GELENEKÇILER VE MODERNISTLER ARASINA SIKIŞAN İLİM

Musa Bayoğlu

İslâm kültürünün kaynakları Kuran, Sünnet, Sahabe’nin icmaı ve şer’î kıyastır. Müslümanlar bu kaynaklara bağlı kaldıkları, hayat nizamı olarak tatbik ettileri sürece asla mağlup olmadılar ve izzetli yaşadılar. Kâfirler, Müslümanların bu gücünün İslâm’dan kaynaklı olduğunun farkına vardılar ve Müslümanlar ile İslâm arasına engel çekmek için harekete geçtiler. Savaş meydanlarında yenemedikleri Müslümanları bâtıl fikirler ile etkileyip yenebileceklerini düşündüler. Bu yüzden başta hadis, usûl, fıkıh, tefsir, tarih, dil gibi birçok konuda çalışmalar yaptılar. Bu çalışmaların neticesinde Allah katından Kur’an’dan başka bir vahyin inmediğini, Sünnet veya hadislerin uydurulduğunu, Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sıradan bir insan olduğunu, Kur’an’ın Sünnet olmadan da anlaşılabileceğini, hadis, usûl, fıkıh, siyer, tefsir, tarih gibi İslâm kültürlerinin ve bu kültürü bizlere ulaştıran Sahabe, Tabiin ve diğer nesillerin gerekli olmadığını, Kur’an’ın ahlak kitabı olduğunu, geçmişte uygulanan hükümlerin bugün uygulanamayacağını iddiları ederek iftiralar attılar.

Müslümanlar bu saldırılara karşı dikkatliydiler ve İslâmi hayatın etkisi ile bunlardan etkilenmediler. Ancak ne zaman Müslümanların birliği dağıldı, Osmanlı Hilâfet Devleti yıkıldı, kâfirler tüm değerlerimize pervasızca saldırdı, değerlerimizi koruyacak bir güç kalmadı. İşte bundan sonra bu iftiralar Müslümanlar içinde etkili olmaya başladı. Bu etkinin bir sonucu olarak İslâmi kültür kaynaklarını kabul eden gelenekçilere karşı bu kültürü kabul etmeyen modernistler ortaya çıktı. Gelenekçilik, İslâm kültürünü kabul eden, geçmişi yok saymayan, Kur’an, Sünnet, icma, kıyas, usûl, fıkıh, tefsir, siyer gibi kaynakların İslâm’dan olduğunu, geleneğe bağlı kalmanın kurtuluş olduğunu, bunun dışında bir anlayışın İslâm’a aykırı olduğunu, İslâm’ın ancak bu şekilde yaşanabileceğini söyleyen kesimdir. Bu anlayış Müslümanların geneli tarafından kabul edilen ve sahiplenilen bir anlayıştır.

Modernizm ise Avrupa’da ortaya çıkmış, geleneksel kültürün ve sosyal hayatın artık ömrünü tamamladığını, bundan dolayı sanattan edebiyata, dinden hukuka kadar her şeyde, eskiye ait olanı bir kenara bırakıp yeni bir kültür inşa etmenin gerekliliği esasına dayanır. Modernist kültür ve bu kültür üzerine bir toplum inşa etmenin öncelikle insanların, tarih ve gelenekle tüm bağlarının koparılması gerektiğini, bunun ancak böyle gerçekleşeceğini savunurlar. Modernizm esaslarını oryantalizmden alır. Oryantalizm, Doğu toplumlarının kültür, dil, din ve halklarının incelendiği Batı kökenli ve Batı merkezli araştırma alanlarının tümüne verilen ortak isimdir. Genel olarak oryantalizm, tüm Doğu toplumlarını kapsamakla birlikte, özelde İslâm dünyasının kültürel ve toplumsal kodlarını çözmek ve bu kodlar üzerine toplumların nasıl dönüştürüleceğine dair çalışmalar yapmaktadır. Özellikle 19. yüzyılda, çoğunluğu Yahudi ve Nasrani din adamlarından ve Batılı ülkelerin istihbarat elemanlarından oluşan oryantalist kadronun, İslâm aleyhine yapmış oldukları çalışmalar ve ortaya koydukları tespitler, günümüz modernistlerinin ve Sünnet inkârcılarının lojistik deposu görevi görmüştür. Son yıllarda bu çalışmalar bazı entellektüeller tarafından sahiplenilmiş ve bazı devletlerinde desteğiyle tüm Müslüman halk üzerinde uygulanan sosyal/toplumsal bir proje hâline dönüştürülmüştür.

Yaklaşık yüz yıldır devam eden gelenkçiler ile modernistler arasındaki tartışmaların arasında kaybolan ilim ve unutturulan İslâmi hayat konusu toplumun gerçekleri görmesinin önünde büyük bir engel olarak duruyor. Bu öyle bir tartışma hâline geldi ki insanlar İslâm’ı tartışmalar üzerinden öğrenir oldu. Akli çıkarımlar, mantık veya kural ve kaideler üzerinden yapılan bu tartışmalar insanların İslâm’ı anlamasına katkı sunmadı. Toplumlar bu tartışmalardan hayat sorunlarına dair bir çözüm de bulamadı. Felsefe, mantık, yorum üzerinden yapılan bu tartışmalarda amaç her ne kadar diğer kesimi ikna etmek olsa da ilmin ortaya çıkmasına, bu ilim ile amel edilmesine, İslâmi çözümlerin tespit edilmesi ve tatbik edilmesine değil, kısır tartışmalar yoluyla gayri İslâmi düşüncelerin yerleşmesine  vesile oldu.

Modernistler, geleneksel düşünceye sahip olduğunu söyleyen bazı kesimlerin ifrat ve tefrit diyebileceğimiz yaklaşımlarını sıçrama tahtası yaptılar. Onların zayıf delillerini, yorumlarını, tahrif boyutuna ulaşmış uydurmalarını İslâm kültürü gibi göstererek geleneğin tamamına saldırdılar. Bu kesimlerin varlığı onları insanlar nezdinde meşrulaştırdı. Mesela; tövbe alarak veya el öperek cennete girmeyi, kurtarıcı bekleyen ama dünyadan elini eteğini çeken anlayışı, mezarlardan medet umanları, teknolojiye karşı çıkanları örnek göstererek geleneğin yanlış olduğunu ıspatlamaya çalıştılar. Gelenekçilerin çoğunluğu ise onları İslâmi esasları kabul etmemeleri ve oryantalizmden beslenmelerinden dolayı ret etti, eleştirdi. Bu şekilde bu tartışmalar devam etti. Bu tartışmalar pratik vakıanın çözümleri değil teorinin tartışması şeklinde devam etti. İnsanlar bu tartışmalar üzerinden İslâm’ı anlamaya ve taraf olmaya yöneldi. İslâm’ın anlaşılması, kabul edilmesi, çözümler. asıl gündem olması, konuşulması gereken şeyler konuşulamadı.

Modernistler İslâmi kültür kaynaklarını inkâr ettiler. Bunun yerine oryantalizmin hazırlamış olduğu, Batı’nın tatbik ve telif ettiği kaynakları aldılar. Modernistler kültür kaynaklarını kabul etmediler, gelenekçiler kültür kaynaklarının kabul edilmesi için deliller getirdiler ancak bu kaynakların sadece varlığının kabul edilmesi ile yetindiler. Yapılması gereken sadece bir metnin varlığı ve doğruluğu değil bu metnin hayatla bağının kurulmasıydı. Tefsir, usûl, fıkıh, hadis kaynaklarını modernistlerin saldırılarına karşı savundular ancak bu kültürün hayatta olmamasına rağmen hayatta olması için aynı hassasiyeti göstermediler. Aslında gelenekçilerin çoğu bir hadisin, usûl kaidesinin, mezhebin doğruluğunu metin üzerinden ıspatlamaya çalıştılar. Doğruluğu tespit edilmiş bir hadisin, usûl kaidesinin, ayet manasının hayatla bağını kurmadılar. En azından metne verdikleri önem kadar metinde yazan esasın hayatta uygulanmasının önemine aynı derecede değer veremediler. Böyle olunca metinlerin ıspatı hiçbir şeyi değiştiremedi. Geleneğe bağılı olanlar da olmayanlar da kapitalizmin hayata bakışından ve nizamından etkilendiler. Her geçen gün biraz daha eridiler ve zamanla kayıpları artarak devam etti. İlim onların hayatlarına etki etmedi.

Modernistler Asr-ı Saadet yerine Batı’nın ortaçağ reform dönemini, Sahabe yerine ezilen sınıfları, Buhari, Muslim yerine Goldzier, Spenger’i, İbni İshak, İbni Haldun yerine Marks’ı ve onların çözümlerini örnek aldılar. Gelenekçiler ise Asr-ı Saadeti, Sahabeleri, Buhari, Muslim, İbni Ishak’ı örnek aldı ve konuştular. Ancak bu örneklikler hep tarihî süreç içinde örneklik olarak kaldı. Modernistler Batılı filozofların, aydınların seküler örnekliğini çağdaşlık olarak öne çıkararak insanları kandırdı. Gelenekçilerin çoğu ise âlimlerin, ulemanın ibadetlerini örnek alsa da hayat sahasında insanlığın sorunlarını çözecek yönetimde, siyasette, mücadelede örnek almadılar. Onların tarihî süreçte kendi dönemlerinde yaptıkları bugüne taşınamadı. Tarihî kahraman misali örnek gösterildiler ancak yollarından gidilmedi. Kabul ettikleri hâlde onların hayatlarına zıt hayat yaşadılar. Mesele Sahabeleri sadece örnek kabul etmek değil onların hayatlarını da bugün yaşayabilmektir. İşte o zaman farklılık ortaya çıkar ve bilgilerin bir anlamı, ilmin kişi için anlamı olur. Yoksa bugüne ışık tutmayan örnekler sadece anılır, ancak anlaşılmazlar. Anlamayanların zaten onları anmaları da çok makul değildir.

Modernistler İslâm’dan değil Batı kültüründen beslendiler. Düşünme biçiminden, çözümlere kadar her şeyde Batı’nın değerleri ile hareket ettiler. Onlar Kur’an, Sünnet ve diğer kültür kaynaklarını eleştirirken çok cesur davrandılar. Tüm enerjilerini geleneksel anlayışı ve bu anlayışın sahipleri olan Sahabeleri, âlimleri, muhaddisleri, tefsircileri, usûlcüleri kötülemek, karalamak için harcadılar. Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem için dahi olmadık iftiralarda bulundular. Ancak modernistler bugün bütün insanlığı kaos, kargaşa ve huzursuzluğa sürükleyen kâfirlere, zalimlere, fasıklara karşı sessiz kaldılar. Kabul ettiklerini söyledikleri Kur’an’ın açık, tartışmasız hükümlerinin dahi tahrif edilmesine, uygulanmamasına itiraz etmediler. İslâm’ı sürekli güya eksikler üzerinden anlatmaya çabaladılar. Onların çok büyük bir kısmı, kapitalizmin ürettiği beşerî sistemler, laik, demokratik rejimler ile sorun yaşamadılar. Aksine bu rejimlerin Batı’dan aldığı bâtıl nizamları modernizm olarak kabul ettiler. Bunlara karşı geleneği savunanlar ise esas itibari ile Batı ve değerlerine karşı olduklarını söylemiş olsalar da bu sadece zihinlerde bir inanç olarak kaldı. Kapitalizm ideolojisinin uygulanmasına ciddi manada itiraz edemediler.  İslâm bütün hayat sorunlarını çözen bir ideoloji olduğu hâlde modernistlere gösterdikleri tepkileri modernistlerin söylediklerini tatbik eden rejimlere karşı göstermediler. Modernistlerin âlimlere olan cesaretini zalimlere karşı gösteremediler. Laik, demokratik beşerî rejimlere karşı duruşlarını ortaya net bir şekilde koyamadılar. Bir çoğu bu beşerî rejimleri kabul ettiler, desteklediler, içinde yer aldılar. Öyle oldu ki modernistler ve gelenekçiler taban tabana zıt görüşlere sahip olmalarına rağmen beşerî ideolojinin, bu ideolojiyi savunan güç sahiplerinin desteklenmesi konusunda aynı şeyleri tekrarladılar. Yolları, varolan rejimleri temsil eden iktidarlarda sürekli birleşti. Bu tavırları da modern beşerî sistemleri her zaman razı etti. Onlara inanan insanlar ise çaresizliği çare olarak gördü ve beşerî sistemlerin kirli ağında hayatlarını tüketti.

Modernistler, gelenekçileri ve onların cemai yapılarını eleştirdiler. İnsanları ferdiyetçiliğe sürüklediler, birlik ve beraberliği zayıflattılar. Kapitalizmin özgür, sorumsuz, sınırsız, seküler birey anlayışını desteklediler. Gelençilerin büyük kısmı ise ya onlar gibi ferdî hareket etmeyi tercih etti ya da cemai olarak hareket etmenin gerekliliğini savundukları hâlde bir türlü birleşemediler. Daru’l Erkamlar kurulamadı. Kurulduğunda ise daru’l Erkam’dan daru’l İslâm’a yürümeyi şiar edinemediler. İslâm kardeşliği, vahdet maalesef bir türlü sağlanamadı. Bilakis bu değerlerin önünde vatancılık, milliyetçilik, ırkçılık her iki kesim tarafından da savunuldu. Ümmet bilinci bir türlü anlaşılamadı. Suni sınırlar belirleyici ölçü olarak kabul edildi. Ensar ve Muhacir örnekliği, ölçüsü hayata taşınamadı.

Modernistler usûl, kaide ve kuralları reddederek usûlsüz, kaidesiz bir zihniyet oluşturdular. En belirgin vasıfları usûlsüzlük ve tutarsızlık olan bu görüş sahiplerinin fikirlerini desteklemek noktasında, bazen en uç ve şaz görüşlere sahip çıktığını, bazen uydurma rivayetlere sarıldığını, kimi zaman da kendi görüşlerini desteklediğini düşündükleri hadisleri delil olarak aldıklarını sıklıkla görürüz. Yine Kur'an ayetlerinde geçen bazı kavramlara, Arap lügatini hiçe sayarak son derece keyfî ve gelişigüzel anlamlar yüklediklerine de şahit oluruz. Bütün bunlarla birlikte Kur'an hükümlerini beyan ve açıklama yetkisini Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem'e vermedikleri hâlde, bu yetkiyi sınırsız olarak kendilerinde görmeleri en ilginç ve ironik yanlarıdır. Hâliyle hiçbir konuda net bir duruş ortaya koyamadılar. Zamana, şartlara, şahıslara göre sürekli evrimleştiler. Gelenekçilerin bir çoğu ise usûl ve kaideleri kabul ettiği bu usûl ve kaidelere sadece teoride bağlı kaldılar. Mesela bütün usûl kitaplarında hâkim Allah iken, Allah’tan başkasının kanun koyması kabul edilemez iken insanların kanun koymasına sessiz kaldılar. Şer’î hükümlere bağlanmada menfaati, ehven-i şeri, zaruretler kaidelerini modernistlerin usûlsüzlüğü ile yorumladılar. Usûlü kabul edenler ve reddedenler aynı sorunları vakıa, şartlar, menfaat, akli çıkarımlar, yanlış kıyas usûlsüzlüğü ile aynı şekilde yorumladılar ve amel ettiler.

Modernistler gayri metluv vahyi inkâr ederek sadece metluv vahyi kabul ettiler. Ancak aklı vahyin önüne geçirerek vahyi akıl ile yorumladılar. Aklı din için hakem hâline getirdiler. Bu şekilde seküler, deist, hümanist, laik, demorat akımlara destek verdiler. Geleneksel anlayışa sahip olanların bir çoğu ise vahyi hakem kabul ettiğini söylese de aklı kullanmayı, içtihat yapmayı, tecrübeye dayalı ilimlere değer vermeyi ihmal ettiler. Akıl, Allah’a iman, Kur’an’ın Allah’ın kitabı olduğu, Allah Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in rasüllüğü konularında ve şer’î hükümleri anlamak için kullanılmadı. Birçoğu aklı reddeden veya liderlerini, cemaatleri, kendi yorumlarını aklın ve vahyin önüne geçiren bir mantık ile hareket etti. Bu ise iman konusunda bile akideye zıt şeylerin kabul edilmesine sebep oldu;  tevhidin anlaşılmasını, Allah’a kulluğu, şer’î hükümlere bağlanmayı engelledi. Böylece insanları el-etek öptürerek cennete götüreceğine inandıran sahtekârlar ortaya çıktı. Vakıa ve kendi şahsi yorumları vahyi ölçü edinemeyen modernistleri ve gelenekçileri etkiledi.

İslâm’ı, inanç ve ahlak olarak gören modernistler İslâm’ın hayat nizamlarını reddettiler veya Batı’ya göre şekillendirdiler. Kur’an’ın hayat nizamından bir kırıntı dahi bulunmayan beşerî nizamları savundular. Son bir asırda İslâm’ın değil modernistlerin savunduğu Batı’nın icat ettiği hayat nizamı tatbik edildiği hâlde onlar sürekli İslâmi hayatın yaşandığı zamanları eleştirdiler. Geçmişe söz söyleyenler bugüne dair ölüm sessizliğini korudular. İslâm’ın bir hayat nizamı olduğunu kabul eden gelenekçilerin birçoğu ise bu konunun konuşulmasını, anlatılmasını, savunulmasını tehlikeli, hatalı, gereksiz,  aceleci hatta fitneye vesile olarak gördüler. Önce iman ve ahlak mantığı ile aslında modernistlerin inandıklarını tekrar ettiler. Bu şekilde İslâmi bir hayatın varlığından her iki kesim de bahsetmedi. Biri inanmadığı hâlde diğeri inandığı ancak anlamadığı ya da korktuğu için bu şekilde davrandı. Bu yönüyle de aslında modern ulus-laik demokratik cumhuriyetler, krallıklar insanlara meşru gösterildi.

Ölçümüz ne vahyi geri planda bırakan akıldır, ne de tarihi, bireyleri vahyin önüne geçiren anlayıştır. Tarihte yaşananlara hapsolmak değil, tarihten ibret alarak vahyin gösterdiği şekilde hayatı inşa etmektir ölçümüz. Bunu yaparken de teorik çalışmalardan, gündemlerden ziyade pratik çözümler, gündemler ile hayatın akışını sorumluluk bilinci ile değiştirmektir. Vahiy nasıl indirilmiş ve yaşanmış ise bugün biz Müslümanlara düşen sorumluluk da o vahyi anlamak ve yaşamaktır. Vahyin öncülüğünde aklı kullanan, vahyi hakim kılan bir anlayış ile hareket etmektir. Geçmişi inkâr etmek de kabul ederek bugüne taşımamak da hatadır. Geleneği ve selefleri yok saymak zulüm olduğu gibi gelenek ile sadece övünmek, geçmişte yaşananları bugüne taşımamak da zulümdür. Allah’ı kabul edip hükümleri modern bâtıl Batı’dan almak da zulümdür. Aynı şekilde Allah’ın hükümlerinin modern, uydurulan hükümlerden daha üstün olduğunu bildiği hâlde İslâmi bir hayat için çalışmamak da zulümdür. 

Hilâfet’in kaldırılmasından sonra bir asırdır tatbik edilen kapitalizm hem modern hem de gelenekçi anlayışa sahip olan insanları etkiledi. Hâşâ “Allah var ancak hükümleri yok” inancında olan kapitalizm bir asırdır tatbik edilerek insanlara dayatıldı. İslâm’ı bir hayat nizamı olarak tatbik etmedikleri sürece ne modernistler ne de gelenekçiler kapitalizmi rahatsız etmedi. Aksine bu tartışmalar sistemin tartışılmasının önünde bir set olarak Müslümanları oyaladı. Bunlar bir türlü çözülemediği için çözümsüzlük zihinleri iyice bulandırdı.

Bugün Müslümanlar için tek kurtuluş reçetesi14 asır önceki gibi İslâm’a bağlanmak, İslâm için yaşamak ve mücadele etmektir. Dün Ebu Hureyreler, İmam Zuhriler, İmam Buhariler vardı ve onlar Kur’an ve Sünnet’e sahip çıkıyorlardı. Onlar İslâm’a sahip çıktılar, Allah da onlara yardım etti. İslâm bu şekilde 13 asır boyunca dünyaya hükmetti. Müslümanlar bunu ancak Kur’an ve Sünnet’e olan bağlılıkları ve tefsir, usûl, fıkıh, siyer gibi kültür kaynaklarına bağlılık ile başardılar. Bugün sıra bizde ve biz en değerli şeyleri korumak için Allah’ın dinini kıtalara taşımak isteyen, bu yolda fedakâr davranacak dava adamlarına ihtiyaç duyuyoruz. Yoksa ümmetin değerleri çalınırken susanlar, seyredenler, amel etmeyenler, bahane üretenler bu vebalin yükünü bu dünyada taşıyamaz ve ahirette de bunun bedelini ödeyemezler. 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz