TARİHTE ÂLİMLER VE YÖNETİCİLER

Abdullah İmamoğlu

Genelde bir şeyin kıymeti kaybedildiğinde anlaşıldığı gibi âlimlerimizin değerini de elimizden yitirdiğimizde anladık. Adil ve râşit yöneticilerin kıymetini de aynı şekilde kaybettiğimizde anladık. Ama tüm bunlar ümmete o kadar pahalıya mâl oldu ki bunun tarifi imkânsızdır. İşte bugün beldelerimiz tarumar edilip Müslümanların her türlü zulme maruz kalmaları kalemi hak yazan, dili kınayıcının kınamasına aldırış etmeden İslâm’ı haykıran âlimlerin ve tebaasını Allah’ın emaneti olarak gören ve yönetirken sadece Allah’ın hükmünü murat eden yöneticilerin eksikliğindendir.

Bizim bugün, Müslümanları düşmüş oldukları karanlıklardan aydınlığa çıkmalarında çok etkin bir rol oynayan muttaki âlimlere ve de yöneticilere ihtiyacımız; ekmeğe, suya duyduğumuz ihtiyaçtan nerdeyse farksızdır. Âlimler ve yöneticiler arasında kopmaz hayati bir bağ vardır. Bu iki faktörün toplumun salih ve bedbaht olmasındaki belirleyiciliği aşikârdır. Altı çizilmesi icap eden bir gerçek ki;  âlimler ve yöneticiler toplumun koruyucu kimyasalıdırlar. Zira toplumun koruyucu değerleri o ikisindedir. Bozulurlarsa toplum bozulur. Hatta yöneticilerin istikamet üzere olmalarında âlimlerin etkisi ve tesiri tartışılmazdır. Tuz kokarsa bir şeyleri kokuşmaktan ve çürümekten ne alıkoyabilir ki? Şüphesiz ki Allah’ın Rasulü doğru söylemiştir:

صِنْفَانِ مِنْ النَّاسِ إذَا صَلَحَا صَلَحَ النَّاسُ وَإِذَا فَسَدَا فَسَدَ النَّاسُ، العُلَمَاءُ وَالأُمَرَاء

 “İnsanlardan iki sınıf vardır ki; onlar bozulduğunda bütün insanlar bozulur. Onlar düzeldiğinde bütün insanlar da düzelir. Bunlar; âlimler ve yöneticilerdir.”[1]

Âlim

Âlimler; Allah’ın insanlara birer ikramıdır. Onlar gecenin zifirî karanlığında parlayan yıldızlar, hidayetin öncüleri ve yeryüzünde nebilerin varisleridirler. Ümmeti zehirleyeme çalışan sapkın fikirlere birer kalkandırlar. Gönüllere ve dimağlara sirayet eden şüpheli bulutlar ancak onlarla dağıtılır. Onlar ki, şeytanın kendilerine öfkelendiği kimselerdir. İslâm’ın muhafızı ve ümmetin dayanağıdırlar. Kimsenin konuşmaya cesaret edemediği bir zamanda sessizliği yırtan münadidirler. Çıkmaz sokaklarda hapsolmuş ümmete yol göstericidirler. Çünkü biliyoruz ki; yıldızlar doğduğunda ya da karanlık yerini sabaha bıraktığında ancak yol alınabilir.

Rasulullah SallAllâhu Aleyhi ve Sellem bize âlimleri şöyle anlatmıştır:

إِنَّ مَثَلَ الْعُلَمَاءِ فِي الأَرْضِ كَمَثَلِ نُجُومِ السَّمَاءِ يُهْتَدَى بِهَا فِي ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ فَإِذَا انْطَمَسَتِ النُّجُومُ يُوشِكُ أَنْ تَضِلَّ الْهُدَاةُ

 “Yeryüzündeki âlimlerin misali, gökyüzündeki yıldızlar gibidir. Kara ve denizin karanlığında onlarla yol bulunur. Yıldızlar kaybolduğunda hidayet bulanlar nerdeyse sapıtırlar.”[2]

Onlar, nebilerin vârisleridirler. Rasulullah SallAllâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyuruyor:

وَإِنَّ الْعَالِمَ لَيَسْتَغْفِرُ لَهُ مَنْ فِي السَّمَوَاتِ وَمَنْ فِي الأَرْضِ وَالْحِيتَانُ فِي جَوْفِ الْمَاءِ وَإِنَّ فَضْلَ الْعَالِمِ عَلَى الْعَابِدِ كَفَضْلِ الْقَمَرِ لَيْلَةَ الْبَدْرِ عَلَى سَائِرِ الْكَوَاكِبِ وَإِنَّ الْعُلَمَاءَ وَرَثَةُ الأَنْبِيَاءِ

“Sudaki balığa varıncaya kadar yerde ve gökte bulunan her şey âlim için istiğfar eder. Âlimin âbide (ibadet edene) üstünlüğü ayın geceye/yıldızlara üstünlüğü gibidir. Âlimler nebilerin gerçek vârisleridirler.”[3]

Hadislerde âlimlerle alakalı olarak zikredilen bu üstünlükler; hak kervanın yolcusu, hayrı seven, iyiliği emreden, kötülükten sakındıran, yöneticileri muhasebe eden ve onlardan hiçbir vakit nasihatini esirgemeyen, ilmi ile âmil kimseler içindir. Ayrıca Müslümanların maslahatı için, gerektiğinde rahatını terk edebilen, ümmetin işlerine eğilen ve bu yolda her türlü işkence ve zorluğa katlanan âlimler içindir.

Nasların işaret ettiği bu fazilet; İslâm’ı koruyan, Allah Azze ve Celle’nin dininin bekçiliğini yapan, hak söz ve sabırla yöneticileri İslâm şeriatını uygulamaya çağıran âlimlere aittir. Onlar, rasullerin ahlâkıyla ahlaklanmışlardır. Bahsettiğimiz bu âlimler, hiç çekinmeden zalimlere “zalimsiniz”, ifsat edenlere “müfsitsiniz”, günahkârlara “âsisiniz” derler. İslâm’a aykırı hususları tashih ederler. Bütün bunları yaparken hiç kimseden korkmazlar. Kınayanın kınamasından da çekinmezler. Bütün insanlara ister yönetici olsun isterse halk olsun “İslâm’ın yoluna, selâmet yurduna, Aziz ve Hamîd olan Allah’ın yoluna koşunuz”, derler.

Muttaki âlimler hakkı söyleme cesaretini ve her şeye rağmen istikamet üzere olmayı kuşkusuz İslâm’dan almaktadırlar. Onlara güç veren İslâm’ın ve din gününün sahibi Allah’a olan teslimiyetlerdir. Gücünü, yüklendiği “hak davasından” alan Ahmed Bin Hanbel’in örneğinde olduğu gibi.

Biliyorsunuz, Ahmed Bin Hanbel “Kur’an mahlûktur” tartışmalarından ötürü bir sıkıntıyla karşı karşıya kaldı; hapsedildi, eziyet ve işkence gördü. Oğlu anlatıyor ve diyor ki:

“Babamdan, ‘Allah’ım Ebu Haysem’i bağışla, affet’ şeklinde dua ettiğini çok duyardım. Bu kişiye çokça dua ederdi. Bir gün Ahmed Bin Hanbel’in oğlu Abdullah sordu: Ey babacığım kimdir bu Ebu Haysem? İmam anlatmaya başladı; hapiste olduğum bir gün yine beni kırbaçlamaya götürüyorlardı ve arkamdan birisi omuzumdan tuttu ve asıldı. Sonrasında sordu dedi ki; beni tanıyor musun? İmam dedi hayır. Ben Ebu Haysem’im. Namı diğer hırsız, arsız, kaçakçı Ebu Haysem. Müminlerin emîrinin divanında benim toplamda 18 bin kırbaç yediğim yazılıdır. Farklı farklı aralıklarla 18 bin kırbaç yedim ama ben bu kırbaçları “batıl yol” uğrunda yedim, şeytana itaatte yedim, Allah’a masiyette yedim ama yine de vazgeçmedim. Dünya nimeti hatırına sabrettim. Sen ki Allah yolundasın, hak dava uğrundasın öyleyse sen haydi haydi sabret ey İmam. Ebu Haysem’in bu sözlerini kırbaç yediğim sıralarda hep hatırladım ve hatırıma getirdim, sabrımı ve azmimi artırdı.”

Makalemizin asıl konusu olan “Tarihte Âlimler ve Yöneticiler” konusuna geçmeden önce günümüz âlimlerinin yöneticilerle olan ilişkisine dair bir pencere açmak istiyorum. Maalesef bugün âlimler ve yöneticiler arasındaki ilişki tarihte aşina olduğumuz gibi değil. Yöneticilerin fasitliğini muhasebe eden âlim bulmak neredeyse imkânsız. “Kaht-u ulemâ var” desek yeridir. Sultanların etrafında toplanmış; onların yaptıklarına ses etmeyen, fetvalarıyla onların işledikleri zulümlerin önünü açan âlim(!) ise haddinden fazla. Bugün yöneticilerin icra ettikleri zulmü konuşmak yerine abdesti bozan şartları konuşmayı tercih eden âlimlerle dolu etrafımız. Sohbetlerinde “ey Amerika” diye kâfire olan düşmanlığını beyan edip de kâfirlerle sıkı sıkıya dostluk içerisinde olan yöneticileri muhasebe etmeyen âlimlerle çevrili sağımız-solumuz. Beldelerimizde katliam gerçekleştiren sömürgeci kâfirler ile dostluk kuran yöneticilerin ahvalini konuşmak yerine yeme-içme adabından bahseden hocalar gırla gidiyor…

Kısacası bugün sultanların âlimi çok ama sultanları muhasebe edecek âlim nerdeyse hiç yok. Yöneticilere yaklaşmak, onlarla yakınlık tesis etmek, âlimler için büyük bir fitne olabilir hâlbuki. Böyle bir hâl, şeytanın, insanı nifaka düşürmek için kullandığı en büyük vesilelerdendir. Hele bir de yöneticilere yaklaşan/yakın olan âlimler, konuşmalarıyla yöneticilere makbul ve hoş görünmeye çalışırlarsa... Vay bunların hâline!.. Şeytan, böyle konuşmalarını fısıldamıştır kulaklarına… Yöneticilerle içli-dışlı olan oğlunun, aşını dahi yemekten imtina eden Ahmed Bin Hanbel’in tutumu nasihat almaya değer türden. Şöyle rivayet olunur tarih kitaplarında:

“Oğlu Salih Bin Ahmed, bir sene Isfahan’da kadılık yaptı. Gündüz oruç tutar, gece sabaha kadar ibadet ederdi. Gecede iki saatten fazla uyu­mazdı. Kendi evinde, kapısı görünmeyen bir oda yaptırdı. Gece orada bu­lunurdu. Bir kimsenin, geceleyin bir iş için gelip de, kapısını kilitli bulma­sını istemezdi. Böyle bir kadı idi. Bir gün İmam Ahmed için ekmek pişir­diler. Bu ekmeğin hamurunun mayasını, oğulları Salih’ten almışlardı. Ekmeği önüne getirdikleri zaman; bu ekmek neredendir? diye sordu. Hamu­run mayası, oğlunuz Salih’tendir, dediler. Buyurdu ki, o bir sene Isfa­han’da kadılık yapmıştır, bu ekmeği biz yiyemeyiz. Sonrasında peki bu ekmeği ne ya­palım? diye sorduklarında cevaben şöyle dedi İmam: Şuraya koyunuz. Bir dilenci gelirse, hamuru Salih’tendir, isterseniz alın, dersiniz. Ekmek kırk gün orada kaldı. Bir dilenci gelip almadı. Orada küflendi. Küflenmiş olunca da o ekmek parçasını Dicle nehrine attılar. İmam Ahmed, o ekmeği koydukları yerde göremeyince ne yaptınız? diye sordu. Küflenmiş olduğu için Dicle’ye attık dediler. İmam bun­dan sonra Dicle nehrinden çıkan balıklardan yemedi.”

Beyhakî´nin rivayetine göre oğlu Salih, Halife Mütevekkil Alallah´ın armağanını/verdiği bir takım hediyeleri kabul ettiği için İmam Ahmed Bin Hanbel onun tandırında pişirilen (ve ondan gelen) ekmeği yememişti.

Bugün iftiharla ismini andığımız, o büyük âlimler; ilim, amel, takva, züht, hakkı söylemekte cesaret, adalete sarılmak, şer’î hükümlere uymada kuvvetlilik, şeriatın kanunlarını korumak, yeryüzünde şeriat kanunlarını tatbik etmek için İslâm davasını sırtlanmak ve Allah’tan yüz çeviren ve Allah’ın da kendilerinden yüz çevirdiği zalim yöneticilere karşı durmak gibi tutumlarla barizleştiler. 

İşte bugünün âlimleri için de ihtiyacımız olan şey budur.

Tarihte Âlimler ve Yöneticiler

İslâm toplumunda âlimin en önemli vazifelerinden birisi de iyiliği emretmek kötülükten de nehyetmektir. Âlimin toplumda Allah’ın emir ve yasaklarının tam anlamıyla uygulanıp uygulanmadığını, yöneticilerin Allah’ın hükümlerini uygulamada titiz davranıp davranmadıklarını murakabe edip bu hususta yöneticileri uyarması gerektiği gibi; bu konuda halkı da bilinçlendirmesi gerekmektedir. Âlim, ümmetin ileri gelen şahsiyeti demektir. Âlim, her hususta İslâm’ın izzetini koruyan, İslâm’ın hâkimiyeti için gayret sarf eden, Allah’ın dinini uygulama hususunda ihmalkâr davranan yöneticileri muhasebe etmekten hiçbir zaman geri durmayan kimse demektir. Âlim; yöneticiler zulüm ve adaletsizliğe sapınca onlara karşı İslâmi bir tavır takınan kimsedir.

Âlimler Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu sözlerini şiar edinmişlerdir:

كَلاَّ وَاللَّه لَتَأْمُرُنَّ بالْمعْرُوفِ وَلَتَنْهوُنَّ عَنِ الْمُنْكَرِ ولَتَأْخُذُنَّ عَلَى يَدِ الظَّالِمِ ولَتَأْطِرُنَّهُ عَلَى الْحَقِّ أَطْراً ولَتقْصُرُنَّهُ عَلَى الْحَقِّ قَصْراً أَوْ لَيَضْرِبَنَّ اللَّه بقُلُوبِ بَعْضِكُمْ عَلَى بَعْضٍ ثُمَّ لَيَلْعَنكُمْ كَمَا لَعَنَهُمْ

“Hayır! Ya iyilikle emreder, kötülükten nehyeder, zalimi zulmünden alıkoyar, onu hakka çevirir ve hak üzerinde sabit kılarsınız yahut da Allahu Teâlâ kalplerinizi birbirine düşürür. Sonra sizi de onları (Benî İsrail’i) lânetlediği gibi lânetler”[4]

Kendini, İslâm’ın gerçeklerini ne pahasına olursa olsun söylemeye adamış muttaki âlim Ebu Hanife zikrettiğimiz hadisin cisimleşmiş hâlidir bir nevi… İbni Hubeyre, Emevi Devleti aleyhine gelişen olaylara engel olabilmek için âlimleri kalkan olarak kullanmak istiyordu. Nitekim Irak bölgesi fakihlerinden İbni Ebi Leyla, İbni Şübrüme ve Davud Bin Ebi Hind’i vilayete çağırarak her birine devlet idaresinde önemli görevler verdi. Vilayete gelmesi için Ebu Hanife’ye de haber gönderdi. Mührü onun eline vermek istiyordu. Her emir Ebu Hanife’nin onayıyla yürürlüğe girecekti. İmam-ı Azam bu görevi kabul etmekten imtina etti. İbni Hubeyre kabul etmemesi durumunda onu döveceğine yemin etti. Diğer fakihler araya girip görevi kabul etmesi için Ebu Hanife’ye baskı yaptılar. O, arkadaşlarına şöyle dedi:

“Vali benden Vasıt Mescidi’nin kapılarını saymak gibi basit bir işi talep etse onu dahi kabul etmezken nasıl olur da böyle bir teklife rıza gösterebilirim. O benden başını vuracağı bir adamın idam fermanını yazmamı isteyecek ben de buna onay vereceğim öyle mi? Allah’a yemin olsun ki, asla böyle bir sorumluluğun altına girmeyeceğim.” Bu cevap üzerine İbni Ebi Leyla diğer fakihlere:

“Ebu Hanife’yi bırakın çünkü o doğru söylüyor.” dedi.

Vali, Ebu Hanife’nin sağlam iradesi karşısında çaresiz kaldı. Onu, hapse atarak isteğini kabul ettirmeyi denedi. Cellatların kırbaç darbeleri başını şişirdi. Cellat vurmaktan usandı; fakat İmam, zulme “evet” demeye yanaşmadı. O hâlâ ilk durduğu yerdeydi; vali ile arasında git-gel yapanlara:

Değil devlet idaresinde görev almak, caminin direklerini saymayı bile kabullenmem.” demeye devam ediyordu.

İbni Hubeyre, Ebu Hanife’ye, görevi kabul etmemesi durumunda ölünceye kadar başına kırbaç vuracağını söyledi. İmam-ı Azam tam bir kararlılıkla “O bir defalık ölümdür” diye karşılık verdi. Bunun üzerine Vali başına yirmi kırbaç vurdu. İmam-ı Azam Valiye, “Allah Teâlâ’nın huzurundaki yerini düşün, benim senin yanındaki durumumdan çok daha zelil olacaktır. La ilahe illallah dediğimden dolayı beni tehdit etme. Allah sana benden soracak ve haktan başka hiçbir şeyi cevap olarak kabul etmeyecek.” dedi.

Selef âlimlerimizden yöneticilere karşı hakkı söyleme cesaretine dair örnekler saymakla bitmez. Emr-i bi’l ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker’in günümüzde nasıl yapılması gerektiğini yaşayarak öğreten nadir âlim numunelerinden birisini paylaşmak istiyorum şimdi... Âlim, şeyh AbdulAziz el-Bedrî kırk yaşında hakkı söylediği için idam edilen muasır âlimlerdendir, kendisi.[5] Şeyh, hem halka, hem de otoriteye karşı marufun emredilmesinde tavizsizdi. Zikredeceğim hadise el-Bedrî’nin bu özelliğinin/duruşunun gösterilmesi ve günümüz âlimlerine nasihat olması bakımından burada ele almaya değerdir:

AbdulAziz el-Bedrî, 1963 senesinde Hac’dan döndüğünde Irak’ta AbdulKerim Kasım devrilmiş onun yerine AbdusSelam Arif devlet başkanı olmuştur. AbdusSelam Arif; İslâm’ın bir kısmını alıp diğer kısmını bırakan, İslâm’la sosyalizmi birleştirmeye çalışan garip bir yönetim benimsedi. Şeyh, böyle bir uygulamanın hakla batılı birbirine karıştırmak olduğunu ve açıkça karşı çıkılması gerektiğini haykırmaya başladı. Hatta bir defasında Şeyh, Adile Hatun Camii’nde hutbe verirken (1964 veya 1966), AbdusSelam Arif; İçişleri Bakanı ve İstihbarat Şefi’yle beraber camiye girerler. Onların camiye girişini gören AbdulAziz el-Bedrî; hemen anlattığı konuyu bırakıp onlara yönelir ve şöyle der:

“Dinle ey AbdusSelam! AbdulKerim Kasım’ı alaşağı eden bu halktır, sen değilsin! AbdulKerim’i alaşağı eden bu halk, bir gün AbdusSelam’ı da alaşağı eder! Ey AbdusSelam! Eğer sen, İslâm’a bir karış yaklaşırsan biz de sana bir kulaç yaklaşırız, sen bir kulaç yaklaşırsan biz sana bir arşın yaklaşırız.” Şeyh hutbesini bu şekilde devam ettirir ve “İslâm şeriatı” ile hükmedilmesi gerektiğini, İslâm’ın dışındaki bütün sistemlerin “cahiliye sistemleri” olduğunu ve kesinlikle karşı çıkılması gerektiğini vurgular. Hutbe ve namazdan sonra cumhurbaşkanı ve beraberindekiler camiden çıkıp gidinceye kadar da yerinden kalkmaz.

Şeyh AbdulAziz el-Bedrî bir İslâm âlimi olarak bir zalim karşısında hakkı söylemekten çekinmemiş ve o asil duruşundan taviz vermemiştir. Bu karşılaşmanın akabinde cumhurbaşkanı hemen Şeyh’in hitabetten ve tedrisattan alıkonulup evinde mecburi ikamete tâbi tutulmasını yani ev hapsini emreder.

İslâm ümmeti bağrından “batılda baş olmaktansa, hakta kuyruk olmayı tercih ederim” şiarıyla hakikate ulaşmayı ve hakikat ile amel etmeyi hayatının gayesi hâline getiren, heybesini haktan başka bir şey ile doldurmayan Ahmed Bin Hanbeller, İmam Ebu Hanifeler, İmam Şafiler, Şeyh İbni Teymiyyeler ve AbdulAziz el-Bedrîler gibi âlimler çıkartmasını bilmiştir evelAllah.

Yine bağrından dün “Ey Müminlerin Emîri! Allah sana bu kadar mal-mülk ve böyle bir saltanat vermiş. Biraz daha iyi giyinip kuşansan olmaz mı?” diyenlere üzerinde yamalı bir elbise olduğu halde: “En faziletli iktisat, bollukta yapılan ve en faziletli af, muktedirken olandır” diyen Ömer Bin AbdülAziz gibi yöneticiler çıkartmasını bilmiştir. Yakın gelecekte de İslâm’la şeref bulan, bununla izzetlenen âlimleri; Allah’ın hükümlerinden başkasıyla hükmetmeyen, İslâm’ı yücelten küfrü ise zelil kılan râşit yöneticiler olacaktır, biiznillah.

 



[1] Ebu Naim, Ahmed Bin Hanbel

[2] Ahmed Bin Hanbel

[3] Ebu Davut-Tırmizi

[4] Ebu Davut-Tırmizi

[5] bkz; Âlimler ve Yöneticiler Arasında İslam, Köklü Değişim Yayıncılık

 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz