DÜNYA'DA VE TÜRKİYE'DE ARTAN MİLLİYETÇİ SÖYLEMLER VE SEBEPLERİ

Serdar Yılmaz

Türkiye’de son yıllarda milliyetçilik söyleminin hızla arttığına dair analiz ve tespitler, her kesimden sıklıkla dile getirilen bir olgu hâline geldi. Özellikle 24 Haziran seçimlerinden sonra, seçimlerin tek galibinin milliyetçilik olgusu olduğu, Türk halkının siyasi tercihlerinin milliyetçilik ekseninde şekillendiği gibi yorumlar yapılmaya başlandı. Zira seçim sonuçlarını analiz edenler % 50’nin üzerinde bir oyun sırf milliyetçi duygularla verildiği tahliline ulaştılar. Her ne kadar milliyetçiliği yorumlamalarda farklılıklar olsa da hem AK Parti’ye ve CHP’ye verilen oyların büyük bir kısmının, hem MHP’ye ve İYİ Parti’ye verilen oyların, hem de HDP’ye verilen oyların bir tür milliyetçilik saikiyle olduğu sonucuna vardılar. Bununla birlikte AK Parti iktidarının geçmişte Kemalist, laik ve ulusalcı kesimin kullandığı millilik ve yerlilik söylemini yeniden tedavüle sokması, her platformda milli ve yerli olma kavramının kullanılması ve basın-medya gibi kamuoyu araçlarında neredeyse milli ve yerli kavramlarının geçmediği bir gün dahi olmamasının etkisiyle, halkın diline de pelesenk ettirilen bu söylemlerden dolayı Türkiye’de milliyetçilik söyleminin hızla arttığı tespiti haklı olarak yapılmaya başlandı.

Peki, hakikatte bu vakıanın aslı nedir? Yani Türkiye’de artan milliyetçilik söylemlerinin perde arkasında ne vardır? Türkiye milli ve yerli bir kalkınma hamlesi mi gerçekleştirmektedir? Yoksa tüm bu yerli ve milli söylemler bir şeyleri gizlemeye dönük sihirbazlık numaralarından mıdır? Söylenildiği gibi Türk halkı siyasi tercihlerini milliyetçilikten yana mı yapmıştır? Yoksa birileri çeşitli oyunlarla ve kılıflarla bu halk üzerinde toplumsal mühendislik projeleri mi yürütmektedir? İşte tüm bu ve bunlar gibi sorulara doğru cevaplar verebilmek ve artan milliyetçilik söylemlerinin perde arkasını görebilmek ancak olaylara İslâm akidesinin verdiği siyasi basiretle bakabilen ve siyasi uyanıklığa sahip olan kimselerin güç yetirebileceği işlerdendir. Aksi taktirde bu basiret ve uyanıklığa sahip olmayan kişi ve kuruluşların akıntıda sürüklendiğini, artan milliyetçilik söylemleri karşısında çaresizce dilini ve söylemini millileştirmeye çalıştığını, kendilerinin de milli ve yerli olduğunu ispatlamaya çalıştığını görürüz. Zira güçlü kamuoyu baskısı sel gibi önüne kattığı her şeyi sürükler. Sadece kökleri derinlerde olan ağaçlar ve temelleri sağlam olan yapılar ayakta kalır.

İşte Türkiye’de son yıllarda bariz bir şekilde arttığı söylenilen milliyetçilik söyleminin gerçeğini ve perde arkasını anlayabilmek için meselede derinleşmek ve temellerine inmek gerekir. Öncelikle Türkiye’nin milliyetçilik ile olan ilişkisini anlamak ve farklı yorumlarıyla birlikte milliyetçilik haritasının nasıl şekillendiğini bilmek gerekir. Zira Türkiye’nin hem kuruluş felsefesi hem de her dönemdeki yönetici erkler ve partiler farklı varyantlarıyla birlikte milliyetçidir. Başka türlü olması da mümkün değildir.   

Türkiye’nin Milliyetçilik Haritası

Türkiye Cumhuriyeti milliyetçilik esası üzerine kurulmuş bir ulus devlettir. Osmanlı Hilâfet Devleti’nin bakiyesi üzerine kurulan Türkiye, laiklik esasını kabul edip, dini hayattan ve devletten söküp attıktan sonra, insanları bir arada tutacak bir bağa ihtiyaç duydu ki, bu bağ milliyetçilik ve vatancılık bağı idi. Zira bir halk, bir toplum ve bir devlet eğer bir akide ile birbirlerine bağlı değilse, o halkı bir arada tutacak tek şey milliyetçilik ve vatancılık bağıdır. Bunun dışında başka hiçbir alternatif yoktur. Dolayısıyla tüm ulus devletler gibi Türkiye de zorunlu olarak milliyetçilik esası üzerine kuruldu. Ancak Türkiye’nin kurucu kadrosu kendisini katı laik ve sol bir tabana oturttuğu için bu milliyetçilik zaman içinde ulusalcılık olarak şekillendi. Günümüzde CHP’nin ve bir kısım sol partilerin milliyetçiliği işte bu sol tabanlı ulusalcı milliyetçiliktir.

Ulusalcı milliyetçiliğin kendisini katı laik ve din karşıtı bir zemine oturtması ve Türk tarihini neredeyse tamamen cumhuriyetin kuruluşuyla ifade etmesine bir tepki olarak zaman içinde farklı bir milliyetçilik yorumu oluştu. Bu yorum kendisini sağda gören ve Türk tarihini Oğuz Kaan’lar döneminden başlatan Turancı ve Kızıl Elmacı Türk milliyetçiliğidir. Günümüzde bu tarz Türk milliyetçiliğinin taşıyıcılığını MHP yapmaktadır. MHP’den ayrılan bir grubun kurduğu ve acil durum münasebeti partilerinden olan İYİ Parti de bu kategoride değerlendirilebilir.

Gerek ulusalcı milliyetçiler tarafından olsun, gerekse de Türk milliyetçileri tarafından olsun yapılan yoğun milliyetçilik söylemlerine karşı Kürtler arasında da Kürt milliyetçiliği alevlenmiştir. 70’li yıllardan sonra barizleşen Kürt milliyetçiliği sosyalist eğilimli teşkilatlar önderliğinde şekillenmiştir. Her ne kadar sol tandanslı Kürt milliyetçiliğine karşı muhafazakâr Kürt milliyetçiliği de var olsa da günümüzde Kürt milliyetçiliği denildiğinde daha bariz olan HDP’nin temsil ettiği sol milliyetçiliktir.

Son olarak Türkiye’nin milliyetçilik haritasında geniş bir alana sahip olan, AK Parti’nin temsil ettiği neoliberal muhafazakâr milliyetçilik gelir. AK Parti, devletin laikliğini savunmakla birlikte daha çok demokrasi söylemini yücelten, liberal politikalar takip eden ve kendisini merkezde konumlayıp Türk milliyetçiliğini muhafazakârlıkla ve biraz da İslâmi motiflerle harmanlayan bir milliyetçilik söylemine sahiptir.

İşte Türkiye’de siyasi partilerin şekillendiği milliyetçilik haritası genel hatlarıyla bu şekildedir. Zira iktidar hedefi olan her bir siyasi partinin söylem ve politikaları ne kadar farklı olursa olsun, eğer bir akideye dayanmıyorlarsa mecburi olarak milliyetçilik ve vatancılığa dayanacaklardır. Zira insanları bir arada tutacak başka bir yol yoktur.      

Türkiye Cumhuriyeti’nin ve mevcut siyasi partilerin milliyetçilik ile olan ilişkisini ortaya koyduktan sonra, milliyetçilik neden yükselir sorusuna cevap arayabiliriz.

Milliyetçilik Neden Yükselir?

Aslında bu sorunun “Milliyetçilik neden yükseltilir?” şeklinde olması daha doğrudur. Zira bir toplumda milliyetçilik kendiliğinden yükselmez. Yöneticiler ya da bir kısım mihraklar tarafından kasıtlı olarak yükseltilir. Böylelikle yöneticiler veya siyasi mihraklar politik amaçlarını gerçekleştirmek isterler. Milliyetçilik duygusunun kabartılmasıyla birlikte bazen halkın desteğini güçlü bir şekilde yanlarına almak, bazen yönetimdeki başarısızlıklarını ve ihanetlerini gizlemek, bazen siyasi rakiplerini ve muhaliflerini saf dışı etmek ve bazen de ekonomik olarak kötü gidişatın kendi aleyhlerine dönmesinin önüne geçmeyi hedeflerler. Bunlar gibi birçok politik sebeple zaman zaman çeşitli erkler, halklar içerisinde milliyetçilik duygu ve söylemlerini yükseltir ya da düşürürler. Çünkü bu duygunun yükseltilmesiyle halklar, büyük ölçüde düşünme yetilerini kaybederler. Taassup, tahakküm arzusu, aşırı öfke ve nefret, aşırı sevgi ve yüceltme gibi nefsi meyiller kişileri ve halkları kaplar. Böylece insanlar doğru düşünme özelliklerini büyük ölçüde yitirirler. İşte bu hâldeki insanları yönetmek, yönlendirmek ve yanlışlığı bariz de olsa bir yöne kanalize etmek çok kolaylaşır. Bu sebeple tarih boyunca elinde insanlara sunabileceği doğru bir akide olmayan tüm yöneticiler, milliyetçilik ve vatancılık gibi içgüdüsel, ilkel ve gayri insani olan bu duygu ve söylemleri kullanmışlardır. Yani milliyetçiliği yükseltmek politik bir üsluptur.

Yine milliyetçilik söyleminin yükseltilmesi dış ya da iç düşmanların varlığına bağlıdır. Toplumu ya da kavmi tehdit eden bir düşman olgusu yoksa milliyetçilik duygusu etkinleşmez. Bundan dolayı mutlaka bir düşman olgusuna ihtiyaç vardır. Bu bazen toplumu tehdit eden gerçek bir dış düşmandır. Bazen de içte bölünmeyi tetikleyebilecek iç düşmandır. Her halükarda bir düşmana ihtiyaç vardır. Eğer gerçek anlamda insanların tehlikesini hissettiği bir düşman yoksa bu takdirde mutlaka iç ya da dış düşmanlar üretmek zorunludur. Aksi takdirde milliyetçilik duygusunu yükseltip, halkı kendi politik çıkarları doğrultusunda yönlendirmek çok zor olacaktır. Bu sebeple tarih boyunca tüm tağutlar ve gayri İslâmi yönetimler, gerçek ya da sanal düşmanlar ihdas edip bu düşmanlar üzerinden politik bir üslup olarak milliyetçiliği yükseltmeyi kullanmışlardır. Allahu Teâlâ Kur’an-ı Kerim’inde bu hakikati firavun örneği üzerinden bizlere sunmaktadır.

إِنَّ فِرْعَوْنَ عَلَا فِي الْأَرْضِ وَجَعَلَ أَهْلَهَا شِيَعًا

“Muhakkak ki firavun o yerde büyüklük tasladı. Ve halkını gruplara ayırıp parçaladı.”[1] Firavun Mısır’da büyüklük taslayıp zorbaca bir düzen kuran bir tağuttu. Mısır halkını çeşitli gruplara ayırmış, her bir gruba ayrı bir uygulamada bulunmuştu. Zorbalığın en ağırını İsrailoğulları'na uyguluyordu. Çünkü onlar Firavun’un kavminden ve dininden değillerdi. Böyle bir grubun Mısır'daki varlığının tahtı ve saltanatı açısından bir tehlike oluşturduğunu sezmişti. Onları sınır dışı da edemiyordu. Çünkü sayıları yüz binleri bulan büyük bir kitleydiler. Böyle bir şey yapsa, Firavunlarla sürekli savaş hâlinde bulunan komşuları aleyhinde birleşip saldırıya geçebilirlerdi. Yine onları kendine ve kavmine hizmet eden köleler hâline dönüştürmüştü. Eğer onları Mısır’dan çıkarsa kendilerine hizmet edecek insanlar kalmayacaktı. Bunun için onlara en ağır işkenceleri yapıyor hatta erkek çocuklarını öldürüp kız çocuklarını sağ bırakıyordu. Bu hâl üzerinde iken Allah’ın Rasulleri kendilerine hakkı getirdiğinde ise tavırları şöyle oldu:

 قَالُواْ أَجِئْتَنَا لِتَلْفِتَنَا عَمَّا وَجَدْنَا عَلَيْهِ آبَاءنَا وَتَكُونَ لَكُمَا الْكِبْرِيَاء فِي الأَرْضِ

“Dediler ki: Bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan döndüresin de Mısır’da hâkimiyet (devlet) ikinizin eline geçsin diye mi bize geldin?”[2]

  يُرِيدُ أَن يُخْرِجَكُم مِّنْ أَرْضِكُم

Firavun şöyle dedi: O sizi yurdunuzdan çıkartmak istiyor.”[3] İşte böylece Firavun kendisine hakkı getiren elçileri, toplumunu, kavmini ve saltanatını tehdit eden düşmanlar olarak gösterip kavminin milliyetçi duygularını yükselterek zulümlerini ve politik amaçlarını meşru göstermeye çalıştı. 

فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ فَأَطَاعُوهُ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ

“Böylece Firavun kavmini cahilleştirdi. Kavmi de ona boyun eğdi. Zira onlar fasık bir kavim idi.”[4]

Evet, görüldüğü gibi tarihin birçok kesitinde çeşitli politik gerekçelerle halkların milliyetçilik ve vatancılık duyguları yükseltilip siyasi kazanımlar elde edilmeye çalışılmıştır. Dilimize milliyetçilik ya da ulusçuluk olarak çevrilen nasyonalizm kelimesi Batı’da ilk olarak 16. yüzyılda Roma Katolik Kilisesine karşı siyasi bir kelime olarak kullanılmıştır. Protestanların, Katolikliğin evrenselliğine karşı çıkarak, Roma Katolik Kilisesi karşısında bir özerklik elde etmek için milliyetçilik kavramını kullandıkları tarihçiler tarafından belirtilir. Daha sonra Batı’da ulus devletlerin oluşması zamanlarında en yaygın kullanılan kavramlardan biri hâline gelir. Yine bilindiği gibi Batı’nın Osmanlı Hilâfet Devleti’ni yıkmak için kullandığı en önemli argümanlardan birisi milliyetçiliktir. İlk olarak Balkanlar’ın Osmanlı’dan koparılması, ardından da Osmanlı’nın iki ana unsuru olan Araplar ve Türklerin birbirlerinden koparılması için milliyetçilik söyleminin ne kadar etkin olduğu herkesin malumudur.  

Yükselen Milliyetçiliğin Perde Arkası

Önceki satırlarımızda da belirttiğimiz gibi yükselen milliyetçilik, bir örtü ve bir perdedir. Bu perde, birçok politik amacı, birçok siyasi ve ekonomik başarısızlığı ve nice ihanet ve entrikayı örter. Bazen de toplumsal ve sosyolojik değişimlerde mühendislik projeleri olarak kullanılır. Milliyetçiliğin yükseldiği herhangi bir ülkeye baktığınızda mutlaka bunlardan birisini görürsünüz. Örneğin kısa bir süre önce Avrupa’da yükselen milliyetçilik konusu tüm haber programlarının en öncelikli konusuydu. Özellikle ekonomik krizler yaşayan Avrupa ülkelerinde, bu ekonomik başarısızlıkların faturası ülkede yaşayan yabancılara kesilir ve aşırı milliyetçi söylemlerle halkların bakışı göçmenlere yönlendirilirdi. Zira neredeyse istisnasız her seçim döneminde Avrupa ülkelerinde milliyetçilik söylemleri bariz bir şekilde artar. Yine Avrupa’da özelde Müslüman genelde göçmen nüfusunun hızla artmasını toplumları için tehlike olarak gören Batılı siyasiler, milliyetçilik söylemine sığınarak göçmen karşıtı politikalarını daha rahat uygulayabilmektedirler. Oysa bu politikalar onların ideolojilerine ve hürriyetler düşüncelerine aykırıdır. Bazı Batılı düşünürlerin 15-20 yıl önce yaptığı, küreselleşme, hızla gelişen teknoloji ve sanayileşmenin yakın zamanda tüm Avrupa’da milliyetçiliği bitireceği tespitlerine karşı, Batı’da milliyetçilik her geçen gün artmaktadır.

Türkiye’ye gelecek olursak, hem AK Parti iktidarı dönemlerinde hem de daha öncesinde halkta milliyetçi duyguları yükseltmek her zaman sığınılacak bir liman olmuştur. Özellikle AK Parti’nin ilk 10 yılında ulusalcı milliyetçiler, hükümete karşı bu silaha sıklıkla başvurmuşlardır. Hatırlayacak olursak 2012 yılında AK Parti’li bakanlar asker cenazelerinde neredeyse linç edilmekten zor kurtuluyorlardı. O dönemlerde yükselen milliyetçilik söylemleri ile galeyana gelen insanlar AK Parti’li bakan ve vekillere karşı her yerde büyük tepki gösteriyorlardı. Şimdi ise aynı silahı AK Parti, başta CHP olmak üzere muhaliflerine karşı kullanabilmektedir. İlk dönemlerinde muhalifler tarafından yerli ve milli olmamakla suçlanan AK Parti, şimdi kendi muhaliflerini yerli ve milli olmamakla suçlayabilmektedir. 1960 ve 1980’lerin sonları yerlilik ve millilik tartışmalarının en yoğun olduğu dönemlerdi. Fikirlerden şahıslara, edebiyattan sanata kadar her şeyde milli ve yerli olanla, kökü dışarıda olanlar ince bir elemeden geçiriliyordu. İslâmi fikirler ve yayınlar hatta tefsirler dahi yerli olanla olmayan olarak ayrılıyordu. Geçmişte ulusalcı milliyetçiler tarafından yapılan bu ayrım günümüzde muhafazakâr milliyetçi olan AK Parti tarafından yeniden uygulamaya sokulmaktadır. İslâmi kitlelerden cemaatlere, yazarlardan söylemlere kadar yerli ve milli olanlarla olmayanlar sıkı bir tasnife tâbi tutulmaktadır.

Peki, günümüzde AK Parti iktidarı tarafından milliyetçilik söylemlerinin bu derece aşırı şekilde yükseltilmesinin perde arkasında ne vardır? Sorusuna gelecek olursak; bunu birkaç madde de ele almak gerekir.

1- Suriye, Filistin, Doğu Türkistan başta olmak üzere İslâm dünyasına ilişkin yürütülen dış politikanın, kâfir ve zalimlerin yanında olup, mazlum halkların zalimlerin insafına terk edilmesi şeklinde sürdürülmesi, Müslümanlar tarafından iktidarın şiddetli bir şekilde muhasebe edilmesi sonucunu doğuracağından, bunun önüne geçmek için milliyetçiliğin yükselmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Zira Suriye’de 180 derece değişen politika, eli kanlı katiller olan Rusya, İran ve ABD ile ortak hareket etme noktasına gelmiş hatta Esed ile el sıkışma noktasına gelinmiştir. Filistin davası, Yahudi varlığı ve ABD’nin insafına terk edilmiştir. Doğu Türkistan’daki mazlum Müslümanlar, Çin ile yürütülen dostluk politikaları çerçevesinde terörist gruplar olarak kabul edilmiştir. İşte tüm bunlar ancak yerli ve milli bir dış politika ile perdelenebilir. Tüm bunların sorgulanmasının önüne ancak düşünmeyi engelleyen, güçlü bir milliyetçilik duygusu ile geçilebilir.

2- Aşırı kötü giden ekonomi ve artık teğet geçmeyen krizlerden dolayı halkın desteğini kaybetmemek için milliyetçiliğin yükselmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Zira sıcak paraya ve dışa bağımlı olan ekonomi, paranın büyük şirketler ve bankalarda toplanıp, piyasalardan çekilmesi, dövizin aşırı yükselip Türk lirasının büyük değer kaybetmesi ve halkın işsizlik ve geçim sıkıntısı ile boğuşması vb. sebepler hangi hükümet olursa olsun tahtını sallayacak gelişmelerdir. İşte bundan dolayı, ekonomi ne kadar kötüye giderse gitsin halkın desteğinin devam etmesi ancak güçlü bir milliyetçilik duygusuyla ve yerli ve milli ekonomi palavralarıyla mümkündür.

3- Hem anayasa ve sistem bazında, hem de toplumsal ve sosyolojik yapı bazında yapılacak büyük değişiklikler karşısında oluşabilecek güçlü direnci kırabilmek ancak daha güçlü bir duygusal atmosferle mümkündür. Bu atmosferi sağlayacak biçilmiş kaftan da milliyetçiliktir. Özellikle 15 Temmuz sonrasında milliyetçilik söyleminin sürekli artırılması ve etkisini yitirmesine müsaade edilmemesi, AK Parti’nin hem anayasa ve sistemi değiştirmesinde hem de tüm kurumları temizlemesinde bir dirençle karşılaşmaksızın hareket etmesine imkân sağlamıştır. Şimdi ise sıra toplumsal sivil yapılara gelmiştir. Gerek cemaatler, tarikatlar, vakıf-dernek tarzı yapılar, gerek Barolar Birliği, Tabipler Birliği gibi yapılar, gerekse de üniversiteler gibi yapılar olsun hepsinin yeni dönemde dönüştürülmesi söz konusudur. İşte bunlar gibi yerleşik yapıları dönüştürmek için de milliyetçilik söyleminin güçlü tutulması gerekmektedir. Aksi taktirde bu tarz dönüşümleri yapmak kolay değildir.                        

4- Türkiye halkı Müslüman bir halktır. İslâm akidesi, bu halkın damarlarındaki kan mesabesindedir. Her ne kadar verilen eğitim sistemi ile yoğun kültür dezenformasyonu ile ve bir asra yakındır gayri İslâmi bir hayatı yaşamaya mecbur bırakılmış olsalar da bu halkı İslâm’dan koparamamışlardır. Bundan dolayı tevhidî İslâmi fikirlerin halkla buluşması, yöneticiler tarafından her zaman bir tehdit olarak görülmüştür. Zira İslâm akidesi insanları bir araya getirebilecek tek doğru bağdır ve fıtratları bozulmamış her insan bu bağa meyleder. Bu sebeple İslâm akidesi ve bu akideden fışkıran fikir ve hükümlerin bu halk arasında yayılmasına engel olmak ve bir yandan da İslâmi motiflerle süslenmiş muhafazakâr milliyetçiliği canlı tutmak, İslâm’la mücadele stratejisinin bir parçasıdır.

Evet değerli okurlar, işte bunlar gibi esasi sebepler ve bunların dışında kalan diğer tali sebeplerden dolayı uzun bir zamandır Türkiye’de milliyetçilik söylemi ciddi bir şekilde yükseliştedir. Zira başta da söylediğimiz gibi elinde bu halka vereceği sahih bir akide ve bu akideden çıkan fikirleri olmayanların, toplumun çözülüp dağılmasını önlemek ve insanları bir arada tutmak için sarılabilecekleri tek unsur milliyetçilik bağıdır. Maalesef şu anki yöneticiler de, geçmiştekilerin yaptığı gibi aynı yılana sarılmaktadırlar. Milliyetçilik bağının dar, ilkel ve gayri insani olduğunu görmemektedirler. Bu yılanı besleyip büyüten ve aynı yılan tarafından sokulan geçmiştekilerin vakıasından ibret almayanlar, bir zaman sonra bu yılanın kendi ayaklarına dolanacağını görmemektedirler. Oysaki tüm çürük ve gayri insani ve gayri İslâmi bağları terk edip, sadece İslâm akidesi bağı ile bu halkı bir araya getirme imkânı hâlâ önlerindedir. Kökü dışarıda olan tüm batıl fikirleri reddedip, sadece bu halkın dini olan İslâmi fikirleri yüceltme fırsatları hâlâ vardır. Bizlere düşen ise hakkı açıkça söylemek ve belki öğüt alırlar diye nasihat etmektir.

  وَإِذَ قَالَتْ أُمَّةٌ مِّنْهُمْ لِمَ تَعِظُونَ قَوْمًا اللّهُ مُهْلِكُهُمْ أَوْ مُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا شَدِيدًا قَالُواْ مَعْذِرَةً إِلَى رَبِّكُمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ

“Hani onlardan bir topluluk demişti ki: Siz, Allah’ın helâk edeceği veya şiddetli bir azaba uğratacağı bir topluluğa ne diye (boş yere) öğüt veriyorsunuz? Onlar da: Rabbimize bir mazeret beyan etmek için, bir de belki Allah’a karşı gelmekten sakınırlar diye (öğüt veriyoruz), demişlerdi.”[5]



[1] Kasas Suresi 4

[2] Yunus Suresi 78

[3] Şuara Suresi 35

[4] Zuhruf Suresi 54

[5] Araf Suresi 164


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz