DÜNYAYI AMERİKA’DAN KURTARACAK OLAN TEK GÜÇ

Süleyman Uğurlu

Geçmiş, tarih olmuş olsa bile orada geleceğe ilham kaynağı olacak birçok şey vardır. Hele ki bu geçmiş İslâm ümmetinin geçmişi ise...

Tek bir ümmet iken tek bir devletimiz var iken İslâm hayata hâkim iken Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın şeriatı saf dışı edilmemişken onurlu ve kendimize has bir hayatımız vardı. Biz “biz” idik. Kimliğimiz belli rengimiz belli idi. Batı gayri insani bir yaşam sürerken İslâm ümmeti çağının çok ilerisinde, tüm dünyanın gıpta ile baktığı bir hadarat ve medeniyet inşa etmişti. Sonra olanlar oldu. Sahip olduğumuz muhteşem gücün kaynağını doğru tespit etmede zafiyete düştük. Asıl güç İslâm iken asker sayımıza, iktisadi durumumuza bakar olduk; İslâm gölgede kaldı. Nihayetinde Batı yeni bir fikir ile kalkınırken biz yerimizde saydık. Öyle bir zaman geldi ki askerî gücümüzü de kaybettik ve beldelerimiz teker teker işgal edilmeye başladı.

Batı askerî zaferlerinin ardından öldürücü darbeyi zihinlerimizi işgal ederek vurdu. Batılıların nasıl düşündüğünü öğrenirken bizim nasıl düşünmemiz gerektiğini unuttuk. Hayallerimiz bile Batılıların çizdiği sınırlarda kaldı. Hedeflerimiz küçüldü, ufuklarımız daraldı. Allah’ın Rasulu SallAllahu Aleyhi ve Sellem dünyayı, mü’minin zindanı kâfirin cenneti olarak tarif ettiği hâlde kâfirlerin cennetinden bir kaç kırıntı kapmak için amansız bir yarışa girdik. Kimliğimiz kayboldu, rengimiz silikleşti. Düşmanlarımız gibi düşünmeye ve yaşamaya başladık. Onlardan farkımız kalmadığı an... Onları dost kabul ettiğimiz an... Onları taklit etmeye başladığımız an... Yenildik! Mağlup olduk! Hezimete uğradık!

Çok şeyi kaybettik ve çok şeyi kazandık. Kendi kültürümüzü kaybettik Batı kültürünü kazandık. Kendi tarihimizi kaybettik Batı tarihini kazandık. Kendi düşünce metodumuzu kaybettik Batı düşünce metodunu kazandık. Ama kaybettiğimiz bir şey var ki onun yerini hiçbir şey dolduramadı ve dolduramaz; kendimize, ümmetimize, fikirlerimize olan güveni kaybettik.

Güven kaybı çok büyük felaketlerle neticelenen tahmin edemeyeceğiniz kadar büyük bir kayıptır. Zira kendine güvenini kaybeden bir kişi asla kalkınma yolunda seyredemez. Ümmeti kalkındırmak için harekete geçmez. Davete kulak tıkar ve o küçük dünyasında ezik bir şekilde yaşamaya devam eder. Karnının doyması, evinde çocuklarına karşı oynadığı baba rolü, kurgulanmış dizilerdeki sahte kahramanlar ve onların hissî söylemleri onun için yeterlidir. Küçük şeylerle yetinmeyi öğrenmiş, seçimlerde oy kullanarak vatandaşlık görevini yapmış olmanın huzuru ile yaşamını devam ettirir. Elbette buna yaşam denirse...

Toplumun içindeki bir ferdin durumu bu şekilde olduğu gibi toplumu yöneten yöneticilerin de durumu bundan farklı değildir. Onlar da kendilerine ve topluma karşı güvenlerini yitirmiş vaziyettedir.

Hepimiz iktidara gelenlerin söylemlerinde ve davranışlarında bariz farklılaşmaların olduğunu görmüşüzdür. Muhalefette iken mangalda kül bırakmayanlar iktidara geldiklerinde süt dökmüş kedi gibi olur. Bunun sebebi iktidar gerçeği ile karşı karşıya kalmalarıdır. İktidara gelenler doğal olarak kendisini hem topluma karşı hem de kendisini iktidara taşıyan güce karşı sorumlu hisseder. Zira seçim dediğimiz şey göz boyama ve teferruattan ibarettir. Topluma liderlik edecek kişi malum güçler tarafından çok önceden seçilir ve yetiştirilir. Toplumun nabzını tutan tüm oyuncular seçilmiş kişiye bir şekilde destek verir. Seçilmiş kişi topluma arz edilir, yıldızı parlatılır, topluma sevdirilir, kurtarıcı olarak gösterilir. Böylece halk kendisine sunulan bu seçilmişe seçimlerde oy verir ve kurgu tamamlanmış olur. Kimse seçilmiş kişiden şüphe etmez. Alışılmışın dışında cereyan eden olaylar tesadüf, tevafuk yahut Allah’ın yardımı olarak kabul edilir. Oysa hakikat bambaşkadır. Sömürgeciler her merdiven basamağının başına kendi adamlarını yerleştirmişken; ne kadar üstün yetenekleri olursa olsun halktan sıradan bir kişinin iktidar merdivenlerini tökezlemeden adım adım çıkması olanaksızdır. Malum gücün onayı ve isteği olmadan o merdiven basamaklarını hiç kimse çıkamaz. Sömürgecilerden icazet almaksızın merdivenleri çıkmaya çalışanlar, medya, emniyet, yargı gibi bekçiler tarafından alaşağı edilir. Hâl böyle iken kimse bize bağımsız bir lider, bağımsız bir ülke hikâyesini anlatmasın!

Yukarıda kısaca anlattığımız iktidar serüveninin ardından “seçilmiş kişi” iki his arasında gidip gelmeye başlar. Kendisine iktidar yolunu açan güce karşı minnet hissi duyarken topluma karşı da sorumluluk hissi duyar. Bu iki his iktidarda kaldığı sürece birbiriyle mücadele edecek ama kazanan hep minnet hissi olacaktır. Sömürgeci ABD’ye karşı duyulan minnet hissi...

İktidardaki “seçilmiş kişi” yaptığı ihaneti meşru kılmak için ilk önce sömürgeci kâfirlerin menfaatleri ile sorumluluk hissi duyduğu toplumun menfaatlerini birleştirme çabasına girer. Bu ikisi birbirinden doğu ile batı kadar uzak olsa da... Misalen Türkiye ordusunun Cerablus Operasyonu. Türkiye Suriye’ye girerken bu harekâtın ülke menfaatleri için yapıldığını bağıra bağıra altını çize çize toplumun zihinlerine işledi. Peki, gerçek böyle midir? Türkiye Cerablusa girerek ne elde etmiştir? Bunun müspet bir cevabı var mıdır? Oysa Türkiye’nin Cerablusa girmesi Halep’in rejimin eline geçmesinde kilit bir rol oynamıştır. İşte bunun gibi nice örnekler vardır.

Elbette “seçilmiş kişi” bu sahtekârlığın farkındadır ve iç dünyasındaki meşrulaşma çabası sonuçlanmamıştır.  Geceleri kafasını yastığa koyduğunda ihanetlerini unutup rahat uyuyabilmesi için ikinci safhada kendisini vicdanına karşı haklı çıkartacak savunma mekanizmaları oluşturur. Kurulan bu savunma mekanizmalarından ilki halka karşı güvensizliktir.

Halk, “seçilmiş kişi” nazarında kimsesiz bir çocuk gibidir. Güçsüz, zayıf ve çaresiz. Halkın ordusu ele geçirilmiş ve halk düşmanı yapılmış. Halkın ordusu sanki İngiliz ordusu... Yargı keza aynı. Elinde keskin bir kılıç sömürgecilerin hizmetinde. Emniyet teşkilatı ele geçirilmiş... halk korkak, sindirilmiş, bastırılmış ve eli kolu bağlanmış. Bu halkla değil sömürgecilerle mücadele etmek sokağa bile çıkılmaz diyerek topluma karşı derin bir güvensizlik oluşturur.

İkinci avuntu ise dünya düzeni üzerinden kurgulanır. “Seçilmiş kişi” iktidara geldiğinde sömürgecilerin dünyayı parsellediğini görür. Sadece kendi ülkesi değil halkı Müslüman olan ülkelerin tamamının yöneticileri tıpkı kendisi gibidir. Onlarla birlikte bu parsellenmiş dünya düzenine karşı gelmesi imkânsızdır. Bilir ki onlar da kendisi gibi “Efendi”den habersiz kılını dahi kıpırdatamaz, şehadet parmağını oynatamaz. Müslüman ülkeler borsa, hisse senedi, petrol vb. ürünler ile kuşatma altına alınmış sermaye tamamen sömürgeci efendinin eline geçmiştir. “Efendi”ye itaat edilmez ise borsadaki yabancı yatırımcı kaçacak, Körfez sermayesi gelmeyecek, iktisadi krizler baş gösterecek ve nihayetinde tüm bunların yükü halkın sırtına binecek. Zaten ciddi manada zorluklar yaşayan halk bu yükü asla taşıyamaz. Öyleyse yapılması gereken çarpık da olsa bu dünya düzenine adapte olmak ve “Efendi”nin sözünden çıkmamaktır. 

İşte Müslümanların başındaki yönetimlerin durumu bundan ibarettir. Birinin hikâyesi diğerinden farklı olsa da durumları aynıdır. Sömürgeci ABD/İngiltere dizginleri eline alarak dilediğini dilediğine yaptırmakta ve kendi çıkarlarını bu dünya düzeninde korumaya devam etmektedir.

Peki, ne zamana kadar? Ne zamana kadar bu böyle devam edecek? Sömürgeci kâfir ABD’yi Efendi kılan dünya düzeni nasıl değişecek? Kim değiştirecek?

Mukaddime’nin yazarı İbni Haldun’un dediği gibi devletler insan gibidir. Doğar, büyür, zayıflar ve ölür. ABD beşerî ideoloji ile yönetilen bir devlettir. Onu üstün kılan tatbik ettiği nizam değildir. Onu üstün kılan sahip olduğu iktisadi güç değildir. Onu üstün kılan sadece korkakları korkutan devasa askeri gücü hiç değildir. Onu üstün kılan karşısında kendisine boyun eğmeyecek, tehditlerine kulak asmayacak, ümmeti tek bir çatı altında toplayarak İslâm ideolojisini tatbik edecek Râşidî Hilâfet Devleti’nin henüz hayat sahnesindeki yerini almamasıdır. Evet, onu üstün kılan ümmetine sahip çıkan, ümmetine güvenen râşid bir halifenin olmamasıdır.

ABD, Müslümanların parçalanmış olmasından, başındaki yöneticilerin sömürgeciler tarafından bahşedilen koltukları her şeyden çok sevmesinden faydalanarak İslâm ümmeti üzerinde istediği planları yapmakta ve yürürlüğe koymaktadır. Dilediği beldeyi gerekçe göstermeksizin işgal etmekte, kimseye hesap sormaksızın ümmetin evlatlarını katletmekte, yer altı ve yer üstü zenginliklerini ülkesine taşımaktadır.

Kuşkusuz ABD’nin yaptığı zulümler saymakla bitmez ve herkesçe malumdur. Bu zulümleri unutmak görmezden gelmek, ABD’yi dost kabul etmek ümmete ihanettir. Lakin bu yazıda ABD’nin zulüm tarihini buraya aktarmayacağız. Bunun yerine ABD’nin nasıl yok olacağını, Beyaz Saray’a üzerinde La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah yazılı Hilâfet sancağının nasıl dikileceğini sizlerle paylaşacağız. Belki söylediklerimize hayal diyerek burun kıvıranlar olacaktır ama unutmayın ki “Kisra’nın Beyaz Sarayları” da hayaldi...

 Tarihimiz bize gösterdi ki bizi güçlü kılan tek unsur İslâm’dır. Bu, klişeleşmiş bir cümleden ziyade hakikatin ta kendisidir. Bu hakikat İslâm’ın zuhur ettiği tarih, mekân ve dünya düzenine dikkatli gözlerle baktığımızda net bir şekilde karşımıza çıkacaktır.

Mekke, her ne kadar İbrahim Aleyhi’s Selam’ın inşa ettiği Kâbe’yi bünyesinde barındırsa da siyasi açıdan dünya siyasetinde tek kelimelik söz hakkına sahip değildir. Kayalıklar arasında sıkışş, verimli toprakları olmayan, ilkel inançlara sahip, insani ve ahlaki yönden çöküntüye uğramış, kabile bağları adaletin önüne geçmiş, adalet yok olmuş her açıdan gayri insani bir hayat Mekke ve civarını kuşatma altına almış vaziyette idi. Bu hâliyle Mekke, Araplar nazarında ruhani açıdan kıymet arz etse de dönemin bölgeye hâkim iki devleti Bizans İmparatorluğu ve Sasani Krallığı açısından hiçbir anlam ifade etmemekteydi. Nitekim dünya siyaseti bu iki süper güç tarafından yönlendirilmekteydi.

Hiç düşündünüz mü? Her şeye gücü yeten, bir şeyin olmasını dilediği zaman sadece “ol” diyen ve hemen oluveren Allah Subhanehû ve Teâlâ, Bizans ve Sasani’den ya da başka bir güçlü devletten değil de neden en zayıf ve en güçsüz beldeden, Mekke’den birini kendisine Rasul olarak seçmiştir? Elbette Allah Subhanehû ve Teâlâ dilemiş olsaydı Sasani’den yahut Bizans’tan güçlü bir şahsı Rasul seçebilir, böylece risalet daha kolay bir şekilde dünyaya taşınabilirdi. Ama Allah Subhanehû ve Teâlâ bunu dilemedi. En zayıf, en güçsüz bir yere risaletini gönderdi. Zira Allah, bir şahsın yahut bir halkın gücüyle değil de İslâm’ın gücüyle tüm dünyaya nasıl hükmedilebileceğini göstermek istedi.

İslâm, elinde tutan ve ona sarılan için büyük bir güçtür ama hangi İslâm sorusunun doğru cevaplanması gerekmektedir. Elbette ki steril edilmiş, ibadetlere hapsedilmiş bir İslâm ümmetini kalkındırmaya ve onu diğer ümmetlerin üzerine çıkarmaya ehil değildir. İslâm ümmetini kalkındıracak ve tekrar eski ihtişamlı günlerine yeniden kavuşturacak olan İslâm el değmemiş, hayatın her alanına dair hükümleri olan ideolojik İslâm’dır. Bu ideolojik İslâm’ın hayata hâkim olma seyri şu şekilde gelişecektir:

Toplumsal sarsıntıların yaşandığı bir dönemde toplumun düşünürleri bu sarsıntıdan kurtulmanın yollarını arar. Nihayetinde içlerinden biri bu fikir fırtınasında köklü çözüme ulaşır. İslâm ideolojisi bu şahsın zihninde tüm berraklığı ile canlanır ve ihsas sahibi kişilere bu köklü çözümü taşır. Böylece ilk kitleleşme meydana gelmiş ve ilk halaka oluşmuş olur. Bu ilk halaka hızlı ve etkili bir şekilde daveti taşımaya başlar. Bu davet neticesinde sarsıntıdan kurtulmak ve ümmeti kalkındırmak isteyenler İslâm ideolojisi etrafında kitleleşir. Kitleleşme seyri hızla ilerler, toplumla kaynaşma merhalesine geçilir. Toplumla kaynaşma merhalesinde topluma hitap edilir. Böylece toplum, kitleden ve köklü bir çözümden haberdar olur. Rejim ortaya çıkan bu kitleye karşı sert bir tutum izler. Değişime kapalı ve değişimden korkan toplum da aynı şekilde kitleye karşı negatif bir tutum sergiler. Kitle bu dirençlere karşı ayakta kalıp fikrinden ve metodundan sapmaz yoluna devam ederse mütekâmil bir parti hâlini alır.

İşte bu mütekâmil parti fikrini tüm dünya Müslümanlarına ulaştırır ve onları İslâmi hayatı başlatmaya davet eder. Yaşanan sorunların gerçek kaynağının İslâm’dan uzaklaşmak olduğunu ve gerçek çözümün İslâm ideolojisine göre bir hayat sürmekten geçtiğini gösterir. Sömürgeci kâfirlerin İslâm ümmeti üzerindeki planlarını deşifre eder. Yaşanan krizlere İslâmi çözümler üretir. İslâm ümmetini tek bir çatı altında toplamak için gecesini gündüzüne katar.

Toplum bu davet karşısında şaşkına döner. Zira geleneksellik toplumun temel prensibidir. Yeniliklere kapalıdır. Değişim onu korkutur. Bir yandan fikrin gücünü hisseder diğer yandan sorunların çözümü için başka yollar arar.

İktidarlar parti ile toplum arasına duvar örmeye çalışır. Bilir ki parti toplumun liderliğini ele geçirir ise iktidarları yerle bir olacaktır. Bu münasebetle partiye karşı her tür gayri ahlaki yolu dener. Hapse atar, iftiralar sıralar, kontrollü kitleleri destekleyerek parti ile benzer şeyler söylemesini sağlar ama davetin gelişmesine, topluma nüfuz etmesine engel olamaz.

Toplumdaki hoşnutsuzluk her geçen gün artarak devam eder. Alternatif olarak kendisine sunulanlar tükendiğinde sıra partiye gelecektir. Parti topluma hitap etmeye devam eder. Sorunların çözümünün kendisinde olduğunu gösterir. Toplum yine bir şiddetli sarsıntı ile karşılaşğında bu kez sahte çözümleri reddederek partiye kollarını açar. Parti ile toplum buluştuğunda devlet mekanizmalarında çözülmeler yaşanmaya başlar. İktidar sertliğine sertlik katarak hayatta kalmaya, ömrünü uzatmaya çalışır. Bu süreç kritik bir süreçtir. Toplum iktidarın tehdit ve şiddetine boyun eğmeyerek parti ile birlikte olmaya devam ederse devlet mekanizmasındaki çözülmeler kopuşlara dönüşür. Bu süreçte en kritik rol yine partinindir. Nusret talebi çalışmaları işte bu zamanda meyvesini verecek ve yaşanan kopuşları partiye yönlendirerek iktidarın, partinin eline geçmesini sağlayacaktır.

İktidara gelen parti o güne kadar yetiştirdiği devlet adamlarıyla işe koyulur. İslâm ideolojisi tatbik edilmeye başlar ve tüm dünya Müslümanlarına açık bir davet yapılır. Râşidî Hilâfet Devleti’nin kurulduğu ilan edilerek dünya Müslümanlarından halifeye biat etmesi istenir. Elbette bu davet karşısında Müslümanlar ne yapacağını bilemez. Kimileri davete anında icabet ederken kimileri bekleyip görmek ister.

Kurulan Hilâfet Devleti ilk iş olarak ülkedeki ABD ve İngiltere elçiliklerini kapatarak elçileri ülkesine gönderir. Daha sonra “İsrail” denen Yahudi varlığına savaş ilan eder. Jetler “İsrail”deki yangını söndürmek için değil işgal edilmiş mukaddes beldeyi kurtarmak için kalkar. Hilâfet ordusu “İsrail”in üzerine yürür ve 9 yiğit insanın şehit edildiği Mavi Marmara’nın takip ettiği yolu takip ederek “İsrail” limanlarına çıkartma yapar. Korkak Yahudiler kaçacak yer ararken ABD, İngiltere vb. devletler Hilâfet Devleti’ni kınayarak geri çekilmesini ister; aksi hâlde savaş açacaklarını bildirir. Hilâfet Devleti bu notaya nota ile karşılık verir: “Kudüs ve tüm Filistin toprakları Müslümanlarındır. Asla geri adım atmayacağız. “İsrail” denilen Yahudi varlığı bu topraklardan kovulup haritadan silinene kadar savaş devam edecektir.”

ABD ve İngiltere ilk etapta her zaman yaptığı gibi kendisi savaş meydanlarında olmaktan ziyade uşağı olan hain yöneticileri devreye sokarak Müslümanlar arasında fitne tohumları ekip onları birbirine kırdırmaya çalışacaktır. Ancak ilk hamle Hilâfet Devleti’nden gelmiş ve “İsrail”e karşı ilan ettiği cihat tüm dünya Müslümanları arasında yankı bulmuştur. Diğer İslâmi beldelerdeki parti çalışmaları neticesinde halk Hilâfet Devleti’ni desteklemek için sokaklara çıkmış, iktidar sahiplerine Hilâfet Devleti’ne ilhak için çağrıda bulunmaya başlamıştır. Artık bu saatten sonra Hilâfet Devleti ile ümmet arasına girmeye çalışan tüm iktidarlar teker teker devrilecektir.

Yeni ilhaklar ile Raşidî Hilâfet Devleti gücüne güç katmış ve dünya Müslümanlarının gözbebeği konumuna yükselmiştir. ABD, İngiltere, Rusya vb. devletler her ne kadar Hilâfet Devleti’ni yok etmek için askerî güç kullanmak isteseler de iç dengeler buna müsaade etmeyecektir. Bünyesinde milyonlarca Müslümanı barındıran Avrupa ve Rusya, istikrarı korumak adına bu savaşta tarafsız kalmayı tercih edecek, İngiltere sinsi siyaseti ile ABD’yi kışkırtacak nihayetinde kendisi perde gerisinde kalmaya özen gösterecektir. Geriye kendisini dünyanın sahibi sanan küstah ABD kalacaktır.

Şimdi, müstakbel Raşidî Hilâfet Devleti’nin (RHD) birinci etapta ulaşabileceği güç ile ABD’nin mevcut gücünü kıyas edelim ve nasıl bir tablo ile karşı karşıya kalacağımızı görelim.



Bu kıyaslamadan da görüleceği üzere teknolojik üsünlüğü bir kenara bırakacak olursak denk iki kuvvet karşı karşıyaya gelecektir. Ancak ABD ordusunun dünyanın dört bir tarafında dağınık bulunmasını dikkate almak gerekmektedir. Râşidî Hilâfet Devleti’nin ordusu ise Ortadoğu coğrafyasında bütün hâldedir. ABD, topraklarından binlerce kilometre uzakta gerçekleşecek bu savaşta uzun süre asla direnemeyecektir. Olası bir savaşta geçen her gün ABD ekonomisini yıpratacak ve zayıflatacaktır.

Ayrıca ABD ordusu ölüm korkusu ile yaşayan, hayatta kalabilmek için askerlikten başka elinden hiç bir şey gelmeyen, hayata dair bir fikri, bir hedefi olmayan, psikolojik tedavi görenlerle dolu korkaklar ordusudur. RHD ordusu ise yaşamak için değil ölmek için savaşan yiğitlerle dolu olacaktır.

Hakeza şu bir hakikattir ki ABD bugüne kadar Müslümanlar ile gerçek bir savaşa girmemiştir. Irak’ta Felluce direnişi hafızalara kazınmıştır. Tüm imkânsızlıklara rağmen Felluceli Müslümanlar ABD ordusunu bozguna uğratmıştır. Hâl böyle iken Hilâfet ordusunun karşısında hezimete uğramaları hiç de şaşılacak bir şey değildir.

Hemen burada ABD’nin proje kapsamında yaydığı yenilmezlik masalına bir nokta koyalım; ABD yenilmez değildir! Yenilmezlik Allah’a mahsustur. Her ülke gibi ABD de yenilecek ve yok olacaktır. ABD ile gireceğimiz savaşta zafer Müslümanların olacaktır. Zira ABD’nin zulümleri dünyanın dört bir yanını sarmıştır. Onun dostu kalmamıştır. Râşidî Hilâfet Devleti’ne bu savaşta sadece Müslümanlar değil farklı dinlere sahip ABD mağduru milyonlar da yardım edecektir.

Asıl yardım ise kuşkusuz Allah Subhanehû ve Teâlâ tarafından gelecektir.

إِن يَنصُرْكُمُ اللّهُ فَلاَ غَالِبَ لَكُمْ وَإِن يَخْذُلْكُمْ فَمَن ذَا الَّذِي يَنصُرُكُم مِّن بَعْدِهِ وَعَلَى اللّهِ فَلْيَتَوَكِّلِ الْمُؤْمِنُونَ

"Allah size yardım ederse, size galip gelecek yoktur; eğer sizi yardımsız bırakıverirse, O'ndan başka size yardım edecek kimdir? Mü’minler yalnız Allah'a güvensinler.”[1]

Evet Allah’ın yardımı ile ABD Müslümanların beldelerinden kovulacaktır. Onun dünya üzerindeki zulmü son bulacak ve Râşidî Hilâfet Devleti tüm dünyaya yeni bir ışık yakacaktır. Karanlıkları aydınlatan bir ışık… İslâm’ın parlayan ışığı…

Pek yakında…

أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تَدْخُلُواْ الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُم مَّثَلُ الَّذِينَ خَلَوْاْ مِن قَبْلِكُم مَّسَّتْهُمُ الْبَأْسَاء وَالضَّرَّاء وَزُلْزِلُواْ حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُواْ مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللّهِ أَلا إِنَّ نَصْرَ اللّهِ قَرِيبٌ

“Yoksa siz, sizden önce geçenlerin başlarına gelenin benzeri sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlar öylesine darlık ve sıkıntı içerisine düştüler ki, peygamber ile yanındakiler 'Allah'ın yardımı acaba ne zaman?' diyecek kadar sarsıldılar. Bilin ki, Allah'ın yardımı yakındır.”[2]



[1] Ali İmran Suresi 160

[2] Bakara Suresi 214


Yorumlar

  1. Ayşe Yılmaz

    Selamun Aleykum, Yazınızda ABD'ye karşı gelebilecek tek gücün Raşidi Hilafet Devleti olduğunu söylemişsiniz ve bu iddianızı ispat etmek adına çeşitli istatistiklerden yararlanmışsınız. Ancak bu istatistiklerde benim dikkatimi çeken günümüzde sömürü ülkesi durumda olan İslam beldelerinin sahip olduğu askeri güç kafirlerden alınan uçaklardan ve silahlardan ibaret. Hal böyleyken onların silahlarıyla onlara karşı nasıl bir güce sahip olabiliriz. Diyelim ki silahları kullandık Hilafet Devleti kendi silahını kendi üretmediği taktirde elindeki silahlar bittiğinde nasıl sürdürecek bu savaşı. Ayrıca vermiş olduğunuz istatistiklere nükleer kapasite ve uçak gemisi gibi durumlar yanında bir çok askeri unsurları da dahil etmemişsiniz. Bunlar mevcut durumda Müslüman beldelerde bulunmuyor. Hilafet devleti bu konuda nasıl bir yol izleyecek. Bu konulara cevap verirseniz sevinirim. Allah çalışmalarınızda sizi muvaffak kılsın insallah.

Yorum Yaz