DAİMÎ VERGİLER, FATURALAR, EĞİTİM VE SAĞLIK GİDERLERİ OLMAYAN BİR EKONOMİ VAADİ

Serdar Yılmaz

Kapitalist iktisat nizamının, halkları yoksulluk, sefalet ve hatta açlığa mahkûm ettiği artık herkesin bildiği bir hakikattir. Yine tatbik edildiği tüm beldelerde sürekli krizlere sebep olduğu ve bu krizlere çözüm adına ortaya konulan hususların da bir müddet sonra daha büyük krizleri tetiklediği de malumdur. Kısa aralıklarla yaşanan bu krizlerde her zaman için krizin faturası ve yükü yine halkların sırtına yüklenmekte ve zaten temel ihtiyaçlarını bile karşılamakta zorluk çeken insanların yüksek enflasyon, artan vergiler ve işsizlik gibi ağır bir yükü daha omuzlamaları sonucunu doğurmaktadır. Sadece kriz dönemlerinde değil, ekonomik göstergelerin kâğıt üzerinde iyi olduğu(!) dönemlerde dahi, kendilerinin ve ailelerinin geçimlerini sağlamak için mücadele veren halklar sömürülmek, haklarının gasp edilmesi ve emeklerinin çalınması ile karşı karşıya kalmışlardır. Zira bu sistem, insanların haklarının ve emeklerinin sömürülüp, kapital ve sermaye sahiplerine aktarılması üzerinde kurulmuştur. Dolayısıyla insanların büyük bir çoğunluğunun fakirlik, açlık, temel ihtiyaçlarını karşılayamama gibi sorunlarla boğuşması, bu sistemin tabii bir sonucudur. Kapitalist sistemin ekonomik esaslarının ve bu esaslardan kaynaklanan uygulamaların yol açtığı krizler ve sorunları uzun uzadıya ele almak tabii ki elzemdir. Ancak bu yazımda ben daha somut olarak insanların hissettiği bir vakıayı ele alacağım. Bu vakıada klasik olarak bir ailenin, ekonomiyi basit ve somut olarak algıladığı bir hakikattir. Bu da bir ailenin gider kalemleridir. Yani aylık olarak ailenin eline geçen para ve bu paranın nerelere harcandığıdır. Zira insanların genelini ilgilendiren husus somut olarak bunlardır.

Türkiye’de yaşayan insanların yaklaşık %85 gibi bir kesimi alt ve orta gelir grubu denilen insanlardan oluşmaktadır. Son verilere göre 15 milyona yakın asgari ücretli, 12 milyon emekli, 22 milyon sigortalı çalışanla beraber birde %14 civarında işsiz bulunmaktadır. Hiçbir düzenli aylık geliri olmayan insanları bir kenara bırakırsak, Türkiye hane halkının büyük bir çoğunluğu an itibariyle 1 milyar ile 5 milyar arasında bir aylık gelir ile yaşamını sürdürmeye çalışmaktadır. Peki “Gelir durumlarının bu ortalamada olduğu Türkiye halkının gider durumu nedir?” diye bir soru sorduğumuzda işte gelirlerden daha vahim bir tablo burada karşımıza çıkmaktadır. Zira geliri ne olursa olsun insanların karşı karşıya kaldığı bir gider durumu söz konusudur ki bunlar da başta yüksek vergiler olmak üzere, devletin vatandaşına vermesi zaruri olan hizmetler karşılığında çıkan faturalar ve diğer hizmetlere ait gider kalemleridir. Bunlar esasen insanların belini büken, temel bir ailenin tamamen ücretsiz olarak alması gereken hizmetlere karşı ödediği yüksek meblağlardır.

Bunların başında tabii ki bir zulüm kamçısı olan vergiler gelmektedir. Türkiye’de Gelir İdaresi Başkanlığı’nın güncel verilerine göre çeşitli alanlarda olmak üzere yaklaşık 450 kalem vergi bulunmaktadır. Klasik bir asgari ücretli daha maaşını eline almadan yüzde 20 gelir vergisi ödemek zorundadır. Vergimi ödedim ve artık kurtuldum diye düşünüyorsanız çok yanılıyorsunuz. Bu daha bir başlangıç. Yaptığınız her harcama, aldığınız her bir mal ve hizmetten de doğrudan ya da dolaylı olarak vergi ödemek zorundasınız. An itibariyle Türkiye’de yaşayan bir kişi, gelirinin %62’sini devlete vergi olarak ödemektedir. Evet yanlış duymadınız. Her bir aile çeşitli yollarla gelirinin %62’sini vergi olarak ödüyor. Katma değer vergisi, özel tüketim vergisi, özel iletişim vergisi, gümrük vergisi, kurumlar vergisi, damga pulu vergisi, emlak vergisi, reklam vergisi, çer çöp vergisi gibi isimler altında insanların gelirlerinin büyük bir kısmına devlet tarafından vergi adı altında el konulmaktadır.

Yine çekirdek bir ailenin gider kalemlerinden en önemlisi de su, doğalgaz, elektrik ve iletişim için ödediği fatura giderleridir. Zira bir asgari ücretli gelirinin %25’ini faturalara ödemektedir. Daha bir önceki ayın faturalarını ödeyemeden, bir sonraki faturalar kapıya dayanmakta, geciktirdiği ya da ödeyemediği taktirde de suyunun kesilmesi, karanlıkta kalması ya da kışın ortasında gazının kesilmesi durumu ile karşılaşmaktadır.

Diğer gider kalemleri ise sağlık, eğitim ve ulaşım giderleridir. Tamamen ücretsiz alınması gereken bu hizmetler TUİK verilerine göre, Türkiye’de bir hane halkının giderlerinin yüzde 25’ini oluşturmaktadır.

İşte geliri ne olursa olsun Türkiye’de yaşayan insanların somut olarak hissettiği ekonomik sıkıntı, asıl itibariyle yukarıda saydığımız vergiler, faturalar ve temel hizmetler karşısında ödemek zorunda oldukları meblağlardır. Zira bu giderler diğer yeme içme ve kira gibi giderlerden farklı olarak, devletin bir zulüm olarak halkından aldığı haksız giderlerdir. Çünkü elektrik, su, doğalgaz, iletişim, sağlık, eğitim ve güvenlik gibi hizmetler, tamamen ücretsiz olarak alınması gereken hizmetlerdir. Hatta bunlardan devlet bir gelir elde ederse bu geliri halkına dağıtması gerekir. Zira bunlar ümmete ait olan kamu malları ve hizmetlerindendir. Ancak günümüzde kamuya ait olan bu mal ve hizmetlerden bir kısmı özel sektörlere peşkeş çekilmiş ve belirli yerli ya da yabancı şirketleri zengin etmek uğruna insanların üzerine bir yük olarak yüklenmiştir. Bu durumun uzun bir süredir devam etmesinden dolayı nerdeyse insanlar bu zulmü normal görmeye başlamış ve farklı bir uygulamanın olamayacağı zannına kapılmıştır. Yani daimî vergilerin ve faturaların olmadığı ve yine aldıkları hizmetler karşısında ücret ödenmeyen bir ekonomik modelin olamayacağı düşüncesine kapılmıştır. Oysa ki İslâmi ekonomi modelinde bu giderlerin hiçbirisi yoktur. Ne daimî vergiler ne devamlı birbirini takip eden yüksek faturalar ve ne de toplumun temel ihtiyaçlarından olan hizmetlere karşı bir bedel ödenmesi durumu İslâm ekonomik nizamında söz konusu değildir.     

Daimî Vergilerin Olmadığı Bir Ekonomi Modeli

İslâmi ekonomik nizam, halkının üzerinde bir zulüm kamçısı olarak bulunan daimî vergileri haram kılan bir nizamdır. Daimî ve dolaylı yollardan vergi alınması bir zulümdür ve İslâm bütün zulümleri ortadan kaldırmak için gelmiştir. Dolayısıyla katma değer vergisi, özel tüketim vergisi, özel iletişim vergisi, gümrük vergisi, kurumlar vergisi, damga pulu vergisi, emlak vergisi, reklam vergisi, mahkeme harçları vb. gibi alanlardan vergi almak caiz olmadığı gibi devletin dolaylı yollarla vergi alması da caiz değildir. Çünkü böyle bir uygulama şer’î açıdan yasaklanmış bir davranış olup zulümdür. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in meks/gümrük vergisi hakkında söylediği, [لاَ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ صَاحِبُ مَكْسٍ] “Meks sahibi cennete giremez.” hadisinde geçen “gümrük vergisi” de aynı kapsam içerisinde değerlendirilir. 

Vergiler, sadece devletin gerçekleştirmesi zaruri olan birtakım harcamaları karşılamak için hazinede yeterli miktarda para bulunmadığı zaman, yaşadıkları ortamdaki hayat standardına göre temel ihtiyaçları ve lüks ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri miktardan fazla mallara sahip olan kimselerden alınır. Geçici olarak alınacak olan bu vergiler de devletin yapması zorunlu olan harcamaları karşılamaya yetecek derecede olur. Bu miktardan fazla alınamaz. Çünkü gerekli miktardan fazla vergi tahsilatında bulunmak Müslümanlara farz olmayan bir yük yüklemek sayılır ki bu caiz değildir. Devletin yapması zorunlu olan ve yapmadığı taktirde Müslümanlara zararın isabet edeceği alanlar ise başlıca altı alandır.

1- Cihad ve cihatla bağlantılı olan harcamalar. Bunları gerçekleştirmek için beytu’l malda para varsa beytu’l maldaki paradan harcama yapılır. Eğer beytu’l malda yeteri kadar para yoksa cihad devam ettiği müddetçe gerekli harcamaları yapabilmek için geçici bir vergi belirlenir. Çünkü hem malları hem de canları ile cihad etmek Müslümanlara farzdır.

2- Harp sanayisi ve bu sanayiyi gerçekleştirmek için gerekli olan sanayileri sağlamak ve böylece silah sanayisini kurmak için yapılması zorunlu olan harcamalar. Zira bu türden fabrikaların kurulması mutlaka gerekli olan hususlardandır. Beytu’l malda para varsa gerekli harcamalar mevcut paradan karşılanır. Eğer beytu’l malda para yoksa bu parayı temin etme farziyeti ümmete intikal eder. Bu nedenle devlet, gerekli sanayii kurmak için ümmetin zenginlerine geçici vergiler koyar.

3- Fakirler, miskinler, yolda kalmışların ihtiyaçlarının karşılanması için harcanması gereken paralar. Sayılan bu grupların ihtiyaçlarını karşılamak, beytu’l malda para olsa da olmasa da beytu’l mala ait bir görevdir. Beytu’l malda para varsa harcama buradan yapılır. Eğer para yoksa gerekli miktarı karşılama görevi Müslümanlara intikal eder. Çünkü fakirlerin, miskinlerin ve yolda kalmış kimselerin ihtiyaçlarını zekât, sadaka ve diğer gelirlerle karşılamak, Allah’ın Müslümanlara farz kıldığı hususlardandır.

4- Askerlerin, memurların, kadıların, öğretmenlerin ve bunların dışında topluma hizmet sunan kişilerin ücretlerinin karşılanması. Bunlar topluma sundukları hizmet karşılığında beytu’l maldan ücret almaya hak kazanan kimselerdir. Beytu’l malda para bulunsun veya bulunması bu tür görevlilerin ücretlerinin karşılanması, zorunlu olarak yerine getirilmesi gereken haklardandır. Beytu’l malda para varsa ücretler mevcut paradan ödenir. Eğer beytu’l malda para yoksa bu ücretlerin ödenme farziyeti Müslümanlara ait bir borç hâline gelir.

5- Varlığı kesinlikle zaruret arz eden, yokluğunda ise ümmetin zarara uğramasının söz konusu olduğu yollar, okullar, hastaneler, üniversiteler, mescitler ve su şebekeleri gibi tesislerin kurulması için gereken harcamalar. Devlet, şayet hazinesinde yeterli para yoksa, bunları karşılamak içinde geçici olarak vergi koyabilir.

6- Kıtlık, deprem, sel felaketleri ve düşman saldırısı gibi olağanüstü olaylar için yapılan harcamalar. Böyle olağanüstü durumlarda da devlet, gerekli harcamaları yapabilmek için hazinede yeteri kadar para yoksa geçici olarak vergi koyabilir.

İşte İslâmi ekonomik nizamda devletin geçici olarak vergi koyabileceği alanlar bunlardır. Bunların dışında zaruri olmayan harcamalar için devlet vergi koyamaz. Yukarıda saydığımız gerekçelerle konulabilecek bu vergiler hem geçicidir hem de sadece zenginlere konulur.  

Faturaların Olmadığı Bir Ekonomi Modeli

Yukarıda bahsettiğimiz şekilde günümüzde bir ailenin en büyük gider kalemlerinden olan su, elektrik, doğalgaz gibi faturalar İslâmi ekonomik nizamda olmayacaktır. Zira günümüzdeki bu faturalar, zaten Müslümanlara ait olan kamu mallarını devletin tamamen ücretsiz bir şekilde halkına ulaştırması gereken türden mallardır. Fakat tam aksine büyük meblağlar şeklinde insanlar üzerinde ağır bir yük olarak uygulanmaktadır. Hatta kamuya ait olan bu tür mallar ve kaynaklar özel şirketlere peşkeş çekilmekte ve bu şirketler de su, elektrik, doğalgaz ve internet gibi hizmetleri bir de üzerlerine ciddi kâr marjları koyarak vatandaşlara fatura olarak göndermektedirler. Oysaki bunlar kamu mülkiyetindendir ve fertlerin ya da şirketlerin bunları mülk edinmeleri caiz değildir. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

النَّاسُ شُرَكَاءُ فِي ثَلَاثٍ: الْمَاءُ وَالْكَلَأُ وَالنَّارُ

“İnsanlar üç şeyde ortaktırlar: su, mera ve ateş.”[1]

Buna göre pınarlar, nehirler, göller, barajlar, buralardan kamu sularını çıkarmak ve bu suları akıtmak ve insanların evlerine ulaştırmak için kullanılan tüm aletler suların hükmüne tâbi olarak, kamu mülkiyetinden olurlar. Bunun gibi kanallar, nehirler, elektrik direkleri, kabloları, santraller gibi kamuya ait sular üzerindeki çağlayanlardan elektrik üretmede kullanılan tribünler de kamu mülkiyetinden sayılırlar. Çünkü bu araç ve gereçler, kamu mülkiyetine ait kaynaklardan elektrik üretmektedirler. Aynı şekilde elektriğin aydınlanmada, yemek pişirmede, ısınmada, fabrikalardaki aletleri çevirmede veya madenleri eritmede kullanılması da aynı hükümdedir. Çünkü bu durumda elektrik ateş konumundadır. Ateş ise kamu mülkiyetindendir.

Yine doğalgaz ve taş kömürünün kamu mülkiyeti olmasından dolayı, bu alandaki fabrikalar ve taşkömürü termik santralleri de kamu mülkiyetinden sayılır. Çünkü ikisi de tükenmeyen madenlerdendir ve ateş hükmündedirler. Tükenmeyen madenler ve ateş ise kamu mülkiyetindendir.

İşte su, elektrik, doğalgaz gibi kamu mülkiyetine ait hizmetleri insanlara ücretsiz ve adil bir şekilde ulaştırmak İslâm Devleti’nin vazifesidir. Bunları kullandığından dolayı insanlar yüksek meblağlı faturaların altında ezilmezler. Ancak bu hizmetleri tüm ailelere ulaştırmak için gerekli olan altyapıyı oluşturmaktan kaynaklanan masraflar hane halkından talep edebilir ki bu da geçici olan ve belki bir kereye mahsus olan bir durumdur.

Eğitim ve Sağlık Giderlerinin Olmadığı Bir Ekonomi Modeli

Nasıl ki yeme içme, giyinme ve barınma her bir ferdin zaruri ihtiyaçlarından ise eğitim, sağlık ve güvenlik de toplumun temel ihtiyaçlarındandır. İslâmi ekonomik sistem öncelikle ferdin zaruri ihtiyaçlarının karşılanmasını esas aldığı gibi toplumun zaruri ve temel ihtiyaçlarının da karşılanmasını esas almıştır. Bundan dolayı toplumun eğitim, sağlık ve güvenlik ihtiyaçlarının karşılanmasında herhangi bir ücret talep edilmez. Bu sebeple her bir kişi ücretsiz olarak ve hiçbir ek külfete girmeksizin eğitim ve sağlık taleplerini karşılayabilir. Tabii ki özel okullar ya da özel hastaneler şahıslar veya şirketler tarafından kurulabilir. İsteyen kişiler ücret karşılığında bu özel kurumlardan hizmet alabilirler. Ancak devletin üzerine vacip olan, tamamen ücretsiz ve mali külfeti olmayan bu hizmetleri tüm fertlerine sunabilmektir.  

İşte İslâmi ekonomi modelinde günümüzde insanların belini büken bu giderlerin hiçbirisi yoktur. Ne daimî vergiler ne devamlı birbirini takip eden yüksek faturalar ve ne de toplumun temel ihtiyaçlarından olan hizmetlere karşı bir bedel ödenmesi durumu İslâm ekonomik nizamında söz konusu değildir. Çünkü İslâmi Devlet, şer'î hükümler çerçevesinde halkına hizmet sunmak için vardır. Bugünkü zulüm üzerine kurulu devlet anlayışlarında ise devlet insanlara hizmet için değil insanlar devlete ve kapital sahiplerine hizmet için vardır. 



[1] Ahmed b. Hanbel


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz