HİLÂFET DEVLETİ’NİN İKTİSADİ SİYASETİ

Mahmut Kar

Her devletin iktisadi politikası-siyaseti bağlı olduğu ideolojinin temelleri üzerine kuruludur. Bu sebeple herhangi bir ideoloji üzerinde yürümeyen ülkeler ne iktisadi ne siyasi ne hukuki ne de içtimai politika belirleyemez. O ancak kendisi üzerinde nüfuz sahibi olan ideolojik devletin iktisadi politikalarına kölelik yapar. Hilâfet Devleti ise her meselede İslâm ideolojisi temeli üzerinde politikalar belirler. Dolayısıyla Hilâfet Devleti’nin iktisadi politikası da İslâm’ın iktisadi politikasının bizatihi kendisidir. Bu çerçevede İslâm’ın iktisadi siyasetinin esaslarından bahsetmeden önce bugün dünyaya egemen olan ve tüm ülkeleri hegemonyası altına alan kapitalist iktisadi siyasetin esaslarından ve bu siyasetin bozukluğundan bahsedelim. Zira bugün insanlığın ekonomik buhran içinde yaşamasına sebep olan kapitalist iktisadi siyasetin ne olduğunu bilmeden, İslâmi iktisadi siyasetin esasları, realitesi, gerçekliği ve doğruluğu zihinlerde somutlaşmayabilir.

Kapitalist nizamın bozukluğunu anlayabilmek için onun iktisadi siyasetinin esasını teşkil eden “Milli gelirin artırılması” teorisinin ne olduğuna ve aslında nasıl bir tuzak olduğuna bakmak gerekir. Zira Türkiye dâhil tüm dünya ülkeleri ekonomilerinin gelişmişliğini, ülkelerinin milli gelirinin artırılması esası ile değerlendiriyorlar. Mesela biz Türkiye için söyleyecek olursak, eğer milli gelir artarsa kişi başına düşen gelir de artacak diye düşünürüz. Aslında kapitalist iktisadi siyaset bizi böyle düşünmeye sevk ediyor. Doğal olarak kapitalist iktisadi siyasete göre milli gelirin artması için üretimin ve hizmetlerin artırılması gerekmektedir. Çünkü kapitalizme göre insanın ihtiyaçları sınırsız ve limitsizdir, kaynaklar ise sınırlıdır. İşte kapitalizm, sınırlı kaynakların sınırsız insan ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için üretimi artırmayı hedefler. İnsanların daha çok çalışıp üretim ve hizmet gelirlerini artırarak milli geliri artırmaları amaçlanır. Milli gelir ise aslında insanların ihtiyaçlarına göre bir dağılım sergilemez. Onlar servetin kimin elinde olduğuna bakmaksızın gelişmişliği/kalkınmayı genel olarak milli gelir miktarları ile ölçmektedirler. Onlara göre toplumun onda biri servet sahibi olsa, onda dokuzu ise yiyecek, giyecek ve sığınabilecek bir meskene sahip olamasa dahi toplam servet toplam nüfusa bölünecek ve kişi başına düşen milli gelir şu kadardır denilecektir. Bu çok büyük bir yalandır?

Kapitalist nizam ekonomik sorunlara toplumsal bir sorun çerçevesinde bakmaz. Aslında sadece ekonomik sorunlara değil tüm sorunlara toplumsal sorun olarak bakmaz. Yani ekonomik soruna insanlar arası ilişkilerle ve servetin insanlar arasında dağıtılması ile ilgili bir sorun olarak bakmaz. Aksine servetlerin artırılması için insanlara çalışma ve mülk edinme hürriyeti verir ve doğal olarak sorunu bir üretim sorunu hâline getirir. Dikkat edin kapitalizme inanmış ve kapitalizm ile sömürülen ülkelerde ekonomik buhranlar yaşandığında hemen üretimin düştüğüne yönelik açıklamalar yapılır. Hemen iktisadi gelişmeye ve üretimi artırmaya yönelik çağrılar yapılır. Bu çağrılar Müslümanların topraklarında kâfir devletlerin varlıklarını korumak ve ayaklarını sabitlemek içindir. Kapitalist iktisat nizamında tüm değerler maddidir. Maddi değeri ön planda tutanlar zengin olanlardır. İnsani, ahlaki ve ruhi değerlere sahip topluma karşı kapitalist sermayedar ve yöneticiler cimri davranırlar. Türkiye ve diğer İslâm beldeleri bu kapitalist sistemin cenderesinde kalmıştır. İşte Müslümanlar olarak biz bu nizam ile kalkınmayı hayal eden ve büyüme hedefleyen ülkelerde yaşıyoruz. Böyle olduğu hâlde iktisadi bağımsızlıktan söz ediyoruz ve bağımsız iktisadi politikalar belirlediğimizi iddia ediyoruz!

İslâm coğrafyası tüm ekonomik kaynaklar açısından çok büyük zenginliklere sahip iken biz işte bu kapitalist iktisadi siyasetin cenderesine mahkûm durumdayız. Petrol, doğalgaz, kömür, altın ve daha birçok iktisadi değer İslâm topraklarında bulunmaktadır. Aynı zamanda tarım arazileri ve bu arazilerin verimli kullanılması için olmazsa olmaz olan nehir yatakları İslâm topraklarından akıp gitmektedir. Sonra tüm bu kaynakları ve ekonomik değerleri sanayide işletecek, kullanılır hâle getirip bunlara ekonomik değer katacak beyin gücünün ve çalışan nüfus yoğunluğunun da zengin olduğu bir İslâm coğrafyasından bahsediyoruz.  Ama ne yazık ki, tüm bu zenginliğe rağmen fakir durumdayız. Tüm bu zenginlikler Müslümanların maslahatına kullanılmıyor. Toprağımıza, tarlamıza bir eşkıya giriyor ve tüm zenginliğimizi alıp gidiyor. Biz ise kendi toprağımızda, kendi tarlamızda o eşkıyaya cüzi bir ücret karşılığında işçilik yapıyoruz.

Peki, bunun temel sebebi nedir?

Müslümanlar sahip oldukları bu ekonomik değerlerden çok daha önemli olan başka bir değeri kaybettiler. Ekonomik değerlerin yeniden kazanılması, bu önemli kıymetin yeniden kazanılmasına bağlıdır. Bu, Müslümanların kaybettiği fikrî değerdir. Fikir gelişmekte olan bir toplum için hayatta elde edilebilecek en büyük değerdir. Hele hele bizler gibi fikrî anlamda köklü bir geçmişe sahip toplum için atalardan teslim alınacak en büyük mirastır fikir. Bu makaleyi hazırlarken ziyadesiyle istifade ettiğim İslâm’ın iktisat yönetimi ve siyaseti konusunda çalışmaları olan Takıyyuddin en-Nebhani bu fikrin değerini şu ifadelerle anlatıyor:

“Maddi servetler, bilimsel buluşlar, teknolojik yenilikler ve benzer şeylerin yeri, fikirlerden çok daha aşağı seviyededir. Bunlara ulaşmak sahip olunan fikirlere bağlı olduğu gibi bunların korunmaları da yine bu fikirlere bağlıdır. Fikrî değerlerini koruyabilen bir toplumun maddi servetleri tahrip edilse dahi, böylesi bir toplum onu hemen yeniden üretebilir. Fakat fikrî değerleri çökmüş toplumlarda maddi servet mevcut olsa dahi bunların azalması ve fakirleşme çok çabuk olur. Zaten bir toplum düşünce metodunu kaybetmeden elde ettiği bilimsel gerçekleri kaybetse bile onların çoğunu tekrar elde edebilir. Hâlbuki kendine ait verimli düşünce metodunu kaybederse anında gerilemeye ve elindeki tüm teknolojik gücü kaybetmeye başlar. Bundan dolayı öncelikle fikrî değerlere sahip çıkmak gerekir.”

Bahsettiğim fikir, kitaplarda yazılı olup pratik gerçekliği olmayan felsefi düşünceler değil, hayatla ilişkisi kurulamayan gerçek ötesi farazi mülahazalar da değildir. Fikirden kasıt, hayatın gerçekleri ile karşılaştıkları zaman toplumların kullanabileceği pratik düşüncelerdir. Eğer bu fikir olursa toplumdaki bireyler karşılaştıkları olaylar ve hayatın gerçekleri üzerinden bir hükme varmayı ve bir karar vermeyi gerçekleştirebilirler. Aynı zamanda toplumların yöneticileri ve idarecileri de bu fikir çerçevesinde hüküm ve kararlar alabilirler. Ama böyle bir fikir olmazsa elinizdeki ekonomik servetlerin değeri ve kıymeti yok olup gider. Çünkü o ekonomik servetlerin kıymetini gören ve kendi kapitalist ve sosyalist fikri çerçevesinde onlar üzerinde hüküm vermeyi ve karar almayı akbabalar gibi bekleyen sömürgeciler vardır. İşte biz Müslümanlar olarak o fikirden neredeyse son yüz yıldır yoksunuz. İslâm’ı bir hayat nizamı olarak hayatımıza tatbik edilen bir fikir ve ideoloji olarak görmüyoruz.

İslâm ideolojisinin iktisat politikasına yani diğer manada İslâm ideolojisini esas alan Hilâfet Devleti’nin iktisat politikasına gelince, İslâm insanın ekonomik ihtiyaçlarının sınırsız olduğunu asla kabul etmez. İnsanın ihtiyaçları sınırlıdır. İnsanın hem zaruri ihtiyaçları hem de lüks ihtiyaçları vardır. Her halükârda insanın ihtiyaçları sınırlıdır. Dolayısıyla İslâm insanın ihtiyaçlarının sınırlı olması gerçeğinden hareketle kapitalizm gibi sınırsız insan ihtiyaçlarını karşılamak için üretimi artırmayı iktisadi siyasetinin hedefi yapmaz. Burada şunu da ifade etmek gerekir; servetin dağıtımını İslâmi iktisadi siyasetin temel hedefi olarak belirlemiş olmak, üretimin artırılmaması ve ihmal edilmesi anlamına gelmez. Çünkü dağıtımın bizzat kendisi servetin geliştirilmesini gerektirecektir. Üstelik serveti artırmak veya geliştirmek her fert için zorunlu bir şeydir. Burada dikkat edilecek husus servetin geliştirilmesi ve üretimin artırılmasını iktisadi siyasetin hedefi hâline getirmemektir; iktisadi nizamın temel hüküm ve kanunlarını üretimi geliştirmek esası üzerine kurmamaktır. Üretimin geliştirilmesi teknik ve iktisadi bilgiler ile geliştirilecek bir meseledir. Hatta bu bilgi ve teknolojiler her yerden alınabilir. Çünkü bu bilgiler ideolojik bakış açısı ile ilgili değil evrensel bilgilerdir. ABD’den, Avrupa’dan, Rusya’dan alınabileceği gibi Çin’den de alınabilir. Esas olan bu bilgilerin şer’î hükümler ile çakışmamasıdır.

İslâm hiç birini diğerinden ayırmadan tüm insanların fert fert zaruri ihtiyaçlarını garanti altına alır ve tam olarak temin eder. Lüks ihtiyaçlarını ise yaşadığı toplumun ekonomik şartlarına göre gücü yettiğince temin eder. Daha özetle İslâm’ın iktisadi siyaseti bir bütün olarak her bireyin temel ihtiyaçlarının karşılanması ve toplumun yaşam standartlarına bağlı olarak lüks sayılan ihtiyaçları karşılama imkânının da bireye sunulmasıdır.

İslâm’ın iktisadi hedefini şu dört nokta ile özetleyebiliriz;

1- İslâm herkese birer fert olarak bakar. Dolayısıyla ferdin ihtiyaçlarını karşılamada bakışı ferdîdir.

2- Her bireyin temel ihtiyaçlarının tamamının karşılanmasını gerekli görür. Bireyi Müslüman gayrimüslim, kadın erkek, yetişkin, çocuk, akıllı ve deli diye bir ayrıma tabi tutmadan temel ihtiyaçlarını temin eder. Bu sebeple ihtiyaçların karşılanması konusunda İslâm insancıldır.

3- Rızkı elde etmek için insanların çalışmasını mubah/serbest kılar. Bu konuda tüm bireylere eşit davranır ve her birinin servetten dilediği miktarda pay alması için yol açar. Ancak burada esas olan mülk edinme keyfiyetinde İslâm’ın bireyleri şer’î hükümler ile kayıtlı tutmasıdır. Mesela herhangi bir birey, içki satarak, içki üreterek mülk edinemez.

قُلْ مَنْ حَرَّمَ زِينَةَ اللّهِ الَّتِيَ أَخْرَجَ لِعِبَادِهِ وَالْطَّيِّبَاتِ مِنَ الرِّزْقِ

Deki Allah’ın kulları için çıkardığı ziyneti ve temiz rızkı kim haram kıldı?”[1]

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَنفِقُواْ مِن طَيِّبَاتِ مَا كَسَبْتُمْ وَمِمَّا أَخْرَجْنَا لَكُم مِّنَ الأَرْضِ

“Ey iman edenler! Kazandığınız malın temizinden ve sizin için yerden çıkardığımız maldan infak ediniz (hayra harcayınız).”[2]

4- İslâm tüm ilişkilerde olduğu gibi fertler arasındaki ekonomik ilişkilerde de yüce değerlerin hâkimiyetine önem verir. Dikkat edilirse kapitalist iktisadi nizamda dağıtım merkezli bir siyaset değil üretim merkezli bir siyaset var. İslâm’da ise dağıtım merkezli bir siyaset var. Çünkü İslâm’ın iktisat nizamı insanların ihtiyaçlarını karşılamak için dağıtımı ölçü almıştır. Kapitalist iktisadi nizam ise servet sahiplerinin daha çok zengin olmasını sağlamak için üretimi ölçü almıştır.

Burada şöyle bir soruya muhatap olabiliriz; İslâm’ın iktisadi politikası bu esaslar çerçevesinde bugünkü şartlarda uygulanabilir mi?

İslâm’ın ekonomik sisteminin hayatta tatbik edildiği dönemleri görmediğimiz ve yaşamadığımız için bunların bugün reel anlamda uygulanıp uygulanamayacağı konusunda kuşkular yaşıyor olabiliriz. Bu soruya iki şekilde cevap vermek doğru olur. Birincisi, İslâm’ın hayatın tüm sorunlarına çözümler sunan nizamları vahiy kaynaklıdır. Allah Subhanehû ve Teâlâ yarattığı kulların hangi nizamlar çerçevesinde nasıl yaşayacağına dair bir din gönderdi. Bu dinin kanun ve nizamlarının zaman ve mekân ile sınırlı olduğunu söylemek Allah’ın yaratıcı olarak kulları hakkındaki tasarruf ve tasavvurunda şüpheye düşmektir. Dolayısıyla İslâm, insanoğlu için bir fikir, bir akide ile gelmiştir. Bu fikir, insan, hayat ve kâinatı kuşatan, hayatın öncesi ve sonrasını da kuşatan ve bu hayatın öncesi ve sonrası ile insan arasında doğru bir ilişki kuran özelliktedir. İşte İslâm akidesi ve insanlığın kalkınmasını sağlayacak fikir budur. Bu fikre sahip bir toplum ekonomik zenginlikleri ve servetleri kaybetse de, büyük ekonomik buhranlar yaşasa da yeniden bu sahip olduğu fikir ile o değerleri kazanabilir. Ama eğer bu fikirden yoksun ise vaziyet yaşadığımız bu asra benzer. İkincisi,  İslâm yeryüzünde tüm nizamları ile 13 asır boyunca uygulanmıştır. Bu durum reel bir gerçekliği ortaya koymaktadır. 13 asır boyunca büyük bir coğrafyaya hükmeden İslâm’ın uygulamaya koyduğu ekonomik bir nizamı vardı. Dolayısıyla o günden bugüne araç gereç haricinde hiçbir şey değişmedi. İnsan ve ihtiyaçları değişmedi, aynı şekilde kaldı ve bundan sonrada değişmeyecek. Çünkü insanın fıtratı değişmedi ki ihtiyaçları değişsin. İnsan ve ihtiyaçlarının değişmediği gerçeğinden hareketle İslâm iktisat siyasetinin değişmeyecek iki önemli esasını tekrar hatırlatarak yazıyı nihayetlendirelim.

1- Belli bir toplumda yaşayan her bireyin insan olarak ihtiyaçlarını karşılar ve bu amaçla bireyleri ihtiyaçlarını karşılayabilmek üzere servet elde etmeyi teşvik eder

2- Bu siyaset bir tek fikrî temel üzerine yani işlerin şer’î hükümlerle yürütülmesi üzerine kuruludur. Şer’î hükümler ise bireyler tarafından Allah korkusunun etkisiyle, otorite gücü ile de devlet tarafından uygulanır. Yani yönlendirme ve yasama gücü uygulamanın temelidir.



[1] Araf Suresi 32

[2] Bakara Suresi 267


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz