ARAKAN VE TÜRKİSTAN KAN AĞLIYOR!

Kadir Kaşıkcı

Arakanlı Müslümanların Burma’da maruz kaldığı zulmün başlangıç tarihi yeni değildir. Özellikle 1948’de sözde bağımsızlığın ilan edildiği ülkede, Müslümanlar baskı ve zulüm altında yaşam savaşı vermektedirler. Burma’nın (Myanmar) nüfusu 50 milyon küsura ulaşmış olup bu rakamın yaklaşık %20’si Müslümanlardan oluşmaktadır ki bunlar da başkent Rangoon’da, Mandalay şehrinde ve Arakan bölgesinde yoğunlaşmışlardır. 2014 yılında yapılan ama iki yıl sonra açıklanan, Müslümanların dâhil edilmediği nüfus sayım sonuçlarına göre, Burma’nın yüzde 89,8’ini Budistler, 6,3’ünü Hristiyanlar, 0,5’ini Hindular, 0,8’ini Animistler, 0,3’ünü de diğer gruplar oluşturuyor. Resmî açıklamalarda Müslüman nüfus oranı yüzde 2,3 olarak, olduğundan çok daha az gösterilmiştir.

Bazı tarihî kaynaklar, 1867 yılında Batı Burma’da Müslüman sayısını 58.255 olarak belirtilmiş olup, bu sayı 1911’de 178.647’ye yükselmiştir. Ülkedeki etnik gruplardan en önemlileri; Burmalılar, Karenler, Şanlar, Şinler, Kaşınlar ve Kayahlardır. Bunlardan başka Bangladeş, Hindistan ve Çin’den gelen göçmenler de vardır. Burma’nın yüzölçümü 676.577 km2 olup Arakan eyaletinin yüzölçümü ise, 36.778 km²’dir.

Yeraltı Zenginlikleri

Son yıllarda Arakan bölgesinde bulunan rezerv değeri yüksek doğalgaz ve petrolün yanı sıra, kalay, çinko, kurşun, tungsten, altın, gümüş, bakır ve yemiştaşı gibi maden kaynakları vardır. Madenler bol olmasına rağmen işlenememektedir. Çin ve ona rakip ABD, çıkarılabilen değerli taşların yanı sıra, bölgedeki doğalgaz ve petrolü Bangladeş üzerinden kendi pazarlarına aktarmayı hedefliyorlar. Hatta ABD, yakın zamanda donanmasının önemli bir bölümünü bu bölgede konuşlandırmak suretiyle, bölge üzerinde benzer hedefleri olan Çin ve Hindistan’ı kontrol altına almayı amaçlamaktadır.  

İslâm’ın Bölgeye Girişi

Tarihçiler, İslâm’ın bu ülkeye yüzyıllar boyunca dünyanın en büyük devleti olan İslâmi Hilâfet Devleti’nin Halife Harun Raşid döneminde yani M. 788 yılında girdiğini ve İslâm’ın azametini, sıhhatini ve adaletini gördüklerinde de onun Burma’nın dört bir tarafına yayıldığını söylemektedirler. Nitekim Müslümanlar, üç buçuk asırdan fazla (M. 1430 ile 1784 yılları arasında) Arakan bölgesine hâkim olmuşlar, bu tarihten sonra kâfirler bölge üzerine üşüşmüşler ve Budistler burayı işgal etmişlerdir. Bölgede fitne ve fesadı yaymışlar, özellikle âlimler ve bilim adamları olmak üzere Müslümanları katledip servetlerini yağmalamışlardır. Hatta mescit ve medrese gibi İslâmi yapılar da onların bu saldırılarından nasibini almıştır. Tüm bunları İslâm’a ve Müslümanlara olan kinlerinden ve cehaletleri olan Budizm taassupçuluğundan dolayı yapmışlardır.

Bölgede İngiltere ile Fransa arasındaki rekabetin yanı sıra sömürgeci bir paylaşım söz konusudur. İngilizler, 1824 yılında Burma’yı işgal ederek, Fransızlar ise komşu Laos’u işgal ederek sömürgelerini dayatmışlardır. Burma, Japonya’nın İkinci Dünya Savaşı’ndaki hezimetine kadar İngiltere ile Japonya arasındaki çatışma hatlarından biri olmuştur.

Arakanlı Müslümanlara yönelik 1938’de gerçekleştirilen katliamda binlerce Müslüman öldürülmüş, 500.000’den fazla Müslüman bölgeyi terk etmek zorunda kalmıştır. Budistler, 1942 yılında Müslümanlara yeniden saldırarak köydeki kadınlara tecavüz ettikten sonra onları vahşice öldürmüş, erkek ve çocukları kılıç ve mızraklarla katletmişlerdir. Saldırıda yaklaşık 150.000 Müslüman katledilmiş olup bunların yanı sıra yüz binlercesi de ülke dışına sürgün edilmişlerdir. İngiltere, 1948 yılında Burma’ya şekli bir bağımsızlık sağlamıştır. 1962 yılında General Ne Win’in liderliğinde askerî bir darbe gerçekleştirerek, “Devlet Hukuku ve Nizamı Yenileme Konseyi” adı altında askerî konsey tesis edilmiştir.

Askerî darbenin ardından Müslümanların, Budist askerî yönetimi tarafından zulümlere maruz kalmasının yanı sıra bu yönetim, 300.000’den fazla Müslümanı da Bangladeş’e sürgün etmiştir. Ayrıca yarım milyon Müslüman da 1978 yılında ülke dışına kovulmuş, yaşlı, kadın ve çocuk olmak üzere onlardan 40 binden fazlası kendilerine dayatılan ağır şartlar nedeniyle ölmüşlerdir. Burma, 1989 yılında “İngiliz-Burma” olan adını “Myanmar” olarak değiştirmiştir. Dolayısıyla ortada bu ikinci adı tanıyan ülkeler olduğu gibi onu tanımayıp birinci ismi kullanan ülkeler de bulunmaktadır. İhtilalci General, 1988 yılına kadar ülkeye doğrudan hükmetmiş, Konsey 1997 yılına kadar kalmış ve Ne Win’in ülke üzerindeki hâkimiyeti de devam etmiştir. İngilizler bazı zaman doğrudan, bazı zaman da Hindistan yoluyla onları desteklemiştir.

Nitekim 2010 yılında seçimler yapılmış ve seçimlerde sandalyelerin yaklaşık %80’ini alan bir asker partisi olan Dayanışma ve Birliği Geliştirme Partisi kazanmıştır. Böylece Askerî Konsey çözülmüş, yönetimi de başta emekli General Tein Sein olmak üzere emekli generallerden ibaret olan sivillere teslim etmiştir. Fakat anayasa gereğince, parlamentodaki sandalyelerin dörtte birinin seçilmiş değil, atanmış askerlerden olması gerekmektedir. Sonuç olarak; doğrudan askerî giyimli generallerin hâkim olmasının yanı sıra şu anda sivil giyimli emekli generallerin hâkim olduğu Burma rejimi, hala İngiliz yanlısıdır.

Planlı biçimde soykırıma ve katliama maruz kalan Arakanlı Müslümanlar, pek çok temel insan hakkından mahrumdurlar. Haziran 2012’de Taungop kasabasında otobüsle seyahat eden 10 Müslümanın Budistlerce linç edilmesi üzerine başlayan şiddet olayları tüm Arakan’a yayılmış durumda. Yüzlerce Müslüman bu saldırıyı protesto etmek için Maungdav şehrindeki Merkez Camii’nde toplanmış, bu hareketi kendi varlıklarına tehdit olarak kabul eden Budistler ve Burma polisi, burada Müslümanlara saldırmış ve çıkan çatışmada çok sayıda kişi yaralanmış ve şehit edilmiştir.

Tüm bu yaşananlara rağmen, zulüm ve baskı altında yaşayan Arakanlı Müslümanlar, Burma hükümeti tarafından “terörist” ilan edildi. Arakanlı Müslümanların evleri yakıldı, yıkıldı, köylerini terk etmeye zorlandılar. Hatta bölgede sokağa çıkma yasağı sürerken güvenlik güçleri ve Budist gruplar köy köy dolaşıp Müslümanların evlerini ateşe vermekte, yanan evlerden çıkanlara sokağa çıkma yasağını ihlal ettikleri gerekçesiyle güvenlik güçleri tarafından ateş açılmaktadır. Çok sayıda Arakanlı’nın evlerinde diri diri yakıldığı olaylarda cesetler kamyonlarla taşındı. Zulüm dalgasından kaçanların anlattıkları ise katliamın vahametini ve derecesini apaçık ortaya koyuyordu: “Gözü kapalı erkekler, aile bireylerinin gözü önünde katlediliyor. Küçük çocuklar, hatta yeni doğan bebekler bile tekmelenip ya da kesilip göle atılıyor.” La havle ve la kuvvete illa Billah!  

Arakan’da 8-19 Haziran 2016 tarihleri arasında 60 Müslüman kadın, katil Burma askerleri ile pala, kılıç ve silahlı Budist çeteler tarafından tecavüze uğradı. Köylülerden biri olayı şöyle anlatıyor: “Köylere giren güvenlik ekipleri, köyün erkeklerini bir meydanda toplayarak onlarla gelecekteki durumları hakkında bir toplantı yapacaklarını söylediler. Evlerden çıkıp köyün dışında bir alanda toplanan erkekler, orada bir grup tarafından oyalanırken diğer bir grup polis ve Budist çeteler köye girerek onlarca kadına tecavüz ettiler.”

Bugün Arakan’da çatışmalar sebebiyle yerlerinden olan binlerce çocuk, genç, yaşlı kadın ve erkek, zor yaşam koşulları altında hayatlarını sürdürmeye çalışıyor. Yaklaşık 7 bin 600 kadın ve genç kız şiddet ve cinsel istismar tehdidi altında yaşıyor. Rohingya, Maungdaw ve Buthidaung vilayetlerinde kadınlar, genç kızlar ve çocukların sağlıktan temel eğitime, sosyal hayatta olması gereken birçok hakları planlı bir şekilde yok edilmektedir. Bölgede Müslümanlara Burma Hükümet tarafından kimlik kartı bile verilmiyor. Açık alanlar, pirinç tarlaları katledilen Arakanlı Müslümanların cesetleriyle dolu. Kaçarken yakalayamadıklarını helikopterlerden açtıkları ateşle öldürüyorlar. Arakanlı kadın ve çocukların dayanılmaz acıları, akla hayale gelmeyecek şekilde devam ediyor. Arakanlı Müslümanlara insani yardım götüren bir görevli yaşanan vahşeti, Yöneticiler utanmalı, ordularınız ne işe yarıyor? Askerleriniz ve tanklarınız ne işe yarıyor? Kız kardeşleriniz tecavüze uğruyor, sizde hayâ kalmadı mı? diyerek gözyaşları eşliğinde anlatıyordu.

Bangladeş, Malezya, Endonezya gibi Burma’ya komşu ülkeler dâhil, İslâm dünyasını temsil eden ülke yöneticileri ölüm sessizliğine bürünmeye devam ediyor. Kısaca; zulmün her türlüsüne şahit olan Arakanlı Müslümanların yaşadıklarına dünya sessiz… Peki, bu ateşi kim söndürecek? Yaşanan bunca zulmü kim durduracak? İşgal altındaki bölgelerin ivedi ihtiyacı, şüphesiz ki yiyecek değil, kendilerini kâfirlerin silah ve bombalarından kurtaracak ordular ve orduları harekete geçirecek liderler!

Arakan Müslümanlarının çaresizliği ve sefaleti bize İslâm dünyası için “kalkan” olan ve 1924 yılında yıkılan Osmanlı Hilâfet Devleti sonrası Müslümanların kanının nasıl da ucuz olduğunu göstermiştir. Üzerimize dayatılan melun laik rejimlerin ulus-devlet modelleri, Müslümanları dar bölgelere hapsetmiş, dolayısıyla kanların akıtıldığı, hurumatların çiğnendiği diğer beldelerde olduğu gibi Arakan’ın bu sefil durumu karşısında da gözler kör, kulaklar sağır kesilmiştir. Tekrar görülmüştür ki, Halife Harun Raşid’in döneminden bu yana üç buçuk asırdan fazladır gölgelendikleri Hilâfet geri gelmedikçe Burma’daki Müslümanların güvenliğini kimse geri getiremeyecektir...

Şimdi zulümlerin yaşandığı bir başka beldeye, Doğu Türkistan’a geçelim…

Doğu Türkistan… Başı dik gözü yaşlı Müslümanların diyarı!

1949 yılında Çin işgaline uğrayan Doğu Türkistan, 68 yıllık esaretin en zor ve sancılı günlerini yaşıyor. Tam bir polis devleti baskısını yaşayan Uygur halkı birçok yasağın peşi sıra gündelik hayatları içerisinde sürekli gözetleniyor. 2 senedir devam eden olağanüstü sert uygulamalar ve “Bir Kuşak Bir Yol” (İpek Yolu) projesi kapsamında alınan güvenlik önlemleri ile Doğu Türkistan adeta bir polis devleti denetiminden geçiyor. Doğu Türkistan’da yaşayan Uygur Müslümanları gündelik hayatları içerisinde şehrin en ücra köşesine dahi yerleştirilmiş kameralarla izleniyor. Mahalleler arası kontrollü geçiş noktaları, barikatlar, araç ve kişilerin güvenlik taramalarından geçirilmesi ile denetim ve gözetim had safhaya ulaşmış durumda.

Türkistan coğrafyası uzun yıllar Rusya, İngiltere ve Çin’in bölgedeki hâkimiyet mücadelesine sahne olmuştur. Son yarım asırlık dönemde mücadeleye ABD de katıldı. Doğu Türkistan ise bir taraftan Rusya diğer taraftan Çin’in kıskacı arasında sıkışarak hayat mücadelesi vermeye çalışmaktadır. Doğu Türkistan’ın yüzölçümü 1.828.418 km2’dir. Tibet,  İç Moğolistan ve Mançurya gibi Kızıl Çin müstemlekeleri dâhil, bütün Çin topraklarının beşte birini teşkil etmektedir. Resmî rakamlara göre Doğu Türkistan’ın nüfusu 7.064.826’dır. Verilen resmî rakamlara şüphe ile bakılmaktadır.  Bazı araştırmalara göre, Çin’deki Müslümanların toplam sayısı 115 milyon olup Doğu Türkistan’daki Müslümanların sayısı 10 milyona yaklaşmıştır. Fakat bölgeden gelen haberlerde Doğu Türkistan’da 40 milyona yakın Müslüman’ın yaşadığı bilgisi verilmektedir. Bu nüfusun %80’i Uygurlar, %10’u Kazak, Tacik, Özbek, Tatar ve %5’i Han Hui yani Çinli Müslümanlardan müteşekkildir.

Çin yönetimi, bir taraftan Han milliyetine mensup Çinlileri Doğu Türkistan topraklarına yerleştirirken, diğer taraftan Müslümanların nüfus oranını düşürmek amacı ile Müslüman ailelerde çocuk sayısını sınırlandırma, ebeveyni zorla kısırlaştırma, zorunlu kürtaj ve doğum kontrolü metotlarına başvurmaktadır. Sonradan getirilen Çinli göçmenler verimli bölgelere yerleştirilmekte ve bu bölgelere her türlü hizmet götürülmektedir. Başkent Urumçi’den Karamay’a kadar olan topraklarda beş milyondan fazla Çinli göçmen yaşamakta ve Doğu Türkistan’daki fabrikaların %95’i bu topraklarda bulunmaktadır. Oysa Müslüman Uygurların yaşadığı tarihi Kaşgar, Hoten, Artuş, Aksu, Turfan, Kumul, Altay, Çöcek vilayetlerine hiçbir hizmet götürülmemekte, buralarda hiçbir üretim yapılmamaktadır. Çin, Doğu Türkistan’da yaşayan Müslüman nüfusu uluslararası kamuoyuna olduğundan kat kat az göstermekte olup aynı zamanda onların yoksul ve cahil kalması için çalışmaktadır.

Çin ile bölgede yaşayan Doğu Türkistanlı Müslümanlar arasındaki çatışma yeni değildir. Doğu Türkistan halkının 1863’te merkezi Kaşgar olan bir devlet kurmayı başarmaları, Halife Abdülaziz’den istedikleri yardımı almaları ve yine en büyük desteği de Halife II. Abdulhamid’den görmelerine rağmen kurulan bu devlet çok uzun ömürlü olmamış ve yıkılmıştır. Bu tarihten sonra ise Doğu Türkistan halkı, Çin katliamlarına sıkça maruz kalmıştır.

Mao Zedong liderliğindeki komünist yönetim, 1949 yılında Doğu Türkistan’ı işgal etti. İşgalden bu yana başlayan çatışmalarda bir milyondan fazla Uygur Müslümanı katledildi. Doğu Türkistan’ın bağımsızlığı lağvedilerek Çin Cumhuriyeti’ne ilhak edildi. Müslümanlar, Çin’in iç bölgelerine sürgün edildiler. Ancak hırçın ve güçlü Uygur Müslümanları asla Çinlilere boyun eğmediler. 1933 ve 1944 yıllarında Çin’e karşı kıyama kalkan Uygurlar, 2009 yılında olduğu gibi bölgede Çin işgaline karşı birçok intifada gerçekleştirdiler. 

Çin tarafından Uygurlu Müslümanlara yönelik sergilenen şiddetli düşmanlığın başlıca nedeni İslâm’dır. Çin’in İslâm’a kin kusmasının odak noktasını ise camiler oluşturmaktadır. 1949 yılında neredeyse 25 bin camiyi yerle bir eden Çin yönetimi, bu geniş bölgede geriye sadece yaklaşık 500 cami bırakmıştır. Bugün Çin, komünist “ekonomi” anlayışından bir nebze olsun uzaklaşsa da, özellikle gençlerdeki dindarlık tezahürlerinin peşine düşmekten vazgeçmemektedir. Tezahür avcılığı Çin’in bu bölgede uyguladığı tek gerçek politikadır.

Çin’in en batı noktasını oluşturan bu topraklar, Soğuk Savaş Dönemi’nde Çin tarafından, Sovyet tehdidine karşı tampon bölge olarak kullanılmıştır. Bu yönüyle Çin’in söz konusu topraklar için atacağı her türlü adım, hem kendisinin hem de bölge ülkelerinin güvenliğini ve istikrarını doğrudan ilgilendirmektedir. Zengin petrol yataklarına sahip ve son dönemlerde Çin-Rusya enerji yakınlaşmasının kesiştiği bölge olması hasebiyle bölgenin önemi daha da artmıştır. Dolayısıyla Çin’in Doğu Türkistan’a olan ilgisini sırf jeo-stratejik kaygılarla açıklamak mümkün değildir.

Yeraltı Zenginlikleri

Sincan Uygur Özerk Bölgesi, özellikle doğal kaynaklar yönünden zengin bir bölgedir. “21. Yüzyıl’ın Kuveyti” olarak da anılan Doğu Türkistan, petrol, doğalgaz, uranyum, kömür, altın ve gümüş madenlerinin bolluğu ile dikkat çekmektedir ve bu yönü ile Çin’in en önemli hammadde kaynaklarından biridir. Jeologların şu ana kadar yaptıkları araştırmalar sonucu 300 milyon ton petrol ve 220 milyar metreküp doğalgaz kapasitesi olan 13 yatak ortaya çıkarılmıştır. Zengin doğalgaz, kömür ve bakır yatakları da bu bölgeyi Çin ekonomisi için vazgeçilmez kılmaktadır. Çin topraklarında çıkarılan 148 çeşit madenin 118 çeşidi Doğu Türkistan topraklarında yer almaktadır. Bu da Çin’in toplam maden ocaklarının %85’ini oluşturur. Çin’in toplam kömür rezervinin yarısını oluşturan Doğu Türkistan kömür madenlerinin rezervi 2 trilyon ton olarak hesaplanmaktadır. Doğu Türkistan’daki bakır madenleri, Çin’in gözünde Doğu Türkistan’ı daha da değerli hale getirmektedir.

Tüm bu madenlerin yanı sıra Doğu Türkistan’ın Çin’in en büyük pamuk üretim merkezlerinden biri olması bölgenin Çin için taşıdığı önemin bir diğer nedenidir. Çin tekstilinin hammaddesini oluşturan pamuk üretimini Müslüman Uygur halkına emanet etmek istemeyen Çin yönetimi, Doğu Türkistan’ı denetim altında tutabilmek için sürekli yeni stratejiler geliştirmektedir. Çin işgal yönetiminin amacı, Doğu Türkistan’ın gelişmesini sağlamak değil, Çin ekonomisinin temel taşlarından biri olan bu bölgeyi tam anlamı ile Pekin’e bağlı hale getirmektir.

Çin, sömürgeci anlayışı gereği petrol kaynakları nedeniyle bölgeyi Müslüman Uygurlardan boşaltıp Han soyundan ırkçı Çinlilerin bölgeye yerleşmesine ön ayak oldu. Özellikle Müslüman nüfusun yoğun olarak yaşadığı güney bölgesi ile Han soyundan ırkçı Çinlilerin az ya da hiç olmadığı kırsal bölgeler, aşırı yoksulluktan mustariptir.

“Terörle Mücadele” Bahane Edilerek Şiddet Uygulanıyor

Buna rağmen özellikle kırsal alandaki Doğu Türkistan Müslümanlarının İslâmi yaşam talepleri canlanmaya devam etmektedir. Bölgede zaman zaman huzursuzluklar baş göstermiş; patlamalar, devlet karşıtı şiddet eylemleri ve Çin’den bağımsızlık eğilimi nedeniyle ortaya çıkan istikrarsızlık, Doğu Türkistan’ı ayrıcalıklı bölge haline getirmiştir. Buna göre Çin devletinin yumuşak karnı, dışarısı değil içerisi olmuştur. Buna karşılık Çin yönetimi, Uygurlu Müslümanların yaşamlarının ayrıntılarını yakından izlemektedir. Kaba kuvvetle bölgeye dayatılan karanlıklarda işlenen idam ve tutuklamaların medya tarafından yayınlanması yasaktır. İşkence, katliam ve tecavüzler gözlerden uzak tutulmaktadır. Zulüm yüzünden Çin’den kaçıp yurtdışında Uygurlu Müslümanların sesi haline gelen şahsiyetler cezalandırılmakta, sözde “terör” bahanesiyle özellikle Orta Asya, Mısır ve Pakistan’daki uluslararası güvenlik kurumları yoluyla birçok Uygurlu Müslüman tutuklanmaktadır. Yine Türkiye’nin Rusya ve Çin ile yaptığı güvenlik anlaşmaları neticesinde Türkiye’ye sığınan birçok Türkistanlı muhacir tutuklanarak Özbekistan, Kırgızistan veya Çin’e iade edilmekte, yıllarca kalacakları cezaevlerine ya da ölüme gönderilmektedir.

İslâm’a Karşı Düşmanlık Had Safhada

Tüm bunlar, Türkistanlı Müslümanların kalbinde capcanlı, dipdiri olan İslâm’a olan kinin bir tezahürüdür. İşte bu dirilik, Çin zorbalarının kalbine korku salmıştır. Çin Din İşleri İdaresi Genel Müdürü WangXuan, Çin İslâm Birliği Ulusal Konferansı’nda yaptığı konuşmada; “Aşırılık ideolojisi, şuan ‘iç bölgelere’ doğru sızmaktadır” derken, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ise Çin Müslümanlarına yasadışı dinî sızmalara karşı direniş çağrısında bulundu ve Çin polis ve askerleri, bu bölgeye zalimce baskınlar düzenledi.

Bölgede binlerce cami inşa eden Müslümanların gayreti ve İslâmi fikirlerin yayılması karşısında Çin Devleti, yeniden “Kültür Devrimi” başlattı. İslâmi semboller yasağını iyice sertleştirdi. Müslümanlara karşı yeni sindirme kampanyası hazırlıklarını arttırdı. Bu sindirme kampanyasında kullanılan ve kullanılacak olan bazı uygulamalar şunlardır:

A- Pasaportları iptal etmek: Çinli yetkililer, ülkenin batısındaki Müslüman ağırlıklı Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ndeki tüm vatandaşlardan pasaportlarını polis karakollarına teslim etmelerini istedi. Böylece pasaportlar, polis kontrolünde olacak. Bundan sonra seyahat etmek isteyen vatandaşlar, seyahat izni almak zorunda kalacaklar.

B- Müslümanların ibadetlerine baskı uygulamak: Çinli yetkililer, Müslüman Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde yaşayan kamu çalışanları ile öğrencilerin oruç tutmalarını yasaklayan bir karar yayınladılar. Ayrıca restoranlara kapılarını açık tutma zorunluluğu getirildi. Bu, 2015 yılından beri hükümet tarafından uygulanagelen bir icraattır. Yine 2015 yılında Çinli yetkililer, Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde devlet memurlarına, öğrencilere ve öğretmenlere Ramazan ayında oruç tutmalarını yasakladı. Restoranlar, Ramazan ayı boyunca normal zamanlarda olduğu gibi açık kalacaklar.

C- İslâmi sembol taşıyanları takip edip gözaltına almak: Çin, sakallı erkekleri ve peçeli kadınları şikâyet edenlere para ödülü verilmesi kararını aldı. 23 Şubat 2017 tarihli Çinli yerel bir gazetenin aktardığına göre “Çin, ülkenin kuzeybatısında yer alan Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde sakallı bir genci ya da peçeli bir kadını şikâyet edenlere bin Yuan (275 Euro) tutarında para ödülü verilmesini kararlaştırdı.” Yerel günlük Hotan gazetesine göre ise son zamanlarda siyasi kargaşaya tanık olan Hotan kenti yetkilileri, “terörle mücadele” ödüllerini fonlamak için 100 milyon Yuan (13,7 milyon Euro) tutarında bir fon ayırdılar. Ayrıca saldırı planının deşifre edilmesi halinde ya da anarşistleri darp edenlere, öldürenlere, yaralayanlara veya kontrol altına alanlara 5 milyon Yuan’a kadar ödül verilebileceğini belirttiler.

Uygur Müslümanlarına yönelik baskı ve şiddet uygulaması, Çin’in vazgeçmediği bir politikadır. Bölgeye konuşlandırılan binlerce asker, tank, zırhlı araç ve helikopterin ardından genel saldırı başlatmak için ‘fitilini ateşlediği’ şiddet eylemlerini bahane eden Sincan Uygur Komünist Parti Genel Sekreteri Cing Chuan Chen, “Bu yıl birçok bölgenin tanık olduğu son saldırıların ardından bölgeye yapılan askerî yığınağın amacının güvenliği sağlamak ve istikrarı korumak olduğunu” söyledi.

Peki Ya Müslümanlar!

Araştırma raporlarına göre, tüm Avrupa’da, Asya’da, İslâm beldelerinde ve özelde Doğu Türkistan’da İslâm’a karşı düşmanlık had safhadadır. Yaşanan bunca zulme karşı artık Müslümanların da kendi yaşantılarını sorgulamaları gerekmez mi? Âlimler, hocalar, kanaat önderleri, toplumun önde gelen liderleri hiç düşünmez mi: Çin ve Çin’in dışındaki ülkeleri, Müslümanların beldelerini işgal etmeye cüret ettiren şey nedir? Çin ve Çin’in dışındaki ülkeleri, Müslümanlara zulmetmeye ve kanlı vahşi saldırılarda bulunmaya cüret ettiren şey nedir? Müslümanları, her günahkâr zorbanın tepesine çullandığı “en zayıf” nokta kılan şey nedir? İslâm beldelerini, her tamahkârın bir yağması ve herkesin kolayca sırtına bindiği bir binek kılan şey denir? Sadece İslâm topraklarında gerçekleşen, yaşlıların, kadınların ve çocukların akan masum kanlarını; yakınını kaybedenlerin ve yetimlerin çığlıklarını; fırkacılığı, parçalanmışlığı, dostun(!) ve düşmanın tahakkümünü seyretmeye iten şey nedir? Sonra Müslümanları fakruzaruret içinde bırakan şey nedir? Hâlbuki onların beldeleri, birer servet ve enerji beldesidir! Evet, bu zevat tüm bunları hiç düşünmez, akletmez mi?

Bugün Müslümanlar; işlerini güden ve nasihatiyle onları kuşatan çobanlarını kaybettiler. Müslümanlar, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in buyurduğu gibi kendisiyle “korunulan ve arkasında savaşılan” imâmlarını/halifelerini kaybettiler.

Bugün Müslümanlar; İslâm’ın şerefini koruyan ve geçitlerin bekçiliğini yapan râşid halifeyi kaybettiler. Müslümanlar, çığlık atanların çığlıklarına, mazlumların nidasına ve ezilmişlerin feryatlarına icabet eden Mutasım’ı kaybettiler!

Bugün Müslümanlar; 1,5 milyarın üzerinde oldukları halde, Allah’ın indirdikleriyle hükmeden ve Allah yolunda cihat eden bir devletten yoksundurlar. Dahası bugün başlarındaki yöneticiler, İslâm’ın dışında her şeyle hükmetmekte ve Allah’ın, Rasulü’nün ve müminlerin düşmanları dışında her şeyle savaşmaktadırlar. Doğu Türkistan’da yaşananları görüp işittikleri halde, onlara yardım etmek için harekete geçmemektedirler. Bilakis onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler ve akletmezler de. Böylece Müslümanlar, yöneticileri sayesinde sayıca çok fakat ağırlık olarak hafif olan selin köpüğü gibi oldular. Zira Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu kavli, onlar üzerine tecelli etti:

بَلْ أَنْتُمْ يَوْمَئِذٍ كَثِيرٌ وَلَكِنَّكُمْ غُثَاءٌ كَغُثَاءِ السَّيْلِ وَلَيَنْزَعَنَّ اللَّهُ مِنْ صُدُورِ عَدُوِّكُمْ الْمَهَابَةَ مِنْكُمْ وَلَيَقْذِفَنَّ اللَّهُ فِي قُلُوبِكُمْ الْوَهْنَ فَقَالَ قَائِلٌ يَا رَسُولَ اللَّهِ وَمَا الْوَهْنُ قَالَ حُبُّ الدُّنْيَا وَكَرَاهِيَةُ الْمَوْتِ

“Bilakis siz o zaman çok olursunuz, velâkin selin köpüğü gibi köpükler (ağırlığında) olursunuz ki Allah, düşmanlarınızın kalplerinden sizin heybetinizi çıkaracak ve sizin kalplerinize de Vehn sokacaktır. Birisi dedi ki: Ey Allah’ın Rasulü! Vehn de nedir? Dedi ki: Hayatı sevmek ve ölümü kerih görmektir.”[1]

Ey Müslümanlar! Dünyanın dört bir yanında karşılaştığınız şeyler, gidişatınız ve akıbetiniz hakkında tedebbür ve tefekkür etmeniz için kâfi değil midir? Abdullah İbnu Ömer RadiyAllahu Anhum anlatıyor:

“Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem buyurdular ki:

الْمُسْلِمُ أَخُو الْمُسْلِمِ, لَا يَظْلِمُهُ, وَلَا يُسْلِمُهُ, وَمَنْ كَانَ فِي حَاجَةِ أَخِيهِ, كَانَ اللَّهُ فِي حَاجَتِهِ, وَمَنْ فَرَّجَ عَنْ مُسْلِمٍ كُرْبَةً, فَرَّجَ اللَّهُ عَنْهُ كُرْبَةً مِنْ كُرُبَاتِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ, وَمَنْ سَتَرَ مُسْلِمًا, سَتَرَهُ اللَّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ

 “Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu tehlikede yalnız bırakmaz, onu düşmana teslim etmez. Kim kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da onun ihtiyacını giderir. Kim bir Müslüman’ı bir sıkıntıdan kurtarırsa, Allah da o sebeple onu kıyamet gününün sıkıntısından kurtarır. Kim bir Müslüman’ın (kusurunu) örterse, Allah da kıyamet günü onun (kusurunu) örter.”

Müslüman Komutan Kuteybe İbn-u Müslim Behlulî, Türkistan’ı iki parça olarak fethetmiştir: Batısı olan Orta Asya’nın iki büyük şehri Buhara ve Semerkand’ı, H. 94 senesinde fethetmiş, ardından bugün Çin’in Şincan olarak isimlendirdiği Doğu Türkistan’ın o zamanki başkenti olan Kaşgar’a varıncaya kadar doğuya yönelmiştir. H. 95 senesinde buranın fethini tamamlamış, ardından da Çin’in topraklarına ayak basmaya yemin ederek ordusuyla Çin kapılarına dayanmıştır. Bunun üzerine Çin’i bir korku ve panik kaplamıştır. Öyle ki Çin Devleti kendisine cizye ödemek ve yeminini yerine getirmesini sağlamak adına ayak basacağı biraz toprak göndermek suretiyle müzakere etmek için komutan Müslim’e haber göndermiştir... İşte İslâm ve Müslümanların izzeti böyleydi! Müslümanlar, Rableriyle izzetli, dinleriyle güçlü ve İslâm ile Müslümanların şerrini isteyen hiçbir kimsenin dokunmaya, hatta yaklaşmaya dahi cüret edemeyeceği yüksek bir kale ve engelleyici bir duvar idiler.

Bugün Doğu Türkistan, Arakan, Afganistan, Çeçenistan, Keşmir, Filistin, Suriye, Irak ve dünyanın pek çok yerinde Müslümanlara zulüm uygulanmakta, işkence, tecavüz ve katliamlara maruz kalmaktadırlar. Müslümanların nasıl bir zulüm altında olduğu, annesine şu soruyu soran küçük çocuğun bakış açısında saklıdır aslında:

“Anne küçük çocukları küçük kurşunla vururlar değil mi? Çünkü küçük kurşunlar canımızı acıtmaz…”

Ne çok acı, ne çok zalim var. Ne çok Firavun tıynetli Nemrut kalıntısı var!

Daha üzücü olan ise dünya genelindeki milyonlarca Müslüman’ın gözü önünde cereyan eden Uygur Müslümanlarına yönelik Çin vahşeti ve barbarlığına karşı yöneticilerin sessiz, orduların kışlalarda çakılı durmasıdır. Müslümanlar ise onları sarsacak, harekete geçirecek hiçbir faaliyet ve etkinlikte bulunmuyor. Bu yüzden gücü yeten her Müslüman’ın, ümmetin vahdetini sağlayacak olan Hilâfet’i geri getirmek, halifeyi ortaya çıkarmak için çalışması farzdır. Nitekim Sahih-i Buharî’de Ebu Hurayra’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

وَإِنَّمَا الإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ

“İmam ancak bir kalkandır. Arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” O zaman Çin ve diğer ülkeler bir Müslüman’ı dahi incitmeye cüret edemeyeceklerdir. Çünkü yapılana misliyle karşılık verileceğini bilirler.

بِنَصْرِ اللَّهِ يَنصُرُ مَن يَشَاء وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ

“İşte o gün, mü’minler de Allah’ın zaferiyle ferahlayacaklardır. Allah dilediğine zafer verir. O, ‘Azîz’dir, Rahîm’dir.”[2]

Müslümanlara da yeniden şiddetli bir hatırlatma yaparak diyorum ki; yüzyıllarca adaletin temsilciliğini yapmış bu necip halklar, bugün yeniden ümmete baş olmalı, lider olmalı ve zulme DUR demeli! Siz değilseniz bu ateşi kim söndürecek?

Halkı Müslüman olan 56 devletin yönetimlerine rağmen, Arakan ve Türkistan coğrafyasında yüzyılın dramı yaşanıyor! Çin ve Burma askerleri Müslümanların evlerini yakmaya, çocuklarına işkenceler yapmaya ve bacılarımızın iffetini kirletmeye devam ediyor. Burma hükümeti Arakanlı Müslümanları, Çin de Türkistan’ın yiğit erlerini “terörist” olarak yaftalamaya çalışıyor. Fakat bizler biliyoruz ki; bölgedeki gerçek teröristler İngiltere, ABD, Rusya, Çin ve kukla Burma yönetimi ve işbirlikçi Budist çetelerdir.

Tüm bu yaşananlara rağmen İslâm coğrafyasında koltuk kapmış yöneticiler çözümü, BM’ye havale etmekte, uluslararası kurumları devreye sokmakta arıyorlar. Hâlbuki BM, NATO gibi şer örgütlerinin asıl sahibi Amerika’dır. ABD ve İngiltere ise Müslümanların düşmanıdır. Ey Müslüman beldelerin yöneticileri ve askerleri! Daha ne zamana kadar üzerinizdeki sorumluluğu uluslararası örgütlere atacaksınız? Daha ne zamana kadar zulüm ve işgallere BM aracılığıyla çözüm arayacaksınız?

Ey Müslümanlar! Bilin ki bizi sadece Hilâfet birleştirebilir. Zira Arakanlı ve Doğu Türkistanlı kardeşlerimizin ve sair beldelerdeki Müslüman kardeşlerimizin ırz, şeref, onur ve zenginliklerini koruyacak, güvenliğini sağlayacak ve dünyanın dört bir tarafına hayrı yayacak olan sadece Raşidî Hilâfet’tir. Müslümanların tüm sefaleti için gerçek çözümün mahut Hilâfet liderliği altında birleşme olduğunu artık anlayalım. Güç olarak Allah bize yeter. O ne güzel vekil, ne güzel Mevla ve ne güzel yardımcıdır.

وَلَيَنْصُرَنَّ اللَّهُ مَنْ يَنْصُرُهُ إِنَّ اللَّهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ

“Şüphesiz Allah, kendisine yardım edenlere yardım eder. Gerçekten O güçlü ve kuvvetlidir.[3]



[1] Ebû Dâvud

[2] Rûm Suresi 4-5

[3] Hacc Suresi 40


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz