OSMANLI’YI YIKAN BİR FİKİR BİZİ NASIL BİRLEŞTİRSİN

Süleyman Uğurlu

Allah Subhanehû ve Teâlâ, insanoğluna yaratılış özelliği olarak belirli duygular bahşetmiştir. Karşı cinse duyulan ilgi insanoğlunun neslini devam ettirmesi için olması gibi bu duygular onun hayata tutunuşunu sağlar. Aynı şekilde ailesine olan bağlılık, kabilesine ve ırkına olan bağlılık yine insanın hayata tutunuşu ile alakalıdır.

Allah Subhanehû ve Teâlâ yaratılıştan gelen duygu ve dürtüleri belirli kurallar ile bir düzen altına almış ve insanın doğruya ulaşması için peygamberler vasıtası ile insanlığa bildirmiştir. Bu kurallara uyan doğru yolu bulur ve hayatını Allah’ın razı olacağı bir düzen içinde devam ettirir. Böylece hem dünya hayatında hem de ahirette kazananlardan olur. Doğrulardan uzaklaşanlar ise elbette hüsrana uğrayan dalalete sapmış kişiler olarak Allah’ın huzurunda hesap vereceklerdir.

Makale konumuzun temelini oluşturan kavmiyetçilik insanlık tarihi boyunca sık sık karşımıza çıkan bir olgudur ve içgüdüsel bir dürtüdür. Hayatta kalabilme ve hayatın zorluklarıyla mücadele edebilme duygusunun (bekâ içgüdüsü) dışa vurumudur.

Milliyetçilik üzerine yapılan sosyolojik araştırmalar ve kuramlar arasında en dikkat çeken Primordializm görüşüdür. Bu kurama göre milliyetçilik içgüdüseldir.

İnsanoğlu küçük ya da büyük topluluklar içinde yaşamaktadır. Kavim diye isimlendirilen bu topluluklar ortak bir dile, ortak değerlere, ortak hedeflere sahip insan topluluğuydu. Bu topluluk içinde dünyaya gelen birey öncelikle ailesiyle tanışır ve onlarla sıkı ilişkiler kurar. Ailesi ona hayatı tanıtır. Onu kötülüklerden korur ve tüm ihtiyaçlarını karşılar. İşte bu süreçte insana yaratılışta verilen duygular ile birleşir ve ailesine karşı sarsılmaz bir bağ oluşmasını sağlar. Kişi yaşadığı toplumda ailesinin diğer ailelerden üstün olmasını ister ve bunun için gayret gösterir. Aile içinde yaşayan birey aynı zamanda aynı dili konuştuğu, aynı değerlere sahip olduğu bir topluluk içinde yaşar. İçinde yaşadığı bu topluluk sadece aynı dili konuşmaz, aynı zamanda ailesinin ve kendisinin de koruyucusudur. Bilir ki birlikte yaşadığı topluluğa karşı yapılan bir saldırı kendi varlığını ve ailesinin varlığını da tehdit etmektedir. Öyleyse sadece ailesini değil içinde yaşadığı topluluğu da koruması gerekmektedir. Bu farkındalık yaşadığı topluluğa karşı bir sevgi oluşturur.

İşte tam da burada kavmiyetçilik ile kavmini sevme arasındaki ince çizgiyi ele almamız gerekmektedir. Kavmini sevme beka içgüdüsünün insan nezdinde ortaya çıkmasıdır. Kavmiyetçilik ise bu dürtünün Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın çizmiş olduğu kurallar silsilesinin dışına çıkmasıdır. Yani kavmini diğer kavimlerden üstün görme fikrinin insanda vücut bulmasıdır.

Hayatın boşluk kabul etmediği değişmez bir kaidedir. İllaki insanlar bir fikri kabul etmek ve bu fikrin gerekliliklerini yerine getirmek zorundadır. Fetret dönemleri Allah’ın mesajının insanlara ulaşmadığı dönemlerdir. İşte bu dönemlerde insanoğlu kavmiyetçilik fikrine sarılmıştır. Elbette sadece fetret döneminde kavmiyetçilik baş göstermemiştir. Bilakis Allah’ın risaletinden yüz çevrildiği zamanlarda da kavmiyetçilik kendini göstermiştir.

Şimdi buraya kadar aktardıklarımızı tarihsel süreçle ilişkilendirelim ki gerçekliği test edilsin.

İlk önce Peygamber efendimiz dönemine gidelim ve o dönemki Arap Yarımadası’na bir göz atalım.

Arap Yarımadası; aile, kabile ve aşiret bağlarının en kuvvetli olduğu coğrafyaydı. Öyle ki kabilelerin birbirine üstün gelme hırsı yüzyıllarca süren savaşlara sahip olmuştu. Kavmiyetçiliğin nasıl bir hastalık olduğu ve insanlığı nasıl bir kaosa sürüklediğini bu tarihte, bu coğrafyada yaşananlara tanıklık ettiğimizde açık bir şekilde görebiliriz. Mekke’de yaşayan bir Arap, ailesinin ismiyle anılırdı. Kureyş kabilesinin Haşimoğlulları soyundan gelen Abdulmuttalip oğlu Muhammed gibi. Öncelik Haşimoğulları soyuna aittir, sonra Kureyşli olmak gelir. Araplar kendi soylarından gelen bir kişiyi ne yaparsa yapsın sonuna kadar desteklerdi. Velev ki yaptığı iş kötü bir iş olsun ya da toplum tarafından kerih karşılansın. Efendimizi ve onun nezdinde Haşimoğulları ve Muttalipoğullarına uygulanan ambargo ve sonrasında yaşananlar bu bağın gücünü göstermesi açısından önemlidir. Aynı şekilde Medine’de Evs ve Hazreç kabileleri arasında yaşanan husumet ve bitmek bilmeyen savaşlar kabileler arasındaki kuvvetli bağı ortaya koymaktadır. Cahiliyye döneminde yaşananlar siyer kitaplarında fazlasıyla mevcuttur, bu nedenle örnekleri olabildiğince kısa tutuyorum, dileyen oraya müracaat edebilir. Bizim asıl üzerinde durmaya çalıştığımız konu kabileler arasında oluşan bu bağın kaynağının ne olduğudur. Cahiliye dönemini incelediğimizde görüyoruz ki insanları birbirine bağlayan bir fikir olmadığı zaman kavmiyetçilik hortluyor ve fikrin yerini alıyor. İnsanlar bu bağa sarılıyor ve bu bağı kutsuyor. Nitekim Allah’ın risaleti ulaştığında efendimiz insanlığa doğru bir fikir ile hitap etmeye başladığında kavmiyetçilik bağı yerini fikir bağına bırakıyor. Yüzyıllardır birbiriyle savaşan Evs ve Hazreç kabileleri arasındaki düşmanlığı yok edip, onları kardeş kılıyor.

Bu gerçekliliği bir kenara not edip tarihsel yolculuğumuza devam edelim. Ortaçağ Avrupasındayız.

Roma imparatorluğu kavimler göçü neticesinde yıkıldıktan sonra Avrupa’ya feodalite hâkim oldu. Krallar toprakları soylu aileler arasında paylaştırarak küçük yönetimler oluşturdu. Her birim kendi başına ayrı bir devlet gibi hareket ediyordu. Soylular ve rahipler ayrıcalıklı sınıflardı. Köylülerin toprak üzerinde hiçbir hakkı yoktu. Neredeyse Avrupa’nın tamamı aynı şekildeydi. Tam bir keşmekeşlik hâkimdi. Feodal sistem yerini mutlak krallıklara bıraktığında din, toplumu birbirine bağlayan en önemli unsur olarak ön plana çıktı. Kral halk üzerinde hâkimiyetini sağlamak için kiliseyi kullandı, kilise de kralı.

Aydınlanma düşüncesi Avrupa’yı kuşatma altına aldığında kilise ve onun akla ziyan dinsel yorumları kaybeden taraf oldu ve dinin Batı toplumu üzerindeki etkisi neredeyse yok oldu. Böylelikle halkı birbirine bağlayan bağ da koptu. Fransız İhtilali ile birlikte “milliyetçilik akımı” yani kavmiyetçilik boşluk doldurma görevini ifa etmek için hayat sahnesindeki yerini aldı.

Milliyetçilik akımı devlete bağımlı bireyler yetiştirme projesi olarak başlamıştır. Ulus devlet projesi dedikleri de aynıdır. Aynı dili konuşan ve aynı kültürü paylaşan insanların bir arada yaşadığı devleti temsil eder.

Avrupa’da yaşanan bu gelişmelerin Osmanlıya yani İslâm dünyasına yansıması fazla uzun sürmedi. İki açıdan telafisi imkânsız zararlara yol açtı. İlk önce Osmanlı’nın Avrupa’daki topraklarında yaşayan farklı milletler kendi bağımsızlıklarını ilan etmek için ayaklandı. İkincisi Osmanlı Hilâfeti’nin yıkılmasındaki en önemli faktörün fişeği ateşlendi. Türk-Arap çekişmesi.

Milliyetçilik akımı Fransız İhtilali ile birlikte boy göstermiş, sahibi Fransa gibi görünmüş olsa da ona siyasi kimlik kazandıran İngiltere’dir. İngilizler siyasi kavmiyetçiliği başarılı bir şekilde yürütmüş ve Osmanlıyı içten içe yavaş yavaş parçalamış, sonra da yok etmiştir.

Batı’ya okumaya giden Türk ve Arap gençlerin zihnini bu fikir ile zehirleyerek ülkelerine göndermiş ve bu zehrin yaşadığı topraklardaki diğer insanlara ulaşmasını sağlamıştır.

Bu fikir etrafında siyasi yapılanmalar oluşmuş Jön Türklerin karşısına Jön Araplar geçmiştir. Kavimsel ayrılık körüklenmiş ve cahiliye âdetleri hortlamıştır.

Batı’da eğitim gören kadrolar İttihat ve Terakki adı altında birleşip iktidarı ele geçirdiğinde işin ehline verilmesi prensibi hiçe sayılıp Arap komutanlar yerine Türk komutanlar, Arap yöneticiler yerine Türk yöneticiler getirilmiştir. Bu uygulama siyasi milliyetçilik çalışması yürüten İngilizleri sevindirerek ayrılık tohumlarının filiz vermesini sağlamıştır.

Bilinmesi gerekir ki Osmanlıyı savaşlar yıkmamıştır. Osmanlıyı bilimsel geri düşme de yıkmamıştır. Osmanlıyı siyasi milliyetçilik projesi yıkmıştır.

Buraya kadar anlattıklarımızdan da açığa çıktığı üzere kavmiyetçilik gerçek manada insanları birbirine bağlamak için ideal bir bağ değildir. Onun genlerinde husumet ve çekişme yatmaktadır. 

Normal durumlarda yani yaşadığı toplumun tehlike altında olduğunu hissetmediği durumlarda zayıf ve etkisizdir. Futbol maçlarında aynı kavimden olan, aynı dili, aynı kültürü paylaşan insanların birbirlerine karşı gösterdikleri düşmanlık ve şiddet bu bağın ne kadar etkisiz olduğunu göstermektedir.

Tüm bunlara rağmen Osmanlıyı yıkmayı başarmış ve yerine ulus devlet esasına dayalı Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasını sağlamıştır. Osmanlı’nın yerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan bugüne kadar Türk kavmiyetçiliği esasını korumuştur. Öyle ki Osmanlı’nın çok kültürlü mirası zorbalıklarla yok edilmeye çalışılmıştır. Kürt kavminden olan kardeşlerimiz dışlanmış ve sömürgeci kâfirlerin tuzaklarına itilmiştir. Dağlara, taşlara “Ne Mutlu Türküm Diyene” yazacak kadar bağnaz ve despot bir siyaset izlenmiştir. Anne babası Kürt olan, ana dili Kürtçe olan, Türkçe bilmeyen minik yavrularımıza her gün bıkmadan usanmadan, ara vermeden ve onların psikolojisini düşünmeden; “Türküm, doğruyum, çalışkanım” dedirterek yalan söyletilmiş ve kendini ifade edemeyen/etmesi yasak olan bir nesil inşa edilmiştir.

Allah aşkına Türk olmak insanın kendi elinde olmadığı bir şey olduğu hâlde insan Türk olmakla nasıl övünebilir? Türk olmanın üstünlüğü nereden gelir?

Şayet bu dediğiniz doğru ise o zaman Allah’ın Rasulü’nü yalanlamış olmuyor musunuz?

“Allah indinde en şerefliniz takvaca en ileri olanınızdır. Arabın Arap olmayana bir üstünlüğü yoktur. Arap olmayanının da Arap üzerine bir üstünlüğü yoktur. Beyaz derili olanın siyah derili üzerine bir üstünlüğü yoktur. Siyah derili olanın da beyaz derili üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir.”[1]

“Ne mutlu Türküm diyene” demek Türk kavmini diğer kavimlerden üstün görmektir ki bu açıktır. Öyleyse ya Allah’ın elçisi yalan söylüyor (haşa) ya da siz yalan söylüyorsunuz. Allah’ın Rasulü’nün yalan söylemesi söz konusu olmadığına göre sizler yalancısınız!

Daha düne kadar sizler bu ülkede insanların Kürtçe konuşmasını yasakladınız. İnsanlara değer verirken ırkına, diline göre değer verdiniz. Kendinizin ana diliniz olmayan İngilizce yahut başka bir dili ne kadar kötü ve bozuk kullandığınıza bakmaksızın anadili Kürtçe olan birinin Türkçe’yi tam manasıyla konuşamadığı gerekçesiyle aşağıladınız.

Türkiye Cumhuriyeti tarihi gerçekten zulümlerle dolu. Türkçülük sevdasıyla işlenmiş zulümlerle…

Şimdi sorarım size Osmanlıyı yıkan milliyetçilik Türkiye Cumhuriyetini nasıl kalkındıracak!? İnsanları ayrıştıran bu fikir bizi nasıl birleştirecek?

Elbette birleştiremez! Ayrılıkları derinleştirmekten başka hiçbir şey yapmayacaktır.

Ulus devlet modeli ve onun besleyicisi “milliyetçilik” Batı’nın Osmanlı Hilâfeti’ni yıkıp İslâm ümmetini parçalara ayırmak için kullandığı şeytani bir tuzaktır. Şayet bu tuzaktan kurtulmak istiyorsanız öncelikle milliyetçilik fikrine savaş açacaksınız. Onun insanları nerelere sürüklediğinizi göstereceksiniz.

Batı dünyasının her cepheden İslâm ümmetine saldırmaya devam ettiği şu günlerde siyasilere düşen görev İslâm ümmetini yeniden birleştirmektir. Peki, bu nasıl olacak?

Öncelikle İslâm’ın ideolojik vasıflarıyla birlikte hayat sahnesine yeniden dönmesi gerekmektir. Hayat sahnesine dönen İslâm, cahiliye döneminde olduğu gibi kalpleri yeniden birleştirecek ve ümmeti yeniden tek vücut kılacaktır. Dağılan ordular toplanacak, çalınan servetler geri alınacak, sömürü düzeni son bulacak ve sömürgeciler ülkelerine geri dönecektir.

İslâm ümmetinde birleşme potansiyeli tarihsel bir hakikat olarak saklı durmaktadır. Farklı dillere sahip olmuş olsalar bile aynı akideye inanıp bu akideden çıkan hükümlere teslim olmaktadırlar. Tek sorun başlarındaki yöneticilerin korkak karakterleri ve sömürgecilerle iş birliği hâlinde güttükleri siyasettir.

Elbette İslâm ümmeti ölüm uykusundan uyanacak ve hak ettiği yere yükselecektir. Bu hayal değil. Uzak hiç değil!



[1] Ahmed Bin Hanbel


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz