DİNDAR NESİL KİM TARAFINDAN NASIL YETİŞTİRİLECEK?

Mahmut Kar

Dindar sözcüğü isimlerin başına kullanılan bir sıfattır.  Örneğin “dindar adam”, “dindar kadın”, “dindar genç” ya da “dindar nesil” dediğimizde bir sıfat tamlaması yapmış oluruz.  Din Arapça bir kavram olmasına rağmen “dindar” kavramı din kavramından kuralsız bir şekilde türetilmiş ve Türkçeleştirilmiştir.  Türk dil kurumu “dindar” kavramını şu şekilde tarif ediyor: “Din inancı güçlü, din kurallarına bağlı kimse.” Bu tarif üzerinden yürüdüğümüzde dini inancın ve din kurallarının ne olduğunu anlamamız gerekiyor ki, bir insanın ya da bir neslin dindar olabilmesinin yolunun nereden geçtiğini öğrenmiş olabilelim. Ancak daha önce, günümüzde “dindar nesil” kavramının çokça kullanılmasının gerekçesini bir şekilde izah etmemiz gerekiyor. Şunu görmemiz gerekiyor; dindar nesil yetiştireceğiz iddiasının sahibi olan iktidar ve etrafındaki siyasal İslâmi çevre, bu iddiayı her zamanki gibi bir vakıadan etkilenme sonucu mu ortaya atıyor, yoksa İslâmi bir nesil yetiştirme fikri ve projesi ile mi yola koyuluyor? Bunun için bir asırlık yakın tarihe bakmamız gerekiyor.

Yüzyıllardır savaş meydanlarında İslâm Devleti’ni dize getiremeyen Batı, Müslümanların bu yenilmez gücünün sırrının ne olduğunu araştırdı ve gördü ki namağlup olan bu devlet gücünü ordularının büyüklüğünden değil halkının, askerlerinin, bilim adamlarının ve âlimlerinin inancından, imanından alıyor. Batı, nihayetinde bir tespit yaptı ve İslâm’daki eğitim sistemini ifsat etmek için var gücü ile çalışmaya başladı. İslâm Devleti İslâmi eğitim sisteminde âlimler yetiştirdiği gibi, bilim adamları, askerler, komutanlar da yetişiyordu. Bu yönü ile okullar adeta birer karargâh konumundaydı. Burada yetişen seçkin İslâmi şahsiyetler öğrendikleriyle amel ediyorlardı, en önemlisi ise dünyalarını ahiretle mezcediyorlar yani dünya ile ahiret arasında kopmaz sapasağlam bir bağ kuruyorlardı. İşte bu bağın koparılması adına Batı, yüzyıllar boyunca her türlü çalışmayı yaptı. Başta İngiltere ve Fransa olmak üzere İslâm topraklarını işgal eden sömürgeci kâfirler, işgallerini kalıcılaştırmak, dayattıkları sömürge rejimlerini benimsetmek ve Batılı fikir ve değerlere inanan nesiller yetiştirmek üzere eğitim siteminin üzerinde önemle durdular. Bu sebeple Batı, Hilâfet’i yıkıp dini hayattan tamamen uzaklaştırıncaya kadar sinsi ve gizli çalışmalar yürüttü. Beyrut, Paris, Londra ve İstanbul’da kurduğu cemiyetler ve okullar ile Müslüman öğrencileri zehirledi. Buralarda yetişen gençler Hilâfet’in yıkılması için çalışan Jön Türkler ve İttihatçılardır işte. Hilâfet kaldırılıp din hayattan tamamen uzaklaştırılınca da eğitim kurumları baştan aşağı yeniden şekillendirildi, ders müfredatları yeniden tasarlandı ve bütünüyle İslâm’dan uzak bir toplumun alt yapısı inşa edildi. Bu sinsi politika Türkiye’de, halkı Müslüman olan diğer ülkelere nazaran daha şiddetli ve baskıcı bir biçimde uygulandı.

Malum Hilâfet’in kaldırılması ve Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte Türkiye’de eğitim ve öğretim sistemine neşter vuruldu, öğretim birleştirildi, medreseler kapatıldı, inkılap adı altında Arap alfabesi yani Kur’an’ın dili olan Arapça kaldırılıp yerine Latin alfabesi getirilerek halk bir gecede cahil bırakıldı. Yani on dört asır boyunca dünyaya hükmetmenin temelini oluşturan İslâmi eğitim sistemi kaldırıldı, yerine hiçbir zaman dünya üzerinde muktedir olamayacak Batılı eğitim sisteminin temelleri atıldı. Kendilerine göre devrim olarak niteledikleri bu inkılapları yapan laik Kemalist ideoloji sahipleri Onuncu Yıl Marşı’nda geçen “On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan” sözü ile şunu anlatıyorlardı aslında: “Biz yeni oluşturduğumuz Batılı laik eğitim sistemi ile geçmişle olan tüm bağımızı kopardık.” Ne yazık ki yaptıkları, söylediklerini tasdik ediyor. Bahsettikleri o “on beş milyon genç” 94 yıldır dünyaya yön vermiş tek bir icraat veya icada imza atamadı, lakin her yaştan laik ve demokratik kafa ile yetişmiş bir neslin varlığı yadsınamaz bir gerçektir.

Peki, bugün yetiştirilmesi planlanan dindar nesil, on yılda yetişen on beş milyon gencin karşıtı mı olacak? Yani bu dindar nesli yetiştirmeyi isteyen, planlayan ve dillendirenler, 94 yıllık Kemalist laik dönem ile tüm bağlarını koparmayı mı amaçlıyor, yoksa başka bir formül mü var ellerinde? Zira laikler eski ile yani onlara göre İslâm ile olan tüm bağlarını kopararak Kemalist gençlik yetiştirdiler. Muhafazakâr Müslümanlar da şu an var olan ve uygulamada bulunan laik demokratik sistem ve düşünce ile tüm bağlarını koparacaklar mı? Makalenin püf noktası bu sorudur. Zira bu sorunun cevabı, dindar nesil yetiştirmeyi amaçlayanların bunu bir düşünce, bir fikir veya bir proje olarak mı, yoksa on yılda on beş milyon laik genç yetiştirenlere nazire olsun diye inat olarak mı planlıyorlar bunu ortaya çıkaracaktır. Bu soru ise Türk Dil Kurumu’nun “dindar” kavramına yüklediği tarifin açığa kavuşturulması ile cevap bulacaktır.

Dindar: Din inancı güçlü, din kurallarına bağlı kimse

Bu tarifi neye göre ve nasıl değerlendireceğiz? Din inancı güçlü olan kimse ile zayıf olan kimse, dinin kurallarına bağlı olan ile bağlı olmayan kimseyi nasıl ayırt edeceğiz? Önce inanç-iman konusunu ortaya koyalım sonra dinin kuralları neler ona bakalım.

İnanç - İman: Vakıaya mutabık delile dayalı kesin tasdiktir. İnsanoğlu; insan, hayat ve kâinatı müşahede eder, zira bunlar insanın hissedebildiği algıladığı vakıalardır. Sonra bunların nasıl var oldukları ve hayatın öncesi hakkında düşünür. Daha sonra bunların yok olmaları yani hayatın sonrası hakkında düşünür. Son olarak da hayat öncesi ve hayat sonrasının hayatla ilişkisini kurar ve buradan bir hükme varır. Vardığı bu hüküm imandır. O hâlde müminin imanı şöyledir: İnsan, hayat ve kâinattaki her şey, aciz, eksik ve sınırlıdır. Bu sebeple tüm bunlar başka bir şeye muhtaçtırlar. O şeyi yoktan var eden ise yaratıcıdır. İnsanı hayatı ve kâinatı yoktan var eden bir yaratıcı muhakkak olmalıdır ve vardır. Hayatın öncesi işte o yaratıcıdır. O yaratıcı Allah Subhanehu ve Teâlâ’dır. Hayat sonrasında ise hesap günü vardır ve o hesap gününü de var eden Allah Subhanehu ve Teâlâ’dır. İşte insan, hayat öncesi ve hayat sonrasının hayat ile ilişkisini kurarak iman sahibi olur. Bu ilişki şu şekilde kurulur: İnsanın, kendisini yoktan var eden yaratıcının hayat ile ilgili emir ve nehiylerine göre yaşaması gerekir, zira hayat sonrasında tüm bunlardan hesaba çekilecektir. Çünkü hayat ölüm ile bitmez ve ölümden sonra da bir hayat vardır. İşte bu inanç sistemi yani bu fikir insanı kalkındırır.

Şimdi bu tariften sonra şu soruyu soralım; böyle bir inanç sistemi olan, böyle bir imanı ve hayata dair böyle bir fikri olan nesilden ateist, deist, demokrat, makyavelist, modernist, liberal, seküler vs. bireyler çıkar mı? İstisnalar olabilir belki ama dindar nesil yetiştirmeyi amaçlayan âlimler, öğretmenler, eğitmenler, akademisyenler, lise ve üniversiteler bugün dini inancı bozuk binlerce, yüz binlerce öğrenci yetiştiriyorlar ve bu durum istisna olarak kabul edilemez.

Durum böyle ise Türk Dil Kurumu “dindar” kelimesini yanlış tarif ediyor ya da bu tarif, vicdani manada sadece “kocakarı” inancını içeriyor.

Din kuralları: İnsan yaşadığı hayat içerisinde çevresindekiler ile her daim ilişki kurar. Bu ilişkileri şu üç bölümde toplayabiliriz: İnsanın kendisi ile olan ilişkisi; yiyecek, içecekler ve ahlak gibi… İnsanın Rabbi ile olan ilişkisi; ibadetler ve akide gibi… İnsanın diğer insanlar ile olan ilişkisi; ukubat ve muamelat gibi (ticaret, evlilik, boşanma vb.) Özetle İnsanın, saydığımız bu üç bölümdeki ilişkilerini bir nizam ve düzene göre yürütmesi gerekir. İşte bu nizam ve düzeni belirleyen kuralların tümüne şer’î hükümler ya da din kuralları diyoruz.

Şimdi bir kez daha soralım; eğer din kuralları bunlar ise bugünkü nesil neden faize karşı durmuyor, neden zinaya hayır demiyor, neden içki ve kumarın serbest olmasını kabulleniyor ve sorumluları muhasebe etmiyor, neden helal ve harama riayet etmiyor, neden namaz kılmıyor, neden şer’î ahkâma uygun olmayan şekilde ilişkiler kuruyor?

Neden, neden, neden…?

Hem dindar nesil yetiştirmek istiyor hem de tüm bu nedenlerin cevabını bireyselcilik ile açıklıyorsanız yani tüm bunlardan sorumlu olan bizatihi bireylerin kendileridir diyorsanız kusura bakmayın dindar nesil yetiştirmezsiniz. Çünkü dini inanç ve din kuralları birbirinden ayrılmaz bir bütünlük içinde olmalıdır. Birey nasıl ki bir akide, inanç üzerine ise devlet de toplum da bir akide ve inanç üzerine kurulu olmalıdır. Birey nasıl ki Rabbi ve kendisi ile ilişkili meselelerde dini kuralları esas alıyorsa devlet de halkı ve tüm toplum ile olan ilişkilerinde ve insanların birbirleri ile olan ilişkilerinde dini kuralları yaşatıyor olmalıdır. Bu olmazsa okullarda dindar nesil yerine karma karışık şahsiyetlerin çıkacağı bir nesil yetişir. Bunu yakın zamanda yapılan araştırmalar apaçık göstermektedir.

4 Mart 2018 tarihinde İKDAM Eğitim Derneği ve Uluslararası Öncü Eğitimciler Derneği tarafından Konya İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün destekleriyle “Gençlik ve İnanç” konulu bir çalıştay gerçekleştirildi. Din Öğretimi Genel Müdürü Nazif Yılmaz’ın başkanlık ettiği çalıştayın ilk oturumunda Prof. Dr. Adnan Bülent BALOĞLU, Prof. Dr. Şaban Ali DÜZGÜN ve Prof. Dr. İbrahim COŞKUN tebliğ sundular. DİKAB Öğretmeni Nazlı Tutku KALFA, Konya Vaizesi Ümmügülsüm PARLAR, Doç. Dr. Soner DUMAN ve İHL Meslek Dersleri öğretmeni Ayşegül EROĞLU’nun sunumlarının olduğu ikinci oturuma Konya İl Müftüsü Prof. Dr. Ali AKPINAR başkanlık yaptı. Son oturuma ise Prof. Dr. Adem ŞAHİN başkanlık yaptı. Oturumda TİDEF Koordinatörü İbrahim VELİ, Yrd. Doç. Hikmetullah ERTAŞ ve DİKAB Öğretmeni İbrahim YARDIM tebliğ sundular.

Çalıştayın sonuç bildirgesinin hazırlanasında, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ve İHL Meslek Dersi öğretmenlerinden oluşan 50 kişilik katılımcı öğretmenin beş grup hâlinde yaptığı müzakereler tesirli oldu. Tüm gruplar eş zamanlı olarak aynı soruları tartışmışlar ve çıkan sonuçlar tüm katılımcılarla kısaca paylaşılmış. Sonuç bildirgesinde çok ilginç tespitler var.

Sonuç bildirgesi maddelerinden bazılarını bu yazıda değerlendirmek istiyorum.

1- İtikadî anlamda sorunları olan gençlerde özellikle deizm -yani Allah’ın hayata müdahalesini reddetmek- inancı ön plana çıkmakta, ateizm bu bağlamda daha geride kalmaktadır.

Bu madde Türkiye gündeminde çok konuşulan bir konudan, deizmden bahsediyor. Deizmin Türkiye gündeminde konuşulmasına sebep olan kişi Prof. Dr. İhsan FAZLIOĞLU’dur. Önce o getirdi gündeme sonra Gerçek Hayat Dergisi'nden Emeti SARUHAN "Anne Ben Deist Oldum" başlıklı haber yazısı ile konuyu dikkatlere sundu. Peşinden Prof. Dr. Hayrettin KARAMAN ve birkaç yazar daha gündemine aldı ve deizm siyasi partilerin grup toplantılarının gündemini belirleyen ana gündem konusu oldu.

Bir diğer adı “Yaradancılık” olan deizm, temelde tüm dinleri reddediyor, tek tanrıya inanıyor ancak o inandığı tanrının dünya hayatına ve evrene müdahalesini de reddediyor yani vahyi kabul etmiyor ve dolayısıyla dinsel bilgiye akıl yoluyla ulaşılabileceğini savunuyor. Tüm bu özellikler sekülerizm yani laiklik ile ne kadar da benzeşiyor değil mi? Çünkü aynı şekilde laiklik de vahyin hayata müdahalesini reddediyor ve aklı hakem kabul ediyor. Deizm ile ilgili bu bilgilere ulaşınca aklıma hemen şu meşhur söz geldi: "Kişi laik olmaz devlet laik olur." Öyle ya devletin laik olmasının insanlar için bir bağlayıcılığının olmadığını zihinlere zerk eden bu düşünce şunu gerektiriyor: "Kişi deist devlet laik olur." Siz düşünebiliyor musunuz, bir Müslüman evinde ve camide İslâm’ı yaşayacak ama sokağa çıkınca o İslâm’ı unutacak, çarşıda, pazarda, devlet dairelerinde, yargıda, askerî kurumlarda vb. hiçbir yerde o İslâm olmayacak. Yani Müslüman inandığı Allah’ın hayata müdahalesini engelleyen bir sistem ile karşı karşıya... Sosyal hayatta, devletin nizamında ve düzeninde Allah’ın hükmü yoksa, benim hayatımda da olmasın diyor deist kısaca…

Bu zihniyete göre devletin laik olması çok normal, yaratıcının hayata müdahalesini engellemesi çok çok normal, hatta böyle olunca onlara devlet modern devlet olmuş oluyor! Amma Müslüman muhafazakâr gençlerin, imam hatip öğrencilerinin deist olduğu vahameti ile karşılaşılınca incelenmesi gereken patolojik ve psikolojik bir sorun olarak gençler masaya yatırılıyor. Ortada patolojik bir sorun var, var olmasına da masaya yatırılacak olan deist olduğunu açıklayan gençler ve gençlik değil, gençliği bu bataklığa sürükleyen devletin kendisidir. Çünkü devlet, İslâm dini ile ilgili tüm hükümleri hayatın dışına itti, dini hayattan söküp attı, mezcedilmesi gereken madde ile ruhu birbirinden ayırdı ve böylece dini, sadece ibadetler ve ahlaktan ibaret sayarak, bireyin özgür iradesine bıraktı.

Durum böyle iken ilahiyatçılar sorunu bireyci bir yaklaşımla çözmeye çalışıyorlar, psikologlar sorunu aile ile gençler arasındaki iletişim bozukluğuna bağlıyorlar, eğitimciler sorunu müfredatta bulunan eksikliklerde arıyorlar ve böylece sorunun asıl kaynağını görmezden geliyorlar. Siyasetçilere gelince onlar sorunla yüzleşmekten adeta kaçıyorlar, milliyetçi parti lideri Devlet Bahçeli, Türk gençliği deist olmaz diyerek Türklerin İslâm öncesi durumunu inkâr eden bir faşizan tavır ile meseleyi örtbas etmeye çalışıyor. İktidar partisi lideri Erdoğan ise konu hakkında Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz’ı kürsüye çağırarak bilgi alıyor. İsmet Yılmaz talimatı almış bir bürokrat olarak hemen ertesi gün TV’lerde dolaşıp deist sorunu diye bir sorun yok, “Konya’da yapılan çalıştayın bildirgesinde ifade edilen sorunlar doğru, gerçekçi ve bilimsel değil” diyor. Hâlbuki bu çalıştaya katılanlar bu ülkenin akademisyenleri ve lise öğretmenleri. Onların yaptığı tespit dikkate değer değilse kimin tespiti dikkate değer olacak?

Kısaca şunu söyleyebiliriz: Asıl sorun deist olduğunu söyleyen gençleri bu düşünceye sürükleyen laik devletin kendisidir, laik eğitim zihniyetinin köhneliğidir ve laikliğin bireylere verdiği düşünce ve inanç hürriyetleridir. Laik eğitim sistemi ile dindar nesil yetişmez, dindar nesil İslâmi eğitim sistemi ile yetişir. O sistemde din uygulanan ve yaşanılan bir hayat nizamı olacağı için gençlerin deizm ya da ateizm gibi batıl ve sapkın düşüncelere kayması söz konusu olmayacaktır. Zira o zaman İslâmi zihniyet ve nefsiyet ile yetişecek nesiller İslâmi olmayan yani gayri İslâmi sapkın fikir ve düşüncelere karşı hazırlıklı olacaklardır. Laikliğin, demokrasinin ve özgürlüklerin tehlikesini bileceklerdir.

2- Gençler arasında en çok sorulan itikadî sorulardan biri, kötülük meselesi çerçevesinde “Neden Tanrı’nın yeryüzünde kötülüklere müdahale etmediği ve sessiz kaldığı” sorusudur.

Bu tespit hem sosyal hem siyasal hem de toplumsal tüm meseleler hakkında ortada olan bir gerçeği ifşa ediyor. Bu gerçek, Müslüman gençleri deist ya da ateist olmaya itiyor. Nedir peki yeryüzündeki kötülükler:  Güçlüler zayıfları eziyor, zenginler fakirleri sömürüyor, para ile insanlar kadınları ve her şeyi satın alabiliyor, çocuklar istismar ediliyor, organ mafyaları ülkeler dolaşıp canlı canlı insanları ameliyat masalarına yatırıyor, gençlik uyuşturucu bataklığında ölüyor, gıda ve doğal olan her şey hormonlu hâle getirilip genetiği değiştiriliyor... Dahası var elbette ama burada yazmakla bitmez. Bunların yanında Batılı sömürgeciler Afrika ve Ortadoğu’yu işgal ediyor, milyonlarca Müslümanı katlediyor, Afrika’da çocuklar açlık ve susuzluktan ölüyor, zalimler zulümlerine devam ediyor, mazlumlar yardım edecek kimseyi bulamıyor, zindanlar masum ve mağdur Müslümanlar ile dolup taşıyor, yine zindanlar gaspçı, hırsız, katil, cani ve tecavüzcüler ile doluyor.

Bu saydığım sorunların hepsi de insandan yani beşerî varlıktan geliyor. Zalimler kötülükleri kendileri bizzat yapıyor, sömürgeciler askerleri ile gelip işgal ediyor yani tüm kötülükler insanların eli ile oluyor. Ancak benim Müslüman genç kardeşim bu kötülüklere müdahale edilmesini Allah’tan bekliyor. Allah muhakkak buna kadirdir, zalimlere ve mücrimlere bu dünyada ya da ahirette had bildirecek adalet ve güç Allah’ındır. Ancak burada sorun bu kötülüklere dur diyecek bir iyinin olmamasıdır. Bu kötülükleri yeryüzünden toptan silecek bir iradenin beşerî bir gücün olmamasıdır.

Hâlbuki bu iş ile sorumlu olanlar insanlardır. Allah Subhanehu ve Teâla şöyle buyuruyor:

وَقَاتِلُوهُمْ حَتَّى لاَ تَكُونَ فِتْنَةٌ وَيَكُونَ الدِّينُ كُلُّهُ لِلّه فَإِنِ انتَهَوْاْ فَإِنَّ اللّهَ بِمَا يَعْمَلُونَ بَصِيرٌ

“Fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer (küfürden) vazgeçerlerse, şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını hakkıyla görendir.”[1]

Din yalnız Allah’ın olmayınca, dinin emirleri devlet ve siyasette hüküm bulmayınca, kâfir Batılı ülke ve yöneticiler zulüm ve sömürüde sınır tanımıyorlar. Onların bu cürümlerine dur diyecek ve had bildirecek cesur halifeler de olmadığı için Müslümanlarda ümit tükeniyor ve bir ezilmişlik hâli başlıyor. Bu durum onları sorunun Allah’tan kaynaklandığı düşüncesine meylettiriyor.

3- Hiçbir sınır ve kural tanımayan tek yönlü bir özgürlük anlayışı, popüler kültürün inanç ve ahlak hâline gelmesi, haz merkezli yaşam tarzı itikadî ve ahlaki problemleri artırmaktadır.

Özgürlük anlayışını Müslüman gençliğe sunan sistem demokratik sistem değil mi? Düşünce ve fikir hürriyetini, şahsi hürriyetleri ve mülk edinme hürriyetini halkına bir lütuf gibi sunan yöneticiler bu demokratik sistemin yöneticileri değil mi? Evet! Gerektiğinde bu özgürlükleri kendileri lehine tek taraflı kullananlar da onlar değil mi? Gençliği ve tüm halkı popüler kültür ile yetiştiren, sabah akşam TV ekranlarından izleyicileri bu popüler kültüre teşvik eden dizi ve sinema filmlerini yayınlayan sistem bu ülkenin kanun ve nizamları ile yürüyen sistem değil mi? Hayattaki mutluluk ve saadet anlayışına Batılı bir insan gibi baktıran, her şeyden en yüksek dozda haz ve lezzeti almak için yaşamayı iletişim kanalları ile gençliğe vaaz eden sistem bu sistem değil mi? Bu sistem itikadî ve ahlaki problemleri artırmayacak da başka ne yapacak?

Şimdi en başa dönelim ve o soruyu tekrar soralım; “Dindar Nesil Kim Tarafından Nasıl Yetiştirilecek?”

Türkiye’deki laik eğitim sisteminin bozuk ve niteliksiz olduğu hiç kimsenin inkâr edemediği bir gerçektir. Okuma yazma öğretiminden bilim dallarının öğretimine, meslek eğitiminden akademik başarıya, sınav sisteminden dershane ve kurs yamalarına kadar pek çok konuda sorunlar bulunmaktadır. Hükümetlerin bu sorunlar karşısındaki tutumu, genellikle sistemin işleyişini değiştirmek, öğretmen açığını kapatmaya yönelik ara çözümler üretmek, müfredatı çorbaya çevirmek, sınavları kaldırmak veya yeni sınavlar icat etmek, dershanelerin önünü açmak veya kapatmak, Batılı eğitim modelinden ilham almak, yenilikler ithal etmek vs. gibi çözümlerin ötesine geçememektedir. Oysa bozuk olan şey bunlar değil, bozuk olan şey sistemin temelidir ve ne ilginçtir ki hiç gündeme gelmeyen konu da budur.

Müslümanların İslâm’a bir ideoloji olarak bakmalarına engel olarak dindar nesil yetiştirilemez. Aksine laik demokratik sistemi reddeden ve bu Batılı fikirler ile tüm bağları koparan bir irade ile dindar nesil yetiştirilir. Ümmetin geleceğini tehdit eden ve gençliği heder eden Batılı bakış açısı yıkılmadıkça, sağlıklı, verimli, kaliteli, stratejik düşünen, ümmetin kalkınması ve İslâm’ın hâkimiyeti için kafa yoran ve harekete geçen bir nesil oluşturulması mümkün olmayacaktır. Aksine bugün görüldüğü gibi tembel, üretmeyen ve günden güne çürümeye devam eden bir gençlik yetişecektir.

Sömürgeciliğin İslâm beldelerindeki idamesi sağlanarak dindar nesil yetiştirilemez. Zira sömürgeciler sadece topraklarımızdaki maddi kaynakları sömürmüyor, sadece topraklarımızı işgal etmiyorlar aksine onlar zihinlerimizi ve akıllarımızı da işgal ediyorlar.

Kâfirlere kin ve öfke ile büyüyen nesil dindar nesil olabilir. Müslüman gençliğin kâfirlere ve küfre karşı öfkesini “Kur’an-ı Kerim’i bu salonlarda değil camilerde, mezarlıklarda ve türbelerde okuyun!” diye uyaranlar dindar nesil yetiştiremezler. Yöneticilerin yaptıkları bu bariz yanlışları, haramları, cürümleri, nisyan ve nifakları söylemekten öğrencilerini men eden âlimler dindar nesil yetiştiremezler. Demokratik sistemler üzerinde sahip olunan iktidarları nimet görerek gerçek nimeti yok sayıp İslâm’ın rahmetini tepenler dindar nesil yetiştiremezler. Devlet kurumlarındaki kritik kadroları ele geçirmek için üniversitelerde öğrenci peşinde koşanlar dindar nesil yetiştiremezler. Ancak olsa olsa devlete memur yetiştirirler.

Şu hâlde böyle bir sistemin ürettiği gençliğin, siyasi uyanıklığa sahip olması mümkün müdür? Batı’ya hayran olmaması mümkün müdür? Küfrün tuzaklarına düşmemesi mümkün müdür? Küresel sömürgecilik ağına düşmemesi mümkün müdür? Böyle bir sistemin, fikrî, siyasi ve cemai liderler üretmesi mümkün müdür? Böylesine taklitçi, kopyacı ve ezberci bir sistemin, icat eden, keşfeden, üreten, geliştiren, kalkındıran bir nesil yetiştirmesi mümkün müdür? Dininden, dilinden, tarihinden, coğrafyasından uzaklaştırılmış böyle bir nesilden, ataları gibi dünyanın en önde gelen ilim adamları, fikir adamları, siyaset adamları, aksiyon adamları olabilir mi?

Bu sistemin ürettiği erkeklerden baba, kızlardan anne, evliliklerden aile, çocuklarından dünyayı aydınlatacak kâşifler ve mucitler çıkar mı? Hayatı Allah’a kulluk üzerine kurulan, mücadelesi Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in siretine dayanan, çabası İslâm’ı yüceltmek uğrunda olan, derdi ümmetini insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet konumuna yükseltmek olan bir nesil doğar mı?

Hayır! Hayır! Hayır!



[1] Enfal Suresi 39


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz