İŞSİZLİK SORUNUNA İSLÂMİ ÇÖZÜM

Süleyman Uğurlu

Bilindiği üzere iktisadın kaynaklarından tarım, sanayi ve ticarette insan emeği aracılığı ile üretim yapılır. Toprağı eken, aleti kullanan, fabrikada imalat yapan, alışveriş işlemini gerçekleştiren varlık insandır. Bu nedenle insanın emeği servet kaynaklarından en önemlisidir. Her ne kadar insan olmadan tarım yapılamazsa da insan tarımdan bir parça değildir. Ticarette ve sanayide de durum aynıdır. Her ne kadar insan olmadan bunların hiçbiri yapılamazsa da insan yine de onların hiçbirinden bir parça değildir. Bilakis insan emeği bu üç kaynaktan bağımsız bir kaynaktır.

İnsan emeği, ister aklın kullanılması isterse bedenin kullanılması ile olsun çalışma ile gerçekleştirilen bir iştir. Bunun için iş yapan kimseye "işçi" denilmektedir. Ancak insan, bu emeği kendisi için üretim yapmaya harcarsa böylesi bir durumu incelemeye gerek yoktur. Çünkü üretim ne seviyede olursa olsun sonuç kişinin kendisine aittir. Ne kadar güç harcarsa harcasın ancak kendisi için harcamış olur. Dolayısıyla hakkında hüküm koymayı ve çözüm üretmeyi gerektirecek bir probleme neden olmaz. Fakat kişi, emeğini ücret karşılığında başkası için üretim yapmaya harcarsa işte bu durum araştırma ve incelemeyi gerektirir. Çünkü bu durumda çözüme kavuşturulması gereken problemler ortaya çıkar. Dolayısıyla da hakkında hüküm konulması kaçınılmazdır. Servetin kaynaklarından birisini oluşturmasından dolayı insan emeği hakkındaki inceleme yalnızca ücretliyi kapsayan bir çözüme muhtaçtır. Bu konuya işçiler hakkında bir araştırma denilmesi daha geniş bir anlam ortaya koymak içindir. Çünkü her işi yapan kimseye işçi denir. Çalışan herkes için de kullanılır. Kendisi için çalışan kimse hakkında kullanıldığı gibi ücret karşılığında başkası için çalışan kimse hakkında da kullanılır. Kendisi için çalışan kimseyi araştırma kapsamına almaya gerek yoktur. Fakat başkası için çalışan kimsenin araştırma kapsamına alınması gerekir.

Kapitalist sistem içerisinde en zorlu şartları haiz olanlar şüphesiz “işçi sınıfı” diye ifade edilen kimselerdir.

İşçilerin günümüze değin gelen sorunlar sarmalının başlangıcını 1789 Fransız İhtilali’ne kadar götürmek mümkündür. Nitekim 1789 ihtilali burjuvazinin kendisini insanlığın bütün taleplerini dile getiren sınıf olarak ortaya koyduğu ve bunu özgürlük, eşitlik, kardeşlik sloganıyla dile getirdiği, temel hak ve hürriyetlerin gerçekleşmesi uğruna totaliter rejimler ile kilise dininin devre dışı bırakıldığı büyük bir devrimdir. Sadece yaşanan olayların büyüklüğünden dolayı değil, ileri sürdüğü idealler bakımından da insanlık tarihi açısından dönüm noktalarındandır. Fakat vadettiği özgürlük, eşitlik ve kardeşliği bütün insanlar için gerçekleştirememiştir.

İşçi sorunları, çalışma ücretinin tespitinde esas alınan ölçünün en aşağı seviyede yaşam standardına göre yapılmasından kaynaklanmaktadır. Böyle olunca işçiler, gerçekten hakları olan ücreti değil, ancak hayatta kalıp çalışabilecekleri seviyede bir ücreti alabilmektedirler. Böylesi bir uygulama patronların işçiler üzerinde baskı kurmasına yol açmıştır.

Sanayi Devrimi bilim ve teknolojinin sunduğu yeni imkânların üretime uygulanması anlamına gelir. Bir yandan da kapitalizmin gelişmesinde son derece önemli bir adım teşkil ederken diğer yandan da sınıflar arasındaki uçurumu derinleştirmiş, özellikle işçi emekçi yığınlarının yoksullaşmasına, daha fazla sömürülmesine, daha fazla acı çekmesine yol açmıştır. Makineleşme kuşkusuz üretimi son derece geliştirmiştir. Fakat bunun sağladığı imkânlar işçi sınıfının hayat şartlarına yansımamıştır.

İşçilerin işverenlerden şiddetli zulüm, baskı, emeklerinin ve alın terlerinin sömürülmesini görmelerinden sonra bunların sona erdirilmesi; işçinin ücretinin ve çalışma süresinin sınırlandırılması ve dinlenme garantisi verilmesi gibi hususlarla onlara “adil” davranılması gerektiğini öne süren sosyalist fikirler ortaya çıkmıştır.

1789’da işçi sınıfı devrimde sadece kitle gücü olarak yer almış ve kendi taleplerini ortaya koyabilme imkânından yoksundu. Bu yüzden burjuvazinin bir eklentisi olarak hareket etmiştir. Onu desteklemiştir, onun devrimini kendi devrimi olarak kabul etmiştir. 1830’lara gelindiğindeyse işçi sınıfı artık kendi taleplerini dile getirmeye başlamış, 1848’e gelindiğinde durum yine bir rejim tartışmasına dönüşmüştür.

Bu sefer kapitalistler, ücretlinin ücretinin tespitinde esas alınan asgari yaşam seviyesinde bir değişiklik yapmadan, çalışma ve mülk edinme hürriyetlerinde birtakım değişiklikler yapma mecburiyetinde kaldılar. İş sözleşmesine işçileri korumayı hedefleyen, sendika kurma, toplantı yapma hürriyeti, grev hakkı, işçilerin emekli olmaları ve emekli ikramiyesi almaları veya tazminatlar gibi işçilere daha önceleri verilmemiş olan haklar tanıyan birtakım hükümler ve kaideler koydular. İşçilere ücretleri artırma, haftalık tatil ve sağlık hakları gibi haklar verildi.

Dolayısıyla Karanlık Ortaçağ sonrası insanlığa yeni bir hayat tarzı armağan etme iddiasında bulunan ideoloji işçi sorunları diye isimlendirilen ve şu anda da var olan sorunun kaynağıdır. Nitekim bu sorun kapitalist nizamın teşkil ediliş esasından kaynaklanmaktadır. Bu esaslar mülkiyet hürriyeti, çalışma hürriyeti ve ücretlinin ücretinin takdirinde asgari geçim seviyesinin esas alınmasıdır. Ücretli ile işveren arasındaki ilişkiler bu nizama göre yürüdüğü sürece işçi sorunları da devam edecektir. Kapitalistler, işçileri susturmak ve sosyalist kışkırtma karşısında ayakta kalabilmek için birtakım yamalarla gediklerini kapatmaya çalışmaktadırlar. Nizamlarının devamını sağlayabilmek için böylesi vaziyetlerde bu yamalar tabii olarak ortaya çıkacaktır. Bununla birlikte yapılan tüm düzenlemelerin ve sosyalist taleplerin tamamı işçi sorunlarını çözmek için yeterli olmayacaktır. Sosyalizmin hayat sahnesinden silinmesi onun toplumların yaralarını sarmada aciz kaldığının fiilî kanıtıdır. Kapitalizmin uyguladığı yamalar ise sorunu çözmek ve işçilere haklarını vermek için değil, hakikatte işçileri susturmak için yapılan yamalardan başka bir şey değildir.

İslâm’da bu tür işçi sorunu bahsi geçmez. Kapitalizmin ürettiği bu sorunlar İslâm’da söz konusu bile olmaz. İslâm’da çalışma ve mülk edinme hürriyeti değil çalışmanın ve mülk edinmenin mubahlığı vardır. Çalışma ve mülk edinme hürriyeti ile çalışmanın ve mülk edinmenin mubah olması arasında çok ciddi fark vardır. Zira mülk edinme hürriyeti demek ne suretle olursa olsun mülk edinmede insanı tamamen serbest bırakmak demektir. Mülk edinmenin mubah olması ise mülk edinmenin aslı içindir. Mülkiyet insanın fiillerinden bir fiil olup hükmü ise mubahlıktır. Her Müslümanın mülk edinme hakkı vardır. Ancak mülk edinme keyfiyeti, şeriatın mülk edinme ile ilgili olarak getirdiği nasslarla kayıtlıdır. Yani avlanma, mudarebe, komisyonculuk gibi hakkında şeriatın belirli nasslarla sebeplerini belirlediği şartlarla kayıtlıdır. Mubahlık her ne sebeple olursa olsun onu mülk edinebilme hakkında değil yalnızca mülkiyetin aslı için geçerlidir. Aynı şekilde sahip olunan bir şeyin geliştirilmesi de alışveriş ve kiralama gibi belirli hükümlerle kayıtlıdır. Muayyen herhangi bir malın mülkiyeti de sözleşmeler ve davranışlar gibi belirli hükümlerle kayıtlıdır. Mülk edinmenin mubah olması insanın dilediği şekilde mülk edinebilmesi, mülkünü geliştirebilmesi, dilediği malı mülk edinebilmesi hususunda insanın tamamen serbest bırakılması manasına gelmez. Tam tersine insanın yaratılışında mülk edinme özelliğinin var olması ile yani sadece mülk edinmenin aslı ile sınırlıdır. Bunun dışında kalan hususlar ise bu husus ile ilgili şer’î hükümlerle sınırlıdır. Bu ise mülkiyet hürriyetinden farklıdır. Zira mülkiyet hürriyeti, mülk edinmede ve ne surette olursa olsun mülk sahibi olmada kişiyi tamamen serbest bırakmak demektir.

Aynı şekilde çalışmak da insanın fiillerinden bir fiil olup mubah bir iştir. Her Müslümanın çalışma hakkı vardır. Ancak malı elde edebilmek için iş yapma keyfiyeti belirli hükümlerle kayıtlıdır. Kişi işçi, tüccar, çiftçi, sarraf olarak çalışabilir. Ancak yaptığı işin mutlaka şer’î hükümlerle kayıtlı olması gerekir. Mubah olan alanların dışında çalışması doğru değildir. Şarap fabrikasında, domuz çiftliğinde ve haşhaş ekimi ile ilgili işlerde çalışamaz. Anonim şirketlerde, bankada, kumarhanede veya şeriatın haram kıldığı herhangi bir işte çalışamaz. Mubah olan bir işi yaptığında şer’î hükümlerle mukayyettir. Ücretliyse icar/kiralama hükümleri ile tacirse alışveriş hükümleriyle, simsarsa simsarlık hakkındaki hükümlerle mukayyettir. Mubahlık yalnızca çalışma hakkında geçerlidir. Fakat çalışma keyfiyeti yani belli bir işi yerine getirmek, yapmak ise belirli hükümlerle kayıtlıdır. Dolayısıyla bu hükümlerin dışına çıkılması yasaktır. Bu ise mülkiyet hürriyetine ters düşmektedir. Zira mülkiyet hürriyeti, kişinin, hoşuna giden bir işte dilediği şekilde çalışıp çalışmamakta serbest bırakılması demektir.

Bütün bu açıklamalardan mülk edinmenin ve çalışmanın mubah olması ile çalışma ve mülk edinme hürriyeti arasındaki büyük fark açığa çıkmaktadır. Bu sebeple kapitalist nizamda görülen bu sorunlar İslâm’da görülmez. Zira İslâm’da mülkiyet, belirli keyfiyetlerle kayıtlıdır. Mülkün çoğaltılması ve belirli bir mala sahip olmak belirli hükümlerle bağlanmıştır. Çalışma mubah işlerdendir ve belirli hükümlerle de çalışma keyfiyeti belirlenmiştir. Yani İslâm’da mülkiyet ve çalışma, ortaya çıkabilecek sorunları kökünden ortadan kaldıracak faaliyetlerle sınırlı olması sebebiyle kapitalist nizamda görülen sorunlara rastlanmaz. İşveren ile ücretli arasındaki ilişkileri düzenleyen icar hükümlerinin yanında ticaret, ziraat, sanayi ile ilgili hükümler, yaşamak için nafaka ile ilgili hükümler ve işlerin gözetilmesi ile ilgili hükümler işçinin sorunlarını esastan çözüme kavuşturan hükümlerdendir. Bu sebeple işçiyi ve işvereni sınırlayacak birtakım bağlara ihtiyaç duyulmaz. Zira İslâm’da kayıt altına alınmayı gerektirecek mülk edinme ve çalışma hürriyeti denen bir şey yoktur. İslâm’da ancak çalışmanın ve mülk edinmenin mubahlığı vardır.

Ayrıca ücretlinin ücretinin takdirinde asgari geçim seviyesi değil ücretlinin sağladığı fayda yani piyasada ücretlinin harcadığı emeğin faydası esas alınır. Bu sebeple ücretlilerin işverenler tarafından köleleştirilmesi ve işçilerin alın terinin ve emeklerinin sömürülmesi mevzubahis olmaz. Bu hususta ücretli ile devlet memuru arasında bir fark yoktur. Ücretli, içerisinde bulunduğu toplumdaki insanlar arasında kendi emsaline göre ücret alır. Ücretli ile işveren ihtilaf ettikleri zaman ecr-i mislin takdiri için uzmanlar devreye girerler. Bu uzmanlar taraflarca seçilirler. Taraflar uzman seçiminde anlaşamazlarsa uzmanı devlet seçer ve devletin seçtiği bu uzmanın sözü her iki tarafı da bağlayıcı olur.

Yönetici tarafından belirli bir ücretin belirlenmesi, ticaret mallarına fiyat tahdidi koymanın caiz olmamasına kıyasen caiz değildir. Zira ücret faydanın, fiyat ise ticari malın karşılığıdır. Mal piyasası tabii olarak malın fiyatını nasıl belirliyorsa ücretlilerin sağladığı faydaya ait piyasa da ücreti belirler.

Kapitalist yamaların işçilere verdiği haklardan toplantı yapma hürriyetine gelince, şeriat, ücretli olsun olmasın tebaadan her ferdin toplanmasını mubah kılmıştır. Sendika kurma hakkı açısından ise İslâm’da sendikalar yoktur. Zira işlerin gözetilmesi devletle sınırlıdır. Halifenin dışında hiçbir kimsenin genel veya cüzi olarak işleri gütme hakkı yoktur. Sendikalar ise üyelerinin işlerini gözetmek için kurulurlar ki bu caiz değildir.

Grev yapma hakkına gelince, icar caiz olan sözleşmelerden değil bağlayıcı özelliği bulunan sözleşmelerdendir. Bu sebeple taraflardan hiçbirinin sözleşmeyi feshetme hakkı yoktur. Ücretlinin, üzerinde anlaşma yaptığı işi yerine getirmesi gerekir. Yerine getirmediği takdirde ücret alamaz. Bu sebeple işçinin grev yapma hakkı yoktur.

Emeklilik, ikramiyeler ve tazminatlar kapitalist nizamın zulmünü hafifletebilmek için icat edilmiş kapitalist yamalardır. Çalışmaktan aciz olanlar kendine yetecek kadar bir parayı devletten almaya hak kazanır. Dolayısıyla emekliliğe, ikramiyelere ve tazminatlara gerek yoktur. Temel ihtiyaçlarını doyurmaktan aciz olan herkesin bu ihtiyacını gidermek, işverenin vazifesi değil devletin vazifesidir. Çünkü topluma ait işlerin gözetilmesi işverenin vazifelerinden değil devletin yapması gereken vazifelerdendir.

İşçilerin ve ailelerin sağlık ihtiyaçlarının, çocuklarının eğitimlerinin garantilenmesi gibi işleri yerine getirmek de işverenin vazifesi değil devletin vazifesidir. Dolayısıyla bu hususlar ücretli ve ücretliler konusu içerisinde araştırılmaz. İşten çıkarıldıkları zaman nafakalarının garantilenmesi de devletin vazifesidir. Zira onlara iş bulmak devletin vazifesidir. Devlet onlara iş bulamazsa onlar hükmen aciz sayılacağından dolayı nafaka hükümleri onlara tatbik edilir.

Kapitalist nizamda işçi konusu ile ilgili olarak var olan meseleler bunlardır. Şu anda fabrika ve atölyelerde var olan sorunlar İslâm’da ücret hususu içerisinde ele alınmaz. Zira bu sorunlar başlıca şu sebeplerden kaynaklanmaktadır:

1-Ücretlinin ücretinin takdirinde göz önünde bulundurulan esaslardaki farklılıklar

2-Fakir ve çalışmaktan acizlerin nafakalarını temin konusuna ve işsizlere iş temin etme hadisesine bakıştaki farklılık

3-İslâm’daki devlet mefhumunun demokrasideki devlet mefhumundan farklı olması. İslâm’da devlet tek müessesedir ve bütün işlerin gözetilmesi işini doğrudan doğruya devlet yapar. Oysa demokratik nizamda birçok müessese vardır. Devlet ise sadece tek müesseseye, hükümete bakar.

İşte iktisattaki insan emeği veya daha doğru bir ifade ile ücretliler hususu böyledir. Genel hatlarla şeriatın icarı ve sözleşme yapanların diledikleri şartlara göre sözleşme yapmalarını Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in [الْمُسْلِمُونَ عِنْدَ شُرُوطِهِمْ] “Müslümanlar şartları [sözleşmeleri] üzeredirler.” hadisine göre mubah bıraktığı, ücretin emeğin sağladığı faydaya göre takdir edildiği, sözleşme yapanların ücretin takdirinde ihtilaf ettiklerinde hükmün emeğin piyasası tarafından belirleneceği ve uzmanların takdirine göre bu piyasanın gösterdiği ücretin bağlayıcı olduğu açığa çıkmaktadır. İcar muamelelerindeki bütün çekişmeler böylece ortadan kaldırılmış, işveren ve ücretliye üretimde limitsiz bir şekilde gayret gösterme fırsatı tanınmış olmaktadır.

Ayrıca kapitalizm ile İslâm arasındaki en bariz fark malın dağıtılması ile ilgilidir. İslâm’da malın dağıtılması hususunda her ferdin doğrudan temel ihtiyaçlarının karşılanması esas alınırken kapitalizmde bu durum tamamen ferdin pastadan payını alabilme kapasite ve kabiliyetine bağlıdır. Dolayısıyla kapitalist sistemde ferdin çalışamayacak durumda olması hâlinde eğer sosyal güvenlik kurumlarına primlerini yatırarak emekliliğini hak ederse -ki verilen ücret hiçbir zaman tatminkâr olmamıştır- fert bir miktar gelire sahip olabilmektedir. Aksi hâlde hayatını muhtaç olarak geçirmekte hatta zorunlu ihtiyaçlarını karşılayabilmek için suça yönelmektedir. Hâlbuki İslâm ferdin kendi ihtiyaçlarını göremediği hâllerde duruma, o fert nezdinde müdahale etmektedir. Öncelikle kendi ihtiyaçlarını giderebilme imkânına sahip olmasını, yaşlı, bedensel ya da zihinsel engelli olması durumunda sırasıyla akrabalarına, zenginlere ve en sonunda da devlet bütçesinden karşılanmak üzere ferdin temel ihtiyaçlarını garanti altına almaktadır.

Temel ihtiyaçların karşılanması noktasında sorumlu bulunan devlet lüks ihtiyaçların karşılanması noktasında da imkânı el verdiği müddetçe bu ihtiyaçları sağlama yoluna gider. Bu husus devletin beytu’l malının durumuyla alakalıdır; beytu’l malın durumu buna elverişliyse ve zorunlu ihtiyaçlar karşılanmışsa devlet, tebaasının lüks ihtiyaçlarının da sağlanacağı bir ortamı hazırlar ama beytu’l malın durumu buna elverişli değilse devletin lüks ihtiyaçları karşılamak gibi bir yükümlülüğü yoktur.

Kapitalizme ait tüm bu ve benzer sorunlar müjdesi verilen Raşîdî Hilâfet Devleti’nin kurulması ile çözüme kavuşacaktır.

لِمِثْلِ هٰذَا فَلْيَعْمَلِ الْعَامِلُونَ

“Çalışanlar işte böyle bir şeyi elde etmek için çalışsınlar.”[1]



[1] Saffat Suresi 61


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz