BİR CAHİLİYE ÂDETİ: MİLLİYETÇİLİK

Abdullah İmamoğlu

Allah Azze ve Celle’nin Hz. Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i elçi olarak gönderdiği asırda özelde Araplar genelde ise insanlık hayırdan, adaletten uzak karanlığın girdabında boğulmaya terk edilmiş cehalet içerisinde bir hayat sürüyorlardı. Namı diğer “Arap cahiliyesi”. İslâm’ın gelmesiyle birlikte Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Veda Hutbesi’nde de ifade ettiği gibi cahiliye âdetlerinden olan her şey ayaklar altına alınmıştı. İslâm cahiliyeye ait âdetleri bir bir kaldırmış, cahiliyenin beraberinde oluşturduğu kirli, zulüm atmosferi yerini İslâm’ın aydınlığına bırakmıştı.

Yaşanabilir İslâm’ın teminatı olan Hilâfet’in yıkılmasıyla birlikte bir nevi Müslümanlar cahiliyenin “çağdaş” olanına mahkûm edildiler. Bugün hayatımızı çepeçevre kuşatan cahiliye âdetlerinin dünün cahiliyesinden farklı olmadığı hakikati insaf sahibi kimselerce inkâr edilemez. Dünün ve bugünün ortak cahiliye âdetlerinden birisi de milliyetçiliktir. Ümmet vahdetinin önünde dün engeldi, bugün engel ve bertaraf edilmediği müddetçe engel olmaya da devam edecektir.

Üstünlüğün Ölçüsü Etnik Kimlik Değildir

Bugün milletlerin birbirlerine üstünlüklerinin sahip oldukları etnik kökenlerinden kaynaklı olduğu vehmi büyük bir hata ve talihsizliktir. Etnik kimliğin üstünlük sağladığı fikri ve iddiası İslâm’a aykırıdır. Dünün cahiliyesinde de milliyetçilik üstünlük ölçüsüydü; sahip olduğu etnik kimliğiyle övünür ve onunla da diğerlerinden üstün olduğunu zannederdi. İslâm üstünlüğü ne bir millete ne de her hangi bir ırka hasretmiştir. İslâm üstünlük ölçüsünün ancak takva olacağını beyan etmiş, takvanın dışında kimsenin kimseye üstün olmayacağını sarih naslarla ortaya koymuştur. Bu hakikat Allah Azze ve Celle’nin şu kavliyle sabittir:

إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ

“Allah katında sizin en üstününüz en takvalı (Allah’a karşı en saygılı) olanınızdır.”[1] Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem hadislerinde ise şöyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا النَّاسُ أَلَا إِنَّ رَبَّكُمْ وَاحِدٌ وَإِنَّ أَبَاكُمْ وَاحِدٌ أَلَا لَا فَضْلَ لِعَرَبِيٍّ عَلَى أَعْجَمِيٍّ وَلَا لِعَجَمِيٍّ عَلَى عَرَبِيٍّ وَلَا لِأَحْمَرَ عَلَى أَسْوَدَ وَلَا أَسْوَدَ عَلَى أَحْمَرَ إِلَّا بِالتَّقْوَى

“Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Arabın Arap olmayan (acem) üzerine bir üstünlüğü yoktur. Arap olmayanın da Arap üzerine bir üstünlüğü yoktur. Beyaz derili olanın siyah derili üzerine bir üstünlüğü yoktur, siyah derili olanın da beyaz derili üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük sadece takva iledir.”[2]

Sahip olduğumuz etnik kimliğimizin üstünlük ölçüsü olarak görmenin ne kadar cahilane bir anlayış olduğunu bir örneğin üzerinden resmetmek istiyorum. Bu resimde milliyetçiliğin/ırkçılığın cahiliye âdetlerinden, tortularından birisi olduğu açıkça görülmektedir. Kardeşi kardeşten ayıran, ayırmakla da kalmayıp düşmanlığın önünü açan cahiliye fikridir milliyetçilik…

Bir gün Ebu Zer RadiyAllahu Anh, Bilal-i Habeşî RadiyAllahu Anh’a kızmış ve haddi aşarak ona “siyah kadının oğlu” diyerek hakaret etmişti. Ebu Zer RadiyAllahu Anh’ın sonraki hâlini Ma’rur şöyle rivayet ediyor:

عَنِ الْمَعْرُورِ قَالَ لَقِيتُ أبا ذَرٍّ بِالرَّبَذَة ِ وَعَلَيْهِ حُلَّةٌ وَعَلَى غُلاَمِهِ حُلَّةٌ، فَسَأَلْتُهُ عَنْ ذَلِكَ، فَقَالَ إِنِّي سَابَبْتُ رَجُلاً فَعَيَّرْتُهُ بِأُمِّهِ فَقَالَ لِيَ النَّبِيُّ  صلى الله عليه وسلم يَا أبا ذَرٍّ أَعَيَّرْتَهُ بِأُمِّهِ إنك امْرُؤٌ فِيكَ جَاهِلِيَّةٌ

“Bir Gün Ebu Zer ile karşılaştım, üzerinde değerli bir elbise vardı. Aynısından kölesinde de olduğunu görünce kendisine bunun sebebini sordum ve dedi ki; ben bir kişiyi onu annesinin siyahi oluşundan ötürü ayıpladım ve hakaret ettim. Bunun üzerine Rasulullah bana dedi ki: Onu anasının zenci oluşundan ötürü ayıpladın mı? Sen öyle bir adamsın ki sende hâlâ cahiliyet kokusu var.”[3]

Dünün cahiliyesini mercek altına aldığımızda cahiliye tortularından olan milliyetçiliğin hakikatleri perdeleyen büyük bir engel olduğunu kolaylıkla görebiliriz. Günümüzün de bundan farklı olmadığını görebilmek, akledenler için zor bir mesele değildir. Milliyetçilik çoğu zaman; dün olduğu gibi bugün de taassup üretmiş, kavgalar doğurmuş ve kardeşliğin/vahdetin önüne koca koca bariyerler örmüştür. Bu bariyerler yüzünden Müslümanlar bir araya gelme kabiliyetini kaybetmiş, Allah’ın kardeş olarak tayin ettiği diğer bir Müslüman’ı adeta düşman olarak görür hâle gelmiştir. Hâlbuki Arap ve çağdaş cahiliyedeki fitne ve tefrikanın kaynağı olan milliyetçilik hastalığını İslâm tedavi etmiş, takva merkezinde ilişkileri düzenlemiş ve inanları kardeş ilan etmiştir. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem efendimiz risaletin ilk günü itibariyle; düşmanlık üreten milliyetçiliği cahiliye âdetlerinden saymış ve ısrarla uzak durulması gerektiği telkininde bulunmuştur. Konuya dair nasslar buna açıkça delalet etmektedir. Milliyetçiliğin ne denli cahiliye tortusu olduğuna dair şu hadis çok şeyler anlatır:

 دَعُوهَا فَإِنَّهَا مُنْتِنَةٌ

“Onu (milliyetçiliği) terk edin, çünkü o kokuşmuştur.”[4] Başka bir örneğin üzerinden görelim milliyetçilik fikrinin ne denli bir cehalet âdeti olduğunu. İmam Malik meşhur eserinde şunlara yer verir:

جَاءَ قَيْسُ بْنُ مُطَاطِيَّةَ إِلَى حَلْقَةٍ فِيهَا سُلَيْمَانُ وَصُهَيْبٌ الرُّومِيُّ وَبِلالٌ الْحَبَشِيُّ فَقَالَ هَذَا الأَوْسُ وَالْخَزْرَجُ قَدْ قَامُوا بِنُصْرَةِ هَذَا الرَّجُلِ فَمَا بَالُ هَذَا  فَقَامَ إِلَيْهِ مُعَاذُ بْنُ جَبَلٍ فَأَخَذَ بِتَلْبِيبِهِ ثُمَّ أَتَى النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَأَخْبَرَهُ بِمَقَالَتِهِ فَقَامَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَائِمًا يَجُرُّ رِدَاءَهُ حَتَّى دَخَلَ الْمَسْجِدَ ثُمَّ نُودِيَ أَنَّ الصَّلاةَ جَامِعَةٌ فَقَالَ أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّ الرَّبَّ رَبٌّ وَاحِدٌ وَالأَبَ أَبٌ وَاحِدٌ وَلَيْسَتِ الْعَرَبِيَّةُ بِأَحَدِكُمْ مِنْ أَبٍ وَلا أُمٍّ وَإِنَّمَا هِيَ لِسَانٌ فَمَنْ تَكَلَّمَ بِالْعَرَبِيَّةِ فَهُوَ عَرَبِيٌّ  فَقَامَ مُعَاذُ بْنُ جَبَلٍ وَهُوَ آخِذٌ بِتَلْبِيبِهِ قَالَ  فَمَا تَأْمُرُنَا بِهَذَا الْمُنَافِقِ يا رَسُولَ اللَّهِ قَالَ دَعْهُ إِلَى النَّارِ فَكَانَ قَيْسٌ مِمَّنِ ارْتَدَّ فَقُتِلَ فِي الرِّدَّةِ 

“Kays Bin Mutata adında bir Arap, Medine'de Sahabe’nin oturduğu bir meclise gelmiş, Evs ile Hazreç kabilelerine mensup Arapların başka ırktan insanlarla oturup kardeşçe sohbet ettiklerini görünce bir hayli kızmış, kızgınlığını da şu sözleriyle oradaki Araplara aksettirmişti: ‘Evs ile Hazreç Peygamber'e hizmet eden Araplardır ama şu Habeşli Bilal, şu Rum memleketinden gelme Suheyp, şu da Farslı Selman! Bunlar Arap değiller ki. Nasıl oluyor da Arap olmayan bu yabancılar Araplarla eşit şekilde oturup sohbete kabul edilebiliyorlar? Bunlar bu eşitliğe ne zaman ulaştılar.’ Bu ırkçı ve ayrılıkçı sözler orada bulunan büyük sahabe Muaz bin Cebel'in hiddetlenmesine sebep olmuş, hemen oturduğu yerden kalkan Muaz, ırk ayrımcılığı yapan adamın yakasına yapışarak; adamı alıp doğruca Rasulullah’ın mescidine götürmüş ve olan biteni anlatmıştır. Bunun üzerine Rasulullah şunları söylemiştir: Ey insanlar! Sizin Rabbiniz birdir. Babanız, ananız da birdir! Araplık ne ananızda vardır ne de babanızda. O sadece sonradan meydana gelen dil farkından ibarettir. Muaz dedi ki: Ey Allah’ın Rasulü, öyle ise aramıza ırk ayrımcılığı fitnesi sokmak isteyen bu adama ne yapayım? Dedi ki: Bırak o ırkçı adamı, cehenneme kadar yolu var! Rivayet edildiğine göre Kays Bin Mutata irtidat etmiş ve Ridde Savaşı’nda öldürülmüştür.”[5]

Milliyetçilik o denli bir ifsat kaynağıdır ki yukarıda belirttiğimiz gibi doğrularla buluşmaya engeldir. Kalpleri mühürler, gözleri kör ve de kulakları sağır eder. Müseyleme’ye hitaben Talha en-Nemîrî’nin söylediği şu söz, bunu açıkça ortaya koymaktadır:

“Ben şahitlik ederim ki sen yalancısın Muhammed ise doğrudur; fakat bizim için Rabîa’nın yalancısı Mudar’ın doğru sözlüsünden daha sevimlidir.”[6]

Bugün de milliyetçiliğin açtığı taassup yarası bir hayli derin ve dünkünden farklı değildir. Doğruları görmeye, hakikatleri konuşmaya ve hakka teslim olmaya engel, engel ve yine engel…

Vahdetin Önündeki Engel Milliyetçilik

Cahiliye asrında kavimler, sırf milliyetçilik fikrinden ötürü yıllar süren savaşlar gerçekleştirmişler ve sırf etnik kimliklerinden kaynaklı olarak birbirlerine kin beslemişlerdir. O denli bir nefret vardı ki, ayetin de tabiriyle İslâm’ın dışında yeryüzünde hiçbir şey onları bir araya getirme gücüne ve imkânına sahip değildi.

لَوْ أَنفَقْتَ مَا فِي الأَرْضِ جَمِيعاً مَّا أَلَّفَتْ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ وَلَكِنَّ اللّهَ أَلَّفَ بَيْنَهُمْ

“Sen yeryüzünde bulunan her şeyi verseydin, yine onların gönüllerini birleştiremezdin, fakat Allah onların aralarını bulup kaynaştırdı.”[7]

Ayet-i kerime onların birbirlerine duydukları kini ve düşmanlığı ifade etmek adına hakikaten de calib-i dikkattir. Düşünün; milliyetçilikten/ırkçılıktan kaynaklı bir düşmanlık var ve Allah bunun giderilmesi için yeryüzünde ne varsa uğrunda sarf edilse gerçekleşmeyeceğini/başarısız olacağını açıkça beyan ediyor. Bu milliyetçilikten kaynaklı husumetin geldiği noktayı ifade etmek adına yeterlidir.

Tarih kitapları Evs ve Hazreç’in düşmanlıklarını anlatan rivayetlerle doludur. Evs ile Hazreç arasındaki bu düşmanlığın 120 yıl devam ettiği ve Arap tarihinde iki kabile arasında bu kadar uzun süren ve birçok çarpışmaya yol açan başka bir husumetin bilinmediği söylenir. İslâm gelmiş, müntesiplerini hiçbir etnik ayrım gözetmeden kardeş ilan etmiştir. Yıllar boyu süregelen kavgalar İslâm nimetiyle kardeşliğe dönüşmüştür. Düşmanlığı gidermek hatta Evs ve Hazeç’in bir araya gelmesini hayal etmek bile mümkün değilken İslâm akidesi vahdeti tesis etmiştir.

Milliyetçilik fikri vahdeti zedeleyen zehirli ve tehlikeli bir düşünce türüdür. Can bulduğunda sağlanmaya çalışılan vahdetin önünde her zaman için bir engel ya da vahdet sağlanmışsa mevcut vahdetin bozulmasına yol açan bir etkendir. Allah Azze ve Celle ayrışmayı vahdeti bozacak her türlü unsuru haram kılmıştır. Bunu şu kavliyle beyan etmiştir:

وَاعْتَصِمُواْ بِحَبْلِ اللّهِ جَمِيعًا وَلاَ تَفَرَّقُواْ وَاذْكُرُواْ نِعْمَةَ اللّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ كُنتُمْ أَعْدَاء فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَأَصْبَحْتُم بِنِعْمَتِهِ إِخْوَانًا وَكُنتُمْ عَلَىَ شَفَا حُفْرَةٍ مِّنَ النَّارِ فَأَنقَذَكُم مِّنْهَا

“Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a) sımsıkı yapışın, parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman kişilerdiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O’nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken, oradan da sizi O kurtarmıştı.”[8]

Bu ayet-i kerimenin İslâm’la birlikte düşmanlıklarına son veren Evs ve Hazreç ile alakalı indiğine dair tarih kitaplarında kayıtlar mevcuttur. Öncesinde birbirbirine düşman olup İslâm’ın nimetiyle kardeş olan kabilelerin, milliyetçilik fitnesine alet olup ayrılığa düşmüş olmalarına ihtar mahiyetinde inen bu ayet-i kerimenin nüzul sebebinin detayı şu şekildedir;

Medine’nin iki büyük kabilesi olan Evs ve Hazreç kabilelerinin arasında İslâm ile oluşmuş kardeşliği hazmedemeyen İslâm düşmanı Şes Bin Kays, yanında bulunan birisini o topluluğa gönderip onlara Buas Günü’nü hatırlatmasını ister. -ki Buas Savaşı Evs ve Hazreç arasında cereyan eden son ve büyük bir savaştır-. Bu adam da kendisine söylenenleri yapar. Derken Evs ve Hazreçliler arasında eski cahiliye husumeti, milliyetçilik ruhu canlanır. Herkes kendi kavmine silahlarına sarılmayı emreder ve “Harre” bölgesinde çarpışmak üzere anlaşırlar… Bunu duyan Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem hemen yanlarına gider ve şunları hatırlatır:

“Ey Müslümanlar cemaati! Allah sizi İslâm ile hidayete erdirip onunla şereflendirdikten, cahiliye işleri ile bağları kesip attıktan ve sizi küfürden kurtararak kalplerinizi birbirinize ısındırıp birleştirdikten sonra, üstelik ben de aranızda bulunduğum hâlde cahiliye davası güderek ayaklandınız ha? Sahabe RadiyAllahu Anhum bu sözler üzerine bunun Yahudilerin kurdukları tuzaklardan biri olduğunu anladı ve ağlayarak birbirlerinin boyunlarına sarıldılar. Ağlaya ağlaya Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem ile birlikte oradan ayrıldılar. Bu olay üzerine Âl-i İmran Suresi 99-105. ayetleri nazil oldu.”[9]

Bu örnek bize milliyetçiliğin tıpkı tahta kurdunun misalinde olduğu gibi vahdetin önündeki en büyük cahiliye âdeti olduğunu göstermektedir. Nasıl ki tahta kurdu içten içe tahtanın içini oyar ve tahtanın kendisini yer bitirir ise milliyetçilik de vahdeti ve kardeşliği yer bitirir. Bunu çok iyi bilen İslâm düşmanları açısından milliyetçilik, kabuk bağlamasına fırsat vermeyip kaşıdıkları yara olagelmiştir. Çünkü dünün cahiliyesinde olduğu gibi çağdaş cahiliyede de vahdetin önündeki en büyük engel milliyetçiliktir. Pek tabii ki ümmetin yeniden kalkınmasını ve bir vücut olmasını asla istemeyen kâfirler “temcit pilavı” misali milliyetçilik fitnesini ısıtıp ısıtıp Müslümanların önüne koymaktan geri kalmamaktadırlar.

Milliyetçi taassup ve naraların hepsi cahiliye fikirleridir ki İslâm’da reddedilirler. Bunlara ancak münafıklar, cahiller, Müslümanların birliğini ve dirliğini istemeyenler davet eder. Nasıl ki dün Osmanlı Hilâfet Devleti döneminde sömürgeci kâfirlerce milliyetçilik fitnesiyle Müslümanların yüreğinde fitne ateşi yakıldıysa ve bunun acı neticesi olarak devletimizi/Hilâfetimizi kaybettiysek, bugün aynı sömürgeci kâfirler Hilâfet’in hayat sahasına geri dönmesini engellemek adına bu ateşin altına odun atmaya devam etmektedirler. Bu ateşi söndürebilmenin yegâne yolu cehalet tortusu olan milliyetçilik fikrine itibar etmemek ve bundan uzak durmaktır. Birlik olabilmenin, cahiliye âdetinden kurtulabilmenin yolu, etnik kimlik ve statü merkezinde değil İslâm merkezinde buluşmaktır.

Sonuç

Milliyetçiliğin hiçbir çeşidi İslâm düşüncesi ve inancı ile bağdaşamaz. Milliyetçilik fikri cahiliyenin yıkıcı âdetlerinden ve İslâm’ın yasakladığı fikir türlerindendir. Zira Müslümanlar arasındaki yegâne bağ ve onları diğer insanlardan ayıran en önemli faktör ancak ve ancak İslâm inancı ve kardeşliğidir. İşte, milliyetçilik bu hayati bağı koparıp, insanlar arasında büyük fitnelere sebep olduğundan İslâm tarafından kesinlikle yasaklanmıştır.

İslâm tek ümmet olmayı hedeflerken cahiliye tortusu milliyetçilik fikrinin savunuculuğunu yapanlar ve bu fikre prim verenler elbette kâfirlerin bölücülük ve fitne ağına takılacak, cehaletten ya da ihanetten bu planın içerisinde yer almış olacaktır. Kâfirlerin temel gayesi Müslümanların birliğinin önüne geçmek iken, bunu sağlayan temel faktörlerden milliyetçilik fikirlerini savunmak ve mücadelesini vermek sömürgeci kâfirlerin değirmenine su taşımaktır. İslâm ümmeti bu gibi bölünmüşlüklere mahal verecek girişimlere fırsat vermemeli aynı zamanda kâfirler tarafından çizilmiş sınırları kaldırmak için büyük bir mücadele vermelidirler. Kâfirler tarafından çizilmiş suni sınırlar kaldırıldığında ve Müslümanları tek bir sancak etrafında toplayacak bir halifemiz olduğunda vahdet şuuruna ermiş olacağız.

İşte ümmetin tekrar eskisi gibi başarılarına kavuşması, kâfirlerin bu ümmetin karşısında boyun eğmesi ancak Hilâfet çatısı altında tek bir ümmet olmakla gerçekleşecektir.



[1] Hucurat Suresi 13

[2] Ahmed Bin Hanbel

[3] Buhari, Muslim

[4] Buhari

[5] Muvatta

[6] Taberi

[7] Enfal Suresi 63

[8] Âl-i İmran Suresi 103

[9] İbn Hişâm, Sîre


Yorumlar

Yorum Yaz