TÜRKİYE'DE ADALET VE YARGI SENDROMU

Süleyman Uğurlu

Haksızlığa uğrama duygusu insan psikolojisinde derin izler bırakır. Öyle ki bu duygunun hâkim olduğu zamanlar kişilik bozuklukları dahi yaşanabilmektedir. Sanırım bu gerçekliğe en güzel örnek Habil ile Kabil kıssasıdır. Kabil, Allah’a adamış olduğu kurban kabul edilmediğinde haksızlığa uğradığını düşündü ve duygularına teslim oldu. Normal zamanda yapmayacağı bir şey yaptı ve kardeşini öldürdü. İşte o günden beri insan kendi adaletini uygulamaya başladı ve zulümlerin, katliamların kapısını açtı.

Adaletin ne olduğu noktasında farklı yaklaşımlar mevcuttur. Kimileri yasalara uygun olan her şeyin adaletli olduğunu söylerken bazıları adaletin her zaman yasalarla sınırlı olmadığını bazen yasaların adaleti değil adaletsizliği doğurduğunu iddia etmektedir. Elbette bu sosyolojik tartışmalar bizi pek de ilgilendirmemektedir. Zira Müslümanların adaleti aramak gibi bir dertleri yoktur. Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın indirdiği hükümlerin istisnasız tamamı adaletin kendisidir. Tek sorun, bu hükümleri uygularkenki insani hatalar, eksiklikler, zafiyetlerdir. İnsanın olduğu yerde bunların yaşanması doğaldır. Önemli olan hükümleri uygulayanlar değil, hükümlerin kendisidir. Uygulayıcılar değişir ama hükümler değişmez.

Asırlar boyunca İslâm ile adalet yan yana zikredildi. İslâm’ın adaleti ile insanların kalbi İslâm’a ısındı ve bu güzelliğe teslim oldular. Ümmette zamanla oluşan fikrî zayıflık, doğal olarak adalete yansıdı. Nihayetinde İslâm Devleti’nin yıkılışıyla birlikte adalet de yeryüzünden uçup gitti.

Kapitalizmin dünyayı ele geçirmesinin ardından göreceli bir adalet hayata hâkim oldu. Fransa örneğinde olduğu gibi halk devrimi şeklinde gerçekleşen toplumsal değişimlerde yasalar halk için, halkın huzurlu ve güvenli bir şekilde yaşaması için konuldu ve uygulandı. Türkiye gibi tepeden inme devrimlerde ise tam aksine rejimi halktan korumak için yasalar koyuldu. İşte bu temel farklılık neticesinde Türkiye gibi ülkelerde “göreceli adalet” dahi söz konusu değildir.

Cumhuriyetin kuruluş felsefesi, İslâm ile olan tüm bağları koparma hedefli faşist felsefedir. “Ümmetçilikten ulusçuluğa geçiş” olarak da isimlendirilen bu süreçte adalet, hukuk, insaf aramak imkânsızdır. Devleti oluşturan tüm kurumlar tek bir amaç için vardır o da yeni kurulan Cumhuriyeti ne pahasına olursa olsun korumak. Kimden? İngilizlerden mi? Hayır! Fransızlardan mı? Hayır! İtalyanlardan mı? Hayır! Kimden? Kendi halkından!

Tüm kurumları gibi yargı da Cumhuriyeti korumayı kendine görev edinmiş bir kurumdur. Dolayısıyla yargı için birey önemli değildir, önemli olan devlettir ve aldığı tüm kararlarda bunu açık bir şekilde göstermiştir.

Türkiye yargısının sicili oldukça bozuktur. Türkiye yargısının halk ile tanışması İstiklal Mahkemeleri ile olmuştur. Savaş dönemini bir kenara bırakırsak Cumhuriyetin ilanı ile birlikte kurulan İstiklal mahkemeleri korkunç kararlara imza atmış ve bu halka sayısız acı tattırmıştır. Bu mahkemeler vahşette ve sertlikte sınır tanımıyordu. Muhalif tüm unsurlar İstiklal Mahkemeleri maharetiyle susturuldu ve dikta rejimi pekiştirildi.

Diktatör rejimlerin ortak özelliği halkını potansiyel tehlike olarak görmesidir. Bu psikoloji her an tetikte olmayı ve her an varlığını hissettirmeyi gerektirir. Bu nedenle -adı ister İstiklal Mahkemeleri olsun ister Sıkı Yönetim Mahkemeleri olsun ister Devlet Güvenlik Mahkemeleri olsun isterse de Ağır Ceza Mahkemeleri olsun fark etmez- adları değişmiş olsa da yargı/mahkemeler, diktatör rejimlerin vazgeçilmez savunma silahıdır.

Yargının nasıl işlediğini göstermesi açısından güncel bir örnek verecek olursak Hizb-ut Tahrir yargılanmaları sanırım en çarpıcı örnek olacaktır.

Mevcut Terörle Mücadele Kanunu (TMK) birkaç değişiklikten sonra bugünkü hâlini almıştır. 3713 sayılı TMK.’nda “silahsız terör örgütü” ile alakalı bir madde vardı. Hizb-ut Tahrir üyeleri bu maddeden yargılanıyorlar ve silahsız terör örgütüne üye olmak suçlamasıyla 2 yıl 6 ay ceza alıyorlardı. Avrupa Birliği Uyum Yasaları çerçevesinde terörün tanımı değişti ve cebir ve şiddet ön şart olarak kabul edildi. Yani bir oluşumun terör örgütü olabilmesi için cebir ve şiddeti yöntem olarak kabul etmesi gerekmektedir. Cebir ve şiddet yoksa terör de yok demektir. Nitekim bu değişiklik ile aralarında şahsımın da bulunduğu birçok Hizb-ut Tahrir üyesi cezaevlerinden tahliye edildi. Yargı bir an görevini unuttu ama bu unutkanlık fazla sürmedi. 2005 yılında Yargıtay hiçbir gerekçe göstermeye ihtiyaç hissetmeksizin “Hizb-ut Tahrir terör örgütüdür” diyerek tarihe utanç vesikası olarak geçecek bir içtihatta bulundu. Ardından olanlar oldu. Bu içtihadın peşinden giden mahkemeler Hizb-ut Tahrir üyelerine bu sefer 7 yıl 6 ay ceza vermeye başladılar. Tek gerekçe; Yargıtay içtihadı!

Özel Yetkili Mahkemelerde yargılanmalar, tiyatro gibidir. Hâkimler uzun süren yargılamalarda sizi hiç dinlemez. Avukatları hiç dinlemez ama dinler gibi yapar. Soru sormanıza müsaade etmez, sorduğunuz sorulara cevap verme nezaketini göstermez sadece kayıt altına alır. Mahkeme safahatında hâkimlere ve savcıya sorduğumuz en can alıcı sorulardan biri; “Hizb-ut Tahrir, cebir ve şiddete fikir olarak karşı olduğu hâlde nasıl terör örgütü olarak kabul edersiniz?” sorusudur. Bu soruya hiçbir zaman cevap alamadık…

Özel Yetkili Mahkemelerde öyle bir mekanizma kurulmuş ki bir şekilde bu mahkemelere atanan yargıçlar bu mekanizmanın içinde kaybolup gitmekte ve -çok azı istisna- hepsi dönen çarka uyum sağlamaktadır. Yoksa bu hâkimlerin orada barınmaları imkânsızdır. Adalet Bakanlığı’nda Müsteşar Yardımcısı görevini yürüten eski bir hâkimle makamında görüşme imkânım olmuştu. Kendisinin de Özel Yetkili Mahkemelerde görev aldığını ve Hizb-ut Tahrir yargılanmalarında bulunduğunu ifade etti. Hizb-ut Tahrir'in terör örgütü olamayacağını söylemiş olmasına rağmen hâkim olarak görev yaparken mecburen ceza verdiğini ancak bu cezayı mümkün olduğunca en alt sınırdan vermeye gayret ettiğini söylemişti.

Bu yazının hazırlanması aşamasında, Anayasa Mahkemesi (AYM) Yılmaz Çelik’in bireysel başvurusunu neticelendirdi. Özetle; Yargıtay’ın akıllara zarar içtihadını Hizb-ut Tahrir’i terör örgütü olarak kabul etmek için yetersiz olduğuna hükmetti. Anayasa Mahkemesi’nin 14 üyesinden dördünün itirazına rağmen oy çokluğuyla alınan kararda Hizb-ut Tahrir’e alenen hukuksuzluk yapıldığının altı çok net bir şekilde çizildi. An itibariyle yerel mahkemenin AYM tarafından verilen bu karara uyarak yeniden yargılama yapması bekleniyor.

Bu kararla birlikte Hizb-ut Tahrir yargılamaları için yeni bir sürecin başladığı düşünülebilir fakat dediğimiz gibi 2005 senesinde AB Uyum Yasaları sürecinde olduğu gibi Hizb-ut Tahrir’e yönelik olarak yargı bazen unutkanlık yapabiliyor. Sürecin nasıl işleyeceğini önümüzdeki günlerde hep birlikte göreceğiz.

Fakat yargı erkinin hukuksuzluklarından payını alan sadece Hizb-ut Tahrir değil tabii ki… Dünden bugüne çok çeşitli yapılardan, farklı çevrelerden ve İslâmi cemaatlerden kişi ve gruplar yargı mağduru olarak mahkeme zabıtlarındaki yerlerini aldılar.

Bu kişi ve gruplardan kimisi, memleketin doğusunda bir Kürt ailenin çocuğu olarak doğmuş olmaktan başka suçu(!) olmayan birileri olurken kimisi de 28 Şubat sürecinde yanlış zamanda yanlış yerde olan mütedeyyin insanlar olabiliyor. Kimi zaman bir sosyalist, kimi zaman bir milliyetçi, kimi zaman bir tarikatçı, kimi zaman da bir “radikal dinci” olarak bu memleketin insanları, yasaların terör suçu olarak vasfetmediği faaliyetlerin mahkeme heyetlerince, “terörist olduklarında şüphe etmediklerinden” cezalandırılıp ömürlerini zindanlarda çürütebilmekteler maalesef.

Öte yandan gerek anayasada gerekse de sair kanunlarda dünden bugüne sayısız kereler değişiklikler yapılmak suretiyle suçun önlenmesi, toplumda yasalara ve adalete güvenin sağlanması hedeflenmiştir. Fakat ne suçlar önlenebilmiş ne de toplumda yargıya, adalete güven sağlanabilmiştir.

Zaman zaman -özellikle seçimler öncesinde- iktidarların oy devşirmek ve halkın takdirini almak noktasında af kanunları çıkartılmış ve cezaevleri boşaltılmıştır. Kısa sürede tekrar dolan cezaevlerinin müdavimleri de yine maalesef özellikle İslâmi siyasi talepleri olan Müslümanlar olmuştur.

Yasal değişiklikler, kısmi ve genel af uygulamaları halkı -bir nevi- “tavlama” tekniği olarak kullanılırken; özellikle Doğu ve Güneydoğu illerinde ve Ankara’daki Mamak Cezaevi gibi bazı meşhur cezaevi ve karakollarda görülen işkence uygulamaları da -kimi zaman doğrudan kimi zaman da dolaylı bir şekilde yargı mekanizmasının bilgisi ve kontrolünde- bir “sindirme” aracı olarak mevcut statüko tarafından kullanılmıştır.

Daha karakola götürülürken işkencenin tadına bakan kimi zanlıların, karakolda zorla imzalatılan ikrar beyanlarının ve hükmü önceden kesilmiş bir takım yargısız infazların yaşandığı günleri yaşayalı çok uzun bir zaman olmadı. Cumhuriyetin ilanından bugüne, dönem dönem artan-azalan bir seyir izleyen yargısız infazlar, bazen de kamuoyunun manipüle edilmesi suretiyle yasal bir zemin ve kamuoyunun zımnen muvafakati ile de yapılabilmiştir. Örneğin; 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında oluşan atmosferde hemen hemen her iktidar muhalifinin “darbeci” yapının bir unsuru olarak itham edilmesini bu minvalde zikredebiliriz. Üstelik bu ithamların kimisinin yargısal süreçlerinin sonuçlanmadığı ve hatta kimisinin de yargıya bile intikal etmediği, sadece zandan ibaret olduğu düşünüldüğünde iş daha da vahim bir hâl almaktadır.

Yargı’nın toplum nezdindeki karnesi, yukarıda sayılan hususlar üst üste konulduğunda hiç de iç açıcı değildir. Ayrıca, önce ulusalcı-Kemalist kliklerin, sonra Gülen yapılanmasının ve ardından Hükümete yakın “yerli ve milli” bakış açısına sahip hâkim ve savcıların taraflı ve önyargılı kararları ile siyasi karakterli yaz-boz kararların, toplumda böylesi olumsuz bir kanaatin oluşmasında etkisi büyüktür.  Hal böyleyken, adaleti temsil edemediği, daima güçlünün yanında, mevcut statükonun hizmetinde olduğu aşikâr olan yargının, kamuoyu araştırmaları ve güven anketlerinde “en güvenilir kurumlar sıralaması”nda sonlarda gelmesi de gayet normal.

Bu sebeple hukukun üstünlüğü ilkesini, diline pelesenk etmiş yargı erkinin, üstünlerin hukukunun bir aracı olduğunu da burada tespit etmek gerekir. Zira Türk yargı tarihi, mahkeme heyetlerinin kulaklarına fısıldanmış ya da sanıklar hakkında başka odalarda kapalı kapılar ardında verilmiş nice kararları sadece bir tasdik makamı gibi onayladıklarına da şahittir. 

Dededen toruna kaç nesildir toplumda yargıya karşı oluşmuş ciddi güven sorununun kısmi ya da genel af ile aşılması da elbette ki mümkün değildir. Zira af, iktidarların yargının itibarını kurtarma çabasının tezahürü -ve tabii ki oy devşirmenin bir vesilesi- olarak başvurdukları son çarelerden biridir. Fakat af, kronik toplumsal sorunlara ya da insanlardaki adalet ve güven arayışlarına bir merhem olmaktan öte daha farklı sorunların doğmasına ve güvenin daha da zedelenmesine sebebiyet verecektir.

Bir ıslah aracı ya da suçun karşılığı olarak suçluya verilen cezanın affedilmesi, şüphesiz ceza mekanizmasının amacının tam tersine bir sonucu doğuracaktır. İnsanlar arasında kin ve husumetlerin doğması, suçlunun sebep olduğu mağduriyetin katlanarak çoğalması, cezanın caydırıcılığının zedelenmesi suretiyle suç işlemede artışların olması gibi durumlardan ötürü af, ne bir sorun çözücüdür, ne de bir adalet ve huzur vesilesidir.

Af mekanizması, devletlerin kendilerine karşılık işlenmiş suçlarda başvurduğu hâlde anlaşılabilir bir olgu iken, mağdur olan kişi ya da tebaa adına bir suçluyu devletin affetmesi hususunda aklen ve fıtraten anlaşılamaz bir husustur.

Hasılıkelam; beşerî ideolojiler ve bunların temsil edildiği devletlerde adalet, genellikle “egemenlerin adaleti” şeklinde bir mahiyet arz etmiştir. Hukuklarını oluştururken her ne kadar “ilkeli” ve “iltimassız” ifadeler içeren metinleri yasa kitaplarına koymuşlarsa da uygulamada siyasi konjonktürün ya da olağanüstü hallerin etkisi görülmüştür.

Dolayısıyla dünyanın içinde bulunduğu durum, mevcut şartlardan etkilenmeyecek, insan vakıasına vakıf olarak insanın sorunların kapsamlı ve köklü bir şekilde çözecek İslâm nizamına muhtaçtır. İslâmi ukubat nizamı, vahiy kaynaklı ve insan vakıasına vakıf yaratıcı tarafından belirlenmiş hükümleri içerir olduğundan yeterliliğe sahip yegâne ideolojidir. Zira İslâm’da adam kayırma, yargıya müdahale, keyfe keder yasa yapma/değiştirme yoktur. 


Yorumlar

  1. Eyüp Demir

    ALLAH Razı hocam Ağzına ve yüreğine Sağlık.

Yorum Yaz