MÜSLÜMANLARIN YÜKSELEN MİLLİYETÇİLİĞE KARŞI TAVRI NASIL OLMALI?

Mahmut Kar

Hilâfet’in ilgasından önce ve sonra, süreç içerisinde Müslümanlar ve İslâmi hareketler, yaşadıkları dönemin en etkin-popüler fikir ve düşüncelerinden etkilendiler. Bu bazen iyi niyetle atılan adımlar sonrasında, çoğunlukla da kötü niyet ve kasıtlı adımlar neticesinde oluştu. Örneğin Müslümanların kelam ilmi ve felsefe ile tanışması İslâm davetinin farklı coğrafyalardaki milletlere taşınması neticesinde oldu. Müslümanlar bu süreçte Yunan felsefesi ile tanıştılar ve bu felsefenin ilgilendiği tüm konulara İslâm’ın bir cevabının olması gerektiğini düşündüler. Bu cevaplara ulaşmak için çok fazla gayret gösterdiler. Sonuçta Yunan felsefesinden etkilenme neticesinde kelam ilmi kapsamında “Kaza ve Kader” gibi konularda iyi niyetle yorumlar ortaya koydular. Ancak sonucu hatalı olan bu yorumlama gayretlerinde kendilerini vakıanın kendisine teslim ettiler. Yani felsefi düşünce zemininde kelami konulara kendilerini mahkûm ettiler. Bu durum İslâm tarihi boyunca Müslümanların akli ve gaybi konularda hatalı inanışlarına sebep oldu. Müslümanlar kaderiyeci anlayışa meylettiler ve durağanlaştılar. Onların bu durumu iyi niyetle izah edilebilir. Zira Yunan felsefesine cevap yetiştirmek için ortaya koydukları gayret ve bundan murad ettikleri hedef bir şekilde hüsn-ü niyet ile izah edilebilir. 

Ancak laiklik, demokrasi, çoğulculuk, ılımlılık, aşırıcılık gibi düşüncelere meyil hüsn-ü niyet ile izah edilemez. Zira bu düşüncelerin Müslümanların yaşadığı beldelere sızması, alan bulup davetinin yapılması özel bir plan ve belirli bir kasıt dâhilinde olmuştur. Yine vatancılık ve milliyetçilik gibi düşüncelere davet edenleri, bu düşüncelerin bayraktarlığını yapanları, bu düşünceleri Batı’dan alıp İslâm beldelerine taşıyan ve yayanları iyi niyetli sınıfta göstermek mümkün değildir. Tüm bu düşünceler İslâm’a muhalif, İslâm akidesi ile taban tabana zıt, Müslümanlar için tehlikeli fikirler olmakla beraber bu fikirlerin taşıyıcıları da kendileri kadar tehlikelidir. Bunlar kötü niyetli kişiler, gruplar ve kitlelerdir.

Müslümanların ve İslâmi hareket-cemaatlerin bu fikirler karşısında bilmesi gereken en önemli şey onların İslâm’a karşı çıkarılmış tehlikeli mefhumlar olduğudur. Kâfirler İslâm ile mücadelede onun otoritesi olan Hilâfet’i işte bu fikriler ile yıktılar. Vatancılık ve milliyetçilik ile büyük bir coğrafyayı parçaladılar. Hilâfet’i yıktıktan sonra da Müslümanları kendi hâllerine bırakmadılar. Zira yeniden kalkınmak, eski izzet ve gücüne kavuşmak için Müslümanların his ve şuurunun, daima uyanık hâlde olduğunu gördüler. Zira samimi ve imanlı evlatlarının eliyle, bu hisler harekete geçecektir; bunu çok iyi biliyorlardı. Bu sebeple kâfir devletler, İslâm kuvvetinin sadece onun yürütme organında sınırlı olmadığını fark ettiler. Müslümanların fikirlerine Batı kültürünü bulaştırmalarıyla ve nefsi zayıf olan bazı Müslümanları kendi taraflarına çekmeleriyle umduklarını gerçekleştiremediklerini fark ettiler. Sonuçta Batılı fikirlerin sadece belli başlı kişilerde değil Müslümanların genelinde tesirli olması için çalıştılar ve hâlâ çalışıyorlar.

Onun için kâfirler, nasıl ki bugün demokrasi gibi batıl düşüncelerin, laiklik gibi küfür fikirlerinin Müslümanlar arasında yayılması ve kabul görmesi için çalışıyorlarsa, geçmişte ümmetin bölünüp parçalanmasını sağlayan vatancılık ve milliyetçilik gibi fasit, dar ve bozuk fikirlerin yayılmasını, Müslümanlar arasında taraftar bulmasını ve en önemlisi Müslümanlar tarafından kabul görmesini istiyorlar. Özellikle vatancılık ve milliyetçilik düşüncesine meylin içgüdüsel bir meyil olduğunun farkındalar, İslâm’a taban tabana zıt olmasına rağmen bu ayrılıkçı fikirleri İslâm ile güzelleştirmeye gayret gösteriyorlar.

O hâlde bu planlı çalışmaya karşı Müslümanların tavrı ne olmalı, Müslümanlar yükselen Milliyetçilik karşısında nasıl bir tavır almalı, vatancı ve milli duygular üzerinden Müslümanların uyutulmalarının önüne nasıl geçilmeli, millilik dayatmasına karşı nasıl cevap verilmeli?

Müslümanlar ve İslâmi hareketler bu süreçte kendilerine düşen İslâmi sorumluluğun önem ve ehemmiyetini çok iyi kavramak zorundadırlar. Zira her bir Müslüman ve her İslâmi hareket iyiliği emretme kötülüklerden sakındırma farzı ile sorumludur.

Allah Subhanehû ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

“Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.”[1]

Allah Subhanehû ve Teâlâ düzeltici ve ıslah ediciler hakkında da şöyle buyurmuştur:

وَلَوْلاَ دَفْعُ اللّهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَّفَسَدَتِ الأَرْضُ

“Eğer Allah’ın insanların bir kısmının (kötülüğünü) diğerleriyle savması olmasaydı, elbette yeryüzü ifsat olurdu.”[2]

Yine Allah Subhanehû ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

وَلَوْلَا دَفْعُ اللَّهِ النَّاسَ بَعْضَهُم بِبَعْضٍ لَّهُدِّمَتْ صَوَامِعُ وَبِيَعٌ وَصَلَوَاتٌ وَمَسَاجِدُ يُذْكَرُ فِيهَا اسْمُ اللَّهِ كَثِيرًا

“Eğer Allah, bir kısım insanların (şerlerini) diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak suretle manastırlar, kiliseler, havralar ve içlerinde Allah’ın isminin bolca anıldığı mescitler yıkılır giderdi.”[3]

Müslümanlar bu ayetler ışığında hareket etmeli ve tavır almalıdırlar. Yukarıdaki ayetlerin her ikisinde “Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi” ifadesi geçmektedir. Bu ifadeye bakıldığında yeryüzünde iki kısım insanın olduğunu görüyoruz. Bir kısım insan yeryüzünde kötülük ve şer çıkarıyor, diğer bir kısım insan ise yeryüzünde iyilik ve hayrı yayıyor. İşte Allah Subhanehû ve Teâlâ şerli insanların kötülüklerini hayırlı insanların iyilikleri ile def edeceğini beyan buyuruyor. Eğer Allah Subhanehû ve Teâlâ bunu yapmamış olsaydı yeryüzü tamamen fesada uğrardı.

Biz Müslümanlar ve İslâmi hareketler olarak, kötülük ve fesadı yayan, şer bulaştıran insan ve toplulukların karşısında olmalıyız. Milliyetçilik ve vatancılık yeryüzünde fesat çıkaracak en tehlikeli fikirlerdendirler. Zira Milliyetçilik asabiyettir, milliyetçilik ırkçılıktır, bölücülüktür. Milliyetçilik insanları kanına, soyuna ırkına göre ayırır ve insanlara bu ayrıma göre değer ve kıymet verir. Milliyetçilik insanları Türk, Kürt, Arap, Acem vb. ırklara ve soylara tasnif eder. Hâlbuki İslâm Müslümanları birbirine kardeş olarak görür, onların ırkları ve soyları, kanları ve neseplerinin farklı olması önemli değildir. Bu İslâm için hiçbir şey ifade etmez. İslâm geldiğinde kabile savaşlarını ve insanlar arasındaki bütün düşmanlıkları bitirmiştir. İslâm Peygamberi aile bağları üzerinden güdülen bütün kan davalarını ayağının altına aldığını ifade etmiştir. Müslümanlar da böylece bir tek bir ümmet olmuşlardır.

Allah Subhanehû ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

“Mü'minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah'a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.”[4] 

Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır:

لَيْسَ مِنَّا مَنْ دَعَا إِلَى عَصَبِيَّةٍ وَلَيْسَ مِنَّا مَنْ قَاتَلَ عَلَى عَصَبِيَّةٍ وَلَيْسَ مِنَّا مَنْ مَاتَ عَلَى عَصَبِيَّةٍ

“Asabiyete davet eden bizden değildir, asabiyet üzere savaşan bizden değildir, asabiyet üzere ölende bizden değildir.”[5]

Tüm bu ayet ve hadisler ışığında Müslümanlar olarak biz ve İslâmi hareketler, İslâm dışı tüm düşünce ve fikirlere mesafeli olmamız gerektiğini, demokrasi ve laikliği reddetmemiz gerektiğini, milliyetçilik ve vatancılık fikirlerini elimizin tersi ile itmemiz gerektiğini söyleyebilmeliyiz. Zira laiklik ve demokrasi ifsat eder, şirke götürür, harama sürükler. Milliyetçilik ise böler, parçalar, ötekileştirir, düşmanlık ve husumet oluşturur. Milliyetçilik İslâm’dan değildir, bizden değildir, biz ondan beriyiz, biz Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in ümmeti olarak onu (milliyetçiliği) ayaklarımızın altına aldık, demeliyiz.

Peki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, AK Parti iktidarı ve diğer muhalefet partilerinin, politikacıların, Diyanet vb. tüm kurum ve kişilerin Müslümanlara dayattıkları millilik ve yerlilik meselesine karşı tavrımız ne olmalı? Müslümanları, İslâmi cemaat ve hareketleri milli olmaya zorlayan bu dayatmaya nasıl tavır almalıyız?

Aynen şu şekilde:

1- Öncelikle şunu tek bir dilden hep bir ağızdan haykırmalıyız. İslâm bir tanedir. İslâm’ın milli olanı, yerli olanı, geleneksel ve modern olanı olmaz, olamaz ve bundan sonra da olmayacak. Her kim İslâm’ın başına bu tür bir sıfat eklemeye kalkıyorsa bileceğiz ki bunu yapanlar İslâm’a ihanet eden, dini bozmaya çalışan insanlardır, gruplardır. Nasıl ki ılımlı ve radikal İslâm yoksa yerli ve milli İslâm da yoktur. Geleneksel ve modern İslâm’da yoktur. Her kim bunu yapmaya kalkıyorsa diyeceğiz ki; sizler İslâm ile oynayarak onu bozmaya çalışan şer odaklarının, açıkça Batılı oryantalistlerin hizmetkârlarısınız.

2- Özellikle iktidarda bulunan siyasilere şunu haykırmalıyız: Siz laiklik esası üzere kurulmuş bir devletin hizmetçilerisiniz. Bu laik demokratik küfür devletinin meclis açılışında, hükümetlerin tanıtımında, resmi bayram törenlerinde Kur’an ve İslâm’ı istismar ediyorsunuz. Hem dini hayattan ve devletten ayıran laiklik akidesine bağlılık yemini ediyorsunuz hem de bu yemin ve tanıtım törenlerine Kur’an-ı Kerim tilaveti ile başlıyorsunuz. Elinizi İslâm’ın üzerinden çekin, bizleri, dışı İslâm ile süslü elbiseleriniz ile kandıramazsınız. Siz Müslümanların İslâmi duygularını yerlilik, millilik ve milliyetçilik sloganları ile kullanıyorsunuz, kullandırtmayacağız!

3- “Anayasa ve tüm kanunlarını Batı’dan ithal eden, demokrasi ve laiklik gibi Batı menşeili düşüncelere sarılan sizler; ne milli ne de yerli olabilirsiniz. Siz ancak Hilâfet’i kaldıran laik İngilizci parlamenter sitem yerine Amerikancı başkanlık sistemini inşa edecek kadar yerli ve milli olabilirsiniz. Dolayısıyla siz aslında sahibinizin malısınız. Sizin milliyetçiliğinizin rengini dilini dahi Batı yani Amerika belirlemektedir.” diyebilmeliyiz.

4- “Sizler Müslümanları Kemalist ideoloji gibi tek kalıba sokmaya çalışıyorsunuz. Onlar bütün Müslümanları şapka takmaya zorladılar, onlar bütün Müslümanları tek tip kıyafet giymeye zorladılar, onlar Müslüman kadınların tesettürü ile oynadılar, onlar çocuklarımıza okullarda koro hâlinde marşlar söylettiler ve kendi inkılaplarını dayattılar. Ancak Müslümandan İslâm’ı ve imanı sökemediler. Şimdi de siz laik rejimin istediği tek tip Müslüman, tek tip cemaat var etmeye çalışıyorsunuz, operasyonlar çekerek Müslümanları korkutmaya çalışıyorsunuz. Biz sizin dayatmalarınıza asla boyun eğmeyeceğiz. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu nasihatine bağlı kalacağız: Ebu Sa’id RadiyAllahu Anh anlatıyor:

لَا يَحْقِرْ أَحَدُكُمْ نَفْسَهُ، قَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ كَيْفَ يَحْقِرُ أَحَدُنَا نَفْسَهُ؟ قَالَ: يَرَى أَمْرَ الِلَّهِ عَلَيْهِ فِيهِ مَقَالٌ، ثُمَّ لَا يَقُولُ فِيهِ، فَيَقُولُ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ لَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ: مَا مَنَعَكَ أَنْ تَقُولَ فِي كَذَا وَكَذَا؟ فَيَقُولُ: خَشْيَةُ النَّاسِ، فَيَقُولُ فَإِيَّايَ كُنْتَ أَحَقَّ أَنْ تَخْشَى

“Resulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: Hiçbiriniz kendisini tahkir etmesin.  Bir kimse öyle bir şey görür ki, onunla ilgili bir şey söylemesi Allah'ın onun üzerindeki hakkıdır. Fakat o, bu hususta konuşmaz. (Yani, insanlardan çekinip konuşmamakla nefsini tahkir etmiş, alçaltmış olur). Allah da (kıyamet günü ona): Şu şu hususta seni konuşmaktan engelleyen neydi? Der. O da: Rabbim insanlardan korktum, der. Allah da: En çok korkulması gereken benim, der.”[6]

5- Sizler aldatıcılarsınız, demokrasi ile Müslümanları aldattınız, yalan söylediniz ve oylarını aldınız. İslâm’ın getireceğiz, dediniz ama şimdi Müslümanlara laik cumhuriyeti sevdirmeye çalışıyorsunuz. Şimdi de milliyetçilik ve yerlilik ile Müslümanların duygularını kaşıyorsunuz. Siz meydanlarda gerçekleşmeyeceğine kesin inandığınız sözler veriyorsunuz. Sizler yapmayacağınız sözleri söylüyorsunuz. Bu sebeple biz size güvenmiyoruz. Zira ancak doğru ve sadık adamlara güvenilir. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem sizin hakkınızda aynen şöyle buyuruyor:

سَيَأْتِي عَلَى النَّاسِ سَنَوَاتٌ خَدَّاعَاتُ يُصَدَّقُ فِيهَا الْكَاذِبُ وَيُكَذَّبُ فِيهَا الصَّادِقُ وَيُؤْتَمَنُ فِيهَا الْخَائِنُ وَيُخَوَّنُ فِيهَا الأَمِينُ وَيَنْطِقُ فِيهَا الرُّوَيْبِضَةُ قِيلَ وَمَا الرُّوَيْبِضَةُ قَالَ الرَّجُلُ التَّافِهُ فِي أَمْرِ الْعَامَّةِ 

“İnsanlara öyle aldatıcı seneler gelecek ki, o zaman yalancılar doğrulanacak, doğru sözlü olanlar da yalanlanacaklardır. O zaman hainlere itimat edilecek, emin olanlar da ihanetle suçlanacaklardır. İşte o zaman ruveybida konuşacaktır. Denildi ki ruveybida da nedir? Buyurdu ki: Kamunun işleri hakkında (söz sahibi olan) müptezel adamdır.”[7]



[1] Ali İmran Suresi 104

[2] Bakara Suresi 251

[3] Hac Suresi 40

[4] Hucurat Suresi 10

[5] Ebu Davud

[6] İbni Mâce

[7] İbni Mâce


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz