infak edin.”[6] Yine şöyle buyurmuştur:

لِيُنفِقْ ذُو سَعَةٍ مِنْ سَعَتِهِ

“İmkânı fazla olan imkânına göre infak etsin.”[7]

İslâm, infakın keyfiyetini belirlemiş, infak için sınırlamalar getirmiş ve malı dilediği gibi infak etsin diye tasarruf hususunda mal sahibini mutlak olarak özgür bırakmamıştır. Bilakis hayatında ve ölümünden sonra malında nasıl tasarrufta bulunacağını belirlemiştir. Kişi mülk sahibi olduğu mal ile ilgili karşılıksız olarak başkasına devretmek yoluyla malında tasarrufta bulunabilir. Bu harcama ise ya hayatta iken hibe, hediye, sadaka ve nafaka gibi yollarla ya da vefatından sonra vasiyet gibi yollarla olur. Yukarıda da ifade ettiğim gibi tasarrufla alakalı İslâm mal sahibini tamamen serbest bırakmamıştır. Örneğin İslâm, ferdin savaş hâlinde Müslümanlara karşı güçlenecek şekilde düşmana hibede bulunmasını yasaklayarak tasarrufa müdahale etmiştir. Yine kendisine ve ailesine bir şey kalmayacak şekilde kişinin malını hibe etmesini veya hediye olarak vermesini veya tasaddukta bulunmasını da yasaklamıştır. Eğer bir kimse, zenginken kendisine ve ailesine bir şey kalmayacak şekilde malını verirse onun bu tasarruflarının hepsi Allah katında geçersizdir. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

خَيْرُ الصَّدَقَةِ مَا كَانَ عَنْ ظَهْرِ غِنً وَابْدَأْ بِمَنْ تَعُولُ

“Sadakanın en hayırlısı zenginin sırtından olandır. Nafakasını vermek zorunda olduklarından başla.”[8] Yine, Cabir İbnu Abdullah’tan şöyle dediği rivayet edilmiştir:

جَاءَهُ رَجُلٌ بِمِثْلِ الْبَيْضَةِ مِنْ ذَهَبٍ أَصَابَهَا فِي بَعْضِ الْمَغَازِي - قَالَ أَحْمَدُ فِي بَعْضِ الْمَعَادِنِ وَهُوَ الصَّوَابُ - فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ خُذْهَا مِنِّي صَدَقَةً، فَوَاللَّهِ مَا لِي مَالٌ غَيْرَهَا، فَأَعْرَضَ عَنْهُ، ثُمَّ جَاءَهُ عَنْ رُكْنِهِ الْأَيْسَرِ، فَقَالَ مِثْلَ ذَلِكَ ثُمَّ جَاءَهُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ، فَقَالَ مِثْلَ ذَلِكَ، ثُمَّ قَالَ: «هَاتِهَا» مُغْضَبًا، فَحَذَفَهُ بِهَا حَذْفَةً لَوْ أَصَابَهُ لَأَوْجَعَهُ - أَوْ عَقَرَهُ - ثُمَّ قَالَيَعْمِدُ أَحَدُكُمْ إِلَى مَالِهِ لَا يَمْلِكُ غَيْرَهُ فَيَتَصَدَّقُ بِهِ، ثُمَّ يَقْعُدُ يَتَكَفَّفُ النَّاسَ، إِنَّمَا الصَّدَقَةُ عَنْ ظَهْرِ غِنًى، خُذِ الَّذِي لَكَ لَا حَاجَةَ لَنَا بِهِ فَأَخَذَ الرَّجُلُ مَالَهُ

“Biz Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in yanındayken harp alanında (Ahmed İbnu Hanbel, bir maden yerinde” der ki doğru olan da budur) bir adam beraberinde yumurta büyüklüğünde bir altınla geldi ve dedi ki: Ey Allah’ın Rasulü! Bunu benden sadaka olarak al. Vallahi bundan başka malım yoktur. Rasul Sallallahu Aleyhi ve Selem, ondan yüz çevirdi. Sonra adam ona sol taraftan geldi ve aynı şeyi söyledi. Sonra önünde durup aynı şeyi söyledi. Sonra Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem kızarak: Onu bana getir, dedi ve altını alarak süratle adama fırlattı. Eğer adama isabet etseydi canını yakar ya da onu yaralardı. Sonra şöyle dedi: Biriniz, başka bir şeye sahip olmadığı hâlde malına yönelip onu sadaka olarak veriyor, sonra da oturup insanlara el açıyor. Sadaka ancak zenginin sırtından olandır. Sana ait olan şeyi al. Bizim ona ihtiyacımız yok. Ve adam malını geri aldı.”[9] Dolaysıyla bu hadis bir nevi infak konusunun esasını teşkil etmektedir. Şeriata uygun olarak yapılması gereken yani talep edilen infak kişinin öncelikle, yiyecek, giyecek ve mesken gibi zaruri ihtiyaçlarından ve normal maişetine göre bunun gibi zaruretlerden sayılan lüks ihtiyaçlarından kendisine yetecek miktarı bırakmasıdır. Yani insanlar arasında marufa yani kabul gören anlayışa göre kendisine yetecek miktarı bırakmasıdır. Bu miktar ise kendisi ile ailesinin, kendisi gibi insanların yaşadığı hayat standardını korumasıdır.

Belki bu cümlelerden sonra birçoğumuzun aklına malının tamamını infak etmiş ya da ailesinden önce malını Allah yolunda infak etmiş Sahabelerden bize ulaşan rivayetler gelmiştir.  Peki bu durumu nasıl değerlendirmek gerekir? Yine aynı minvalde Haşr Suresi’nde geçen [وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ] “Kendi ihtiyaçları olsa bile kendilerine tercih ederler.” ayetini nasıl okumak gerekir? Buradaki ihtiyaçtan kasıt temel ihtiyaçların dışındaki ihtiyaçlardır. Çünkü kendisi muhtaçken infak etmeyi İslâm nehyetmiştir. Hadis bu konuda gayet açıktır. Şöyle ki:

يَعْمِدُ أَحَدُكُمْ إِلَى مَالِهِ لَا يَمْلِكُ غَيْرَهُ فَيَتَصَدَّقُ بِهِ، ثُمَّ يَقْعُدُ يَتَكَفَّفُ النَّاسَ

“Biriniz, başka bir şeye sahip olmadığı halde malına yönelip onu sadaka olarak veriyor, sonra da oturup insanlara el açıyor.” Temel ihtiyaçlarını karşılayamayan fakir bir kimsenin temel ihtiyaçlarını karşılamak için kendisine gerekli olan şeyleri sadaka olarak vermesi caiz değildir. Çünkü sadaka, ancak zenginin sırtından olur. Şu hadiste olduğu gibi:

إِنَّمَا الصَّدَقَةُ عَنْ ظَهْرِ غِنًى

“Sadaka ancak zenginin sırtından olandır.” Yani bu, temel ihtiyaçlarını karşılamada insanlara ihtiyaç duymayan kişinin sırtından olur, demektir. Fakat temel ihtiyaçlarından fazla mala sahip olan ve bu temel ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra temel ihtiyaçlarının dışında maslahatlarını, yani lüks ihtiyaçlarını karşılamak için bu mala ihtiyacı olduğunu gören bir kimsenin fakirleri kendisine tercih etmesi faziletli bir davranıştır. Yani lüks ihtiyaçlarını karşılamak için malına ihtiyaç duysa bile fakirleri kendi nefisine tercih etmesi menduptur.

Buraya kadar anlatılanlar kişinin malını insanlara verme tasarrufunda bulunması hakkındaydı. Kendisi ve nafakasını temin etmekle yükümlü olduğu kimselere infakta bulunma tasarrufuna gelince; İslâm, bu nafakaya müdahale etmiş, bunun için doğru olanı beyan etmiştir. İnfak konusunun bu yönünde detaylara girmeden şunlara değinmek mümkündür:

a- İslâm, malını harcarken kişinin israf etmesini yasaklamış ve israfı sefihlik saymıştır. İsraf ve tebzir kelimelerinin bir lügat bir de şer’î manası vardır. İnsanlara lügat manaları galebe çalmış ve şer’î manadan uzaklaşmışlardır. Böylece bu kelimeleri şeriatın kastettiği mananın dışında bir mana ile açıklamaya başlamışlardır. Lügat manalarına gelince; lügatte [السرف] “serf” ve [والإسراف] “israf” kelimesinin manası, haddi ve sınırı aşmaktır. [اَلتَّبْذيرُ] “Tebzir” ise; denilir ki [بذَّر المال تبذيراً] “Malı saçıp savurdu.” İşte bunlar lügat manalarıdır. Şer’î manalarına gelince; israf ve tebzir, malı Allah’ın yasakladığı şeylere harcamaktır. Dolayısıyla az ya da çok olsun Allahu Teâlâ’nın mubah kıldığı veya emrettiği harcamaların hiçbiri israf ve tebzir değildir. Az ya da çok olsun Allah’ın yasakladığı her harcama ise israf ve tebzirdir. Nitekim Zühri’nin Allahu Teâlâ’nın: [وَلا تَجْعَلْ يَدَكَ مَغْلُولَةً إِلَى عُنُقِكَ وَلا تَبْسُطْهَا كُلَّ الْبَسْطِ] “Eli sıkı olma ve büsbütün eli açık da olma!”[10] kavli hakkında “malı haktan men etme ve bâtıl yolda harcama” dediği rivayet edilmiştir.

b- İslâm, kişinin varlıklıyken sefahete dalmış bir şekilde yaşamasını yasaklamış ve bu şekilde yaşayanları azapla tehdit etmiştir. Allahu Teâlâ, şöyle buyurmuştur:

وَأَصْحَابُ الشِّمَالِ مَا أَصْحَابُ الشِّمَالِ فِي سَمُومٍ وَحَمِيمٍ وَظِلٍّ مِنْ يَحْمُومٍ لا بَارِدٍ وَلا كَرِيمٍ إِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذَلِكَ مُتْرَفِينَ

“Sol ashabı, nedir sol ashabı? Onlar vücudun her tarafına işleyen sıcak ve kapkara bir duman gölgesi içerisindedirler ki o ne serindir ne de hoştur. Çünkü onlar bundan önce varlık içinde sefahete dalmışlardı.”[11]

[اَلتَّرَفُ] “Etterafu” kelimesi lügatte nimetlerden faydalanmaya karşın nankörlük etmek ve kibirlenmek anlamına gelir. Denilir ki [تَرَفَهُ وأَتْرَفَهُ المال] “Mal onu şımarttı.” Yani bu, onu nankör yaptı ve ifsat etti, anlamına gelir. [أترف الرجل] “Adamı şımarttı.” Yani adam azgınlıkta ısrar etti, demektir. [استترف] “İstetraf” kelimesi, azmak ve kibirlenmek demektir. Buna göre Kur’an’ın zemmettiği, Allah’ın haram kıldığı ve günah saydığı şımarık hayat, lügat manada varit olan şımarık hayattır ki o da nimetlerden faydalanmaya karşın nankörlük etmek ve kibirlenmektir. Yoksa sadece nimetlerden faydalanmak değildir. Bunun içindir ki şımarık hayatı, maldan ve Allah’ın rızıklarından faydalanmak şeklinde açıklamak hatalı bir açıklamadır. Çünkü şeriat, Allah’ın rızıklarından nimetlenmeyi ve faydalanmayı zemmetmemiştir. Nitekim Allahu Teâlâ, şöyle buyurmuştur:

قُلْ مَنْ حَرَّمَ زِينَةَ اللَّهِ الَّتِي أَخْرَجَ لِعِبَادِهِ وَالطَّيِّبَاتِ مِنْ الرِّزْقِ

“De ki: Allah’ın kulları için yarattığı ziyneti ve rızıktan temiz olanları kim haram kıldı?”[12]

Abdullah İbnu Amr’dan SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

إنّ الله يُحِبُّ أن يَرَى أَثَرَ نِعْمَتِه علَى عَبْدِهِ

“Allah, kulunun üzerinde nimetinin eserini görmeyi sever.”[13] Yani bu, kulunun Allah’ın nimetleri ile nimetlenmesini ve âlemlerin Rabbi’nin ona rızık olarak verdiği güzel şeylerden faydalanmasını sever, demektir. Ancak Allah Subhanehû ve Teâlâ, nimetlerden faydalanmaya karşın nankörlük etmekten, kibirlenmekten ve azmaktan hoşlanmaz ve nehyettiği de tam olarak budur. Yani nimetlerden kibirlenmeye, azgınlığa, zorbalığa ve şımarıklığa neden olabilecek şekilde faydalanmaktan hoşlanmaz, demektir. İslâm, bunları yasaklamış ve haram kılmıştır.

c- İslâm, kişinin kendi nefsine karşı cimrilik yaparak onu meşru mallardan mahrum etmesini yasaklamış, temiz olan rızıklardan faydalanmasını ve uygun ziynetler edinmesini helal kılmıştır. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَلا تَجْعَلْ يَدَكَ مَغْلُولَةً إِلَى عُنُقِكَ وَلا تَبْسُطْهَا كُلَّ الْبَسْطِ فَتَقْعُدَ مَلُومًا مَحْسُورًا

“Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır, (kaybettiklerinin) hasretini çeker durursun.”[14] Yine şöyle buyurmuştur:

وَالَّذِينَ إِذَا أَنفَقُوا لَمْ يُسْرِفُوا وَلَمْ يَقْتُرُوا وَكَانَ بَيْنَ ذَلِكَ قَوَامًا

“Harcadıkları zaman ne israf ederler ne de cimrilik… İkisinin arasında orta bir yol tutarlar.”[15] Aleyhi’s Salatu ve’s Selam ise şöyle buyurmuştur:

إنّ الله يُحِبُّ أن يَرَى أَثَرَ نِعْمَتِه علَى عَبْدِهِ

“Allah, kulunun üzerinde nimetinin eserini görmeyi sever.”[16] Başka bir hadiste ise şöyle buyurmuştur:

فَإِذَا أَتَاكَ اللَّهُ مَالاً فَلْيُرَ أَثَرُ نِعْمَةِ اللَّهِ عَلَيْكَ وَكَرَامَتِهِ

“Allah sana bir mal verdiğinde, Allah’ın nimetinin eseri ve kerameti senin üzerinde görülsün.”[17] Dolayısıyla bir kimsenin malı olur ve bu malda nefsine karşı cimrilik yaparsa Allahu Teâlâ katında günahkâr olur. Fakat bu malda bakmakla yükümlü olduğu kimselere karşı cimrilik yaparsa Allahu Teâlâ katında günahkâr olmasının ötesinde devletin bu kişiyi, bakmakla yükümlü olduğu ehline infak etmeye zorlaması ve onlara güzel bir hayat standardı temin etmesi için bu harcamanın güçlü bir harcama olmasını garantilemesi kaçınılmazdır.

Fıkıh kitaplarında bütün detaylarıyla bulabileceğiniz zekât ve infak konusunu yukarıdaki şekliyle özetlemeye çalıştım. Son olarak; zekât müessesinin hakkıyla hayata geçirilmesi ve İslâm’ın öngördüğü infak anlayışının hayatımıza yerleşip meleke hâline gelmesi Râşidî Hilâfet Devleti’nin tesis edeceği yaşanabilir bir İslâm ile hakkıyla gerçekleşecektir. Gerek kâfir Batılı halklar ve gerekse de Müslüman halklar kapitalizmin refah ve güvenliğe kavuşturamayan, bilakis krizler üreten uygulamalarından fazlasıyla bunalmış ve ciddi anlamda çözüm arayışına girmiştir. İnsanlık bugün, kendisiyle huzura kavuşacağı bir nizamın arayışı içerisindedir. Şüphesiz ki insanlığı ve özelde Müslümanları kapitalizmin sömürü pençesinden kurtaracak ve istikrarın gölgesinde huzur dolu bir hayat vadedecek ancak Râşidî Hilâfet Devleti’dir.



[1] Bakara Suresi 43

[2] Fethu’l Bârî Şerhu Sahîhu’l Buhârî, a.e, 3/ (34) 450, Kitabu’z Zekât

[3] Tirmizi

[4] Tevbe Suresi 60

[5] Tevbe Suresi 103

[6] Bakara Suresi 195

[7] Talak Suresi 7

[8] Buhari

[9] Darimi

[10] İsra Suresi 29

[11] Vakıa Suresi 41-46

[12] A’raf Suresi 32

[13] Tirmizi

[14] İsra Suresi 29

[15] Furkan Suresi 67

[16] Tirmizi

[17] Hakim


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz