KUR’ÂN-I ANLAMAK ZİHNİYET YENİLENMESİYLE DEĞİL İSLÂMÎ BİR BAKIŞLA OLUR

Abdullah İmamoğlu

Bilindiği üzere Kur’ân-ı Kerîm İslâm Dininin temel kaynaklarındandır. Asırlardır Kur’ân-ı Kerîm, Müslümanları zulümatlardan çıkaran kandil olmuş, tarih boyunca Müslümanlar Kur’ân-ı Kerîm’in nuru ile aydınlanmışlardır. Kur’ân-ı Azîmuşşân Müslümanların kendisinden beslendikleri, kendisiyle hayat buldukları rahmet ve hayat menbaı olmuştur. Kelâmullah olan Kur’ân-ı Kerîm Müslümanların hayatlarında karşılaştıkları ve karşılaşacakları problemlerin çözümüne kaynaklık etmiştir. Allahu Teâlâ Kur’ân’ı bize şöyle tarif ediyor:

الَر كِتَابٌ أَنزَلْنَاهُ إِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ بِإِذْنِ رَبِّهِمْ إِلَى صِرَاطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ

“Elif, Lâm, Ra. Bu Kur'an, insanları Rabblerinin izni ile karanlıklardan aydınlığa çıkarasın, üstün iradeli ve övgüye lâyık Allah'ın yoluna iletesin diye sana indirilmiş bir kitaptır.”[1]

Allah’ın Rasûlü Sallallâhu Aleyhi ve Sellem bu ayeti şerh eder mahiyette Ali RadiyAllahu Anh’ın rivayet ettiği bir hadîsi şerifinde Kur’ân’ı şöyle tarif ediyor:

“Haberiniz olsun ki, bir fitne çıkacaktır. Ben hemen sordum; bundan kurtuluş yolu nedir ey Allah’ın Rasulü? Buyurdu ki: Allah’ın Kitabına tâbi olmaktır. Onda; Sizden önceki milletlerin ahvali ile ilgili haber, sizden sonraki durum ile ilgili haber vardır. O hak ile bâtılı ayırt edendir. O boş ve gayesiz bir söz değildir. Kim akılsızlık edip ona inanmaz ve onunla amel etmezse Allah onu helak eder. Kim onun dışında hidayet ararsa Allah onu saptırır. O Allah’ın sağlam ipidir. O hikmetli olan zikirdir. O dosdoğru yoldur. Ona uyan hevalara sapmaz, dilleri karışmaz. Âlimler ona doymazlar. Onun tekrarı usanç vermez, tadını eksiltmez. İnsanı hayrete düşüren mümtaz yönleri son bulmaz, tükenmez. O öyle bir kitaptır ki cinler işittikleri zaman şöyle demekten kendilerini alamadılar: ‘Bizi hiç duyulmadık doğruya götüren bir Kur’an dinledik ve ona iman ettik.’[2] Kim ondan haber getirirse doğruyu söyler. Kim onunla amel ederse ecir alır. Kim onunla hüküm verirse adaletle hüküm vermiş olur. Kim ona çağırırsa dosdoğru yola çağırmış olur.” [3]

Görüldüğü gibi bu ayet ve hadis bizlere, Kur’ân-ı Kerîm’in işlevini ve değerini haber vermektedir. Kur’ân-ı Kerîm’in işlevini ve değerini kavrayabilmek için İslâm Ümmeti’nin tarih boyunca nasıl yaşadıklarına bakmak yeterli olacaktır. Asırlardır İslâm Ümmeti Allah’ın razı olduğu hayırlı Ümmet, vasat Ümmet, şâhid Ümmet, iyiliği emreden kötülükten nehyeden/alıkoyan davet ehli Ümmet olarak hayatını ikame etmiştir. Yine tarih boyunca İslâm Ümmeti Kur’an’dan aldığı besinle, hayat oksijeniyle Allah’ın razı olduğu izzet ve şeref dolu bir hayat sürdürmüştür. Doğru anlayarak hayata geçirdikleri Kur’an-ı Kerîm öyle bir kitaptır ki nefisler O’nunla hayat bulur, kalpler O’nunla mutmain olur. O, insanları Rablerinin izniyle karanlıklardan nura çıkarır, aziz ve hamd edilen sırata götürür. O’nunla konuşan doğru konuşur, O’nunla amel eden kurtuluşa erer. O’nunla hükmeden adaletli olur. O’nunla yöneten rahmetle yönetir ve O’na davet eden sırat-i müstakime doğru hidayete kavuşturulur. O, Müslüman ve herhangi bir yolcunun azığıdır, daveti yüklenenin de desteği ve dayanağıdır. Kalpler onunla imâr edilir, bilekler onunla bilenir. Onu taşıyan kimse sabit dağlar gibi olur, O Allah yolunda iken dünya onun yanında küçüldükçe küçülür. Hep hakkı söyler ve Allah hakkında kınayıcının kınamasından kesinlikle korkmaz. Kilosunun hafifliğinden dolayı, rüzgârın kendisini sürüklediği kimse O’nunla Allah katında Uhud Dağı’ndan daha ağır basar. Çünkü o Kur’an okumakta, dilini onunla ıslatmakta ve parmak uçları onu müşahede etmektedir.

İşte Rasulullah’ın ashabı aynen yukarıda belirttiğimiz gibiydi. Sanki onlar birer yürüyen Kur’an idiler. Ayetlerini iyice düşünüyorlar ve onların hakkını gözeterek okuyorlardı. Onlarla amel ediyorlar ve onlara davet ediyorlardı. Azap ayetleri onları tir tir titretiyor, rahmet ayetleri ise onların kalplerine soğuk su serpiyordu. Kur’an’ın mucizesi ve onun azametinin huşusu içinde kalmalarından ve hükümlerine hikmetle teslim olmalarından dolayı gözlerinden yaşlar akıyordu. Peygamberden onu öğreniyorlar, sonra da kalplerinin derinliklerine işliyorlardı, o ayetleri... Ve böylece ayetler tam yerleşiyordu, kalp ve ruhun derinliklerine sirayet ediyordu. Bu yüzden hem izzet bulup yeryüzünün efendileri oldular, mutlu ve huzurlu bir yaşam sürüp, Allah’ın rızasına ulaştılar.

Günümüzde ise İslâm Ümmeti, Allah’ın razı olmadığı bir yaşamın esiri olmuştur. Rahmetten, şifadan, izzet ve şereften yoksun bir hayat... Takriben bir asırdır Müslümanlar zulümatların içerisinde Kur’ân-ı Kerîm’in gerçek mesajından uzak, Kur’ân-ı Kerîm’in istenildiği şekilde kavranamadığından, yanlış yorumlandığından dolayı hayata egemen olmuş gayri İslâmî fikirlerin ve hayatın etkisinde yaşar hale gelmiştir.

Evet İslâm Ümmeti’nin İslâm’ın sahih, pak ve temiz fikirlerine hasret kalmış olması başta Kur’ân-ı Kerîm olmak üzere İslâm Risâleti’nin gerçek mesajından, muradından uzaklaş(tırıl)mış olmasındandır. Öyle ya şifa kaynağı ve kurtuluş reçetesi olan Kur’ân-ı Kerîm gereği gibi anlaşılır ve hayata geçirilirse müfîd/faydalı, sadra şifa ve derde deva olacaktır.

Son dönemlerde bir kısım modernist Müslümanlar, Kur’ân-ı Kerîm’in beyan ettiği gerçek mesajın ve ilâhî muradın anlaşılabilmesi için, zihniyet yenilenmesine ihtiyaç olduğunu ileri sürmüşlerdir. Yine günümüzde İslâm’ın ilk dönemlerinden bu yana uygulana gelen ve muttakî âlimlerce benimsenen ve tedvin edilen  “Kur’ân-ı Kerîm’i anlamanın usulu /metodoljisi” sinin Kur’an’ı anlamak ve fıkh etmek için yeterli olmayacağını tartışılır hale gelmiştir. Bu meseleye ilişkin söylemler çoğalmış, kaleme alınan yazılar İslâm camiasında gündem konusu olmuştur. Hatta muteber(!) ilim sahipleri tarafından bu konu çerçevesinde konferanslar, seminerler îrad edilmiştir.

Bu mesele gündeme taşınacak kadar önemli olmakla beraber, bir o kadar da tehlike arz eder hale gelmiştir. Bu vesileyle enel fakir de Kur’ân-ı Kerîm’i doğru anlamanın önemi hakkında bazı bilgileri kaleme almaya çalışayım inşâAllah.

Kur’ân-ı Kerîm’i anlamanın önemi ve metoduna ilişkin çok sayıda kitap te’lif edilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’i anlama metodunun ve öneminin neler olduğu ve tefsir usulüne ilişkin bilgiler bu kitaplarda geniş yelpazede ele alınmış ve Müslümanların hizmetine sunulmuştur. Ben bu yazımda Kur’ân-ı Kerîm’in anlaşılmasında temel etken olan bir unsurun önemini ele almaya çalışacağım. Bu demek değildir ki Kur’ân-ı Kerîm’in anlaşılmasında diğer etkenler önemsizdir, olmasa da olur... asla bu değildir maksadım.

Kur’ân-ı Kerîm’in anlaşılmasında temel etken olan bu unsur ihmal edilirse, yine bu unsur Kelâmullah’ı anlamaya çalışırken başvuru kaynağı kabul edilmez, önemsenmez ve bu kaynağa doğru bakılmaz ise özelde Kur’ân-ı Kerîm, genelde İslâm dininin anlaşılmasında zafiyetler meydana gelecektir. Kur’ân-ı Azîmuşşân’ın fıkh edilmesinde çok önemli bir yere sahip olan bu unsur göz ardı edilirse, din hevaya ve hevese göre şekillenmiş ve yorumlanmış olacaktır. İşte bu unsur, Kur’ân-ı Kerîm ile birlikte Rasûl Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in kalbine ilka olunan temiz, nezih Sünnet-i Seniyyedir.

Kur’ân-ı Kerîm’i gereği gibi anlamak için Peygamber’in getirdiği Sünnet’e olan ihtiyacı teyid eden, bu konuya ışık tutan bir ayette Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُون

“İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye sana da bu Kur'an'ı indirdik.”[4]

Bu âyet-i kerîme Allah Rasulü’nün vazifelerinden bir tanesinin de Allah’ın Kitabını açıklamak olduğunu söylemektedir. Malumdur ki Kur’an şeriatın kaynağıdır. Kur’an’da mevcut ahkâmla ilgili ayetlerin bazıları açıktır, bunlardan bazıları da sahih usul kaideleriyle anlaşılmaya müsaittir. Bunlardan bazılarının açıklaması da Rasûl Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’e bırakılmıştır. Başka bir söylemle Rasûl Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in kalbine ilka olunan Sünnet’e bırakılmıştır. Şöyle ki, Arapçaya vakıf bir kimsenin sadece Kur’an’dan İslâm dininin hükmünü ve tafsilatını anlaması mümkün değildir. Velev ki bu fasih Arapçaya vakıf birisi olsa bile... Şeyh Elbâni, mezkûr ayette geçen beyan ifadesinin/kelimesinin Peygamberimizin arındırılmış Sünneti olduğunu beyan etmiştir.[5] Zaten günümüzde Arapçaya vâkıf olanlar, bu dile, Kur’ân-ı Kerîm’in ilk indiği dönemde yaşamış olan mübarek Sahabelerden daha da vakıf değillerdir herhalde? Sahabeler, Kur’ân-ı Kerîm’i anlamaya çalışırken çok fasih Arapçaya sahip olmalarına rağmen, muğlak/açıklanmaya muhtaç kalan hükümlerin anlaşılması için Peygamberin izahına/Sünnet’e müracaat etmiş olmaları, sadece Arapçanın Allah’ın Kitabını anlamak için yeterli ve tek unsur olmadığına delalet etmektedir. İfade ettiğimiz gibi Arapçaya hâkim olmalarına rağmen, bazı ayetleri anlamada Hz. Peygamber’e müracaat ederlerdi. Bunun açık örneğini İmam Buhari Rahmetullahi Aleyh’in Sahih’inde ve İmam Ahmed Rahmetullahi Aleyh’in de Müsned’inde Abdullah b. Mes’ud RadiyAllahu Anh’dan rivâyet ettikleri hadistir: Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem ashabına Allâhu Tebâreke ve Teâlâ’nın; “İman ettikten sonra imanlarına zulum bulaştırmayanlar var ya; İşte güvenlik onlaradır ve doğru yolda olanlar da onlardır.” [6] mealindeki kavlini okuduğunda Ashab bu ayet-i kerîme altında ezildi, bu ayet onlara ağır geldi ve dediler ki: “Ey Allâh’ın Rasûlü! Bizden kim nefsine zulmetmez ki?”

Buradaki zulümden kişinin nefsine zulmetmesi veya kişinin arkadaşına zulmetmesi veyahut ehline zulmetmesi gibi herhangi bir zulmü anladılar. Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem meselenin onların zihinlerinde çağrıştırdığı manada değil de bu zulmün büyük zulüm olup Allahu Teâlâ’ya şirk koşma olduğunu beyan etti ve Allahu Teâlâ’nın Lokman Suresi’ndeki Salih Kul Lokman Aleyhi’s Selam’ın sözünü hatırlattı. Oğluna; Ey evlatçığım! Sakın Allah’a ortak koşma! Şirk gerçekten büyük bir zulümdür, dedi.’[7]

İşte o sahabeler Arabın en fasih olanları, onlar bu ayet-i kerîme’de geçen bu lafzı anlamada zorluk çekiyorlardı. Ancak Rasul Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in izahından ve tevcihinden sonra müşkülleri sona eriyordu. Kur’ân-ı Kerîm’in anlaşılmasında Sünnet’in önemine vurgu yapan hadisi zikrettikten sonra devam edecek olursak...

Allah Teâlâ’nın, insanları, hayatlarının her anında hâkim ve belirleyici kılmaları için gönderdiği ve ikmal ettiği dinin, nasıl ve ne şekilde uygulanacağı konusunda kullarını örnek bir model’den yoksun ve inzal buyurmuş olduğu vahyi, yanlış/çarpık tevillere açık bırakacağı elbette düşünülemezdi. Bu kişi kuşkusuz Hz. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’dir. Hz Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Kur’an’ı ve İslâm’ı anlarken -günümüzde olduğu gibi- Şer’î metod kullanmayanların, Rasül’ün izahına itibar etmeyenlerin halini şöyle haber vermektedir:

İmam Beyhaki, Medhal adlı eserinde, Cündüb b. Abdullah RadiyAllahu Anh’tan şu nakli yapar: Rasûlullah Sallallâhu Aleyhi ve Sellem buyurdu ki:

“Kim, Kur’ân’a kendi görüşüyle fikir beyan ederse isabet etmiş de olsa hata yapmış olur.” [8]

Tabarâni, Evsat’da, Hz.Ömer RadiyAllahu Anh’tan rivayet ediyor. O, demiştir ki: Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

“Benden sonra ümmetim için en çok korktuğum, Kur’ân’ı, hevâsına göre te’vil edip onu konulduğu mananın dışında yorumlayan kişidir.” [9]

Verilen örnek ve zikredilen hadislerden anlaşıldığı üzere Allah’a layıkıyla kulluk yapılabilmesinde ve Kur’ân-ı Kerîm’de var olan ilâhî muradın anlaşılmasında Hz. Peygamberin Sünnet’ine irtica etmenin/başvurmanın önemi aşikârdır. Özelde Allah’ın Kitabı’nın, genelde İslâm dininin matlup olunan ve rızayı ilâhiye uygun bir şekilde anlaşılmasında, sadece Arapça dilbilgisi kurallarını bilmenin yeterli olacağını söylemek, meseleye insaflı ve objektif bakılmadığını gösterir. Zaten Allahu Teâlâ, bizlere Kur’ân-ı Kerîm’i anlamaya çalışırken tedebbür/bütüncül bakmayı emretmektedir. Ayetinde şöyle buyurmaktadır:

كِتَابٌ أَنزَلْنَاهُ إِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِّيَدَّبَّرُوا آيَاتِهِ وَلِيَتَذَكَّرَ أُوْلُوا الْأَلْبَابِ

“(Bu Kur'an,) Ayetlerini, iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.”[10]

أَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ وَلَوْ كَانَ مِنْ عِندِ غَيْرِ اللّهِ لَوَجَدُواْ فِيهِ اخْتِلاَفًا كَثِيرًا

“Bunlar Kur'an'ı hiç incelemiyorlar mı? Eğer o Allah'tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, içinde mutlaka birçok çelişkiler bulurlardı.”[11]

أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلَى قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا

“Kur'ân'ı(n anlamını) düşünmüyorlar mı? Yoksa kalbler(inin) üzerinde kilitleri mi var (ki hiçbir hakikat, gönüllerine girmiyor)”?[12]

Kur’ân-ı Kerîm, Allahu Teâlâ’nın istediği şekilde ele alındığında, üzerinde tefekkür edildiğinde Müslümanlar için, insanlık için zulümatlardan nura çıkaran kandil olma özelliğini koruyacaktır. Kelâmullah’ın sadra şifa, derde deva olabilmesi, ilâhî muradın istenildiği şekilde kavranmasıyla mümkündür... Aksi taktirde Rasullah’ın beyanından, tevcihinden, tedebbür bakışından yoksun, metotsuz, usulsüz, güya zihniyet yenilenmesiyle anlaşılmaya çalışılan/fıkh edilmeye çalışılan hükümden hayır gelmeyecektir. Çünkü o artık Allah’ın muradı olmaktan çıkmıştır.

Öyleyse Kur’ân-ı Kerîm’i anlama metodunun temelinde akidevî bakış ve Rasullah’ın kalbine ilka olmuş Sünnet yatmaktadır. Bundan maksadımız her ayette Sünnet’in tevcihine ihtiyacın olduğu değildir. Maksadımız, Kur’ân-ı Kerîm’i anlamaya çalışırken Sünnet’i devre dışı bırakmanın, Sünnet’i, İslâm’ı fıkh etmek için başvuru kaynağı kabul etmemenin rızayı ilâhiye uygun olmadığını izah etmektir. Çünkü Kur’an ve Sünnet İslâm’ın temel kaynaklarıdır. Kur’an’ın ve Sünnet’in ayrılmaz iki teşrî kaynağı olduğunu teyid eden bir hadiste Rasullah Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

"Bana Kitap ve beraberinde bir o kadar da Sünnet verildi”        

Binaen aleyh, Kur’an ı anlamaya çalışırken Sünnet’i Seniyye’ye müracaat etmemek, O’nu devre dışı bırakarak Kelâmullah’ı incelemeye, fıkh etmeye çalışmak doğru neticeler doğurmayacaktır. Hele bir de hiçbir delile dayanmaksızın, şahsi görüşe binaen yapılan yorumlamalar, mezkur hadiste ifade edildiği gibi Rasül’ün korktuğu, razı olmadığı neticeleri beraberinde getirecektir. Allahu Teâlâ bizlere, Kur’an’a bütüncül bakabilmeyi, Kur’ân-ı Kerîm’i Kendisinin istediği şekilde anlama basireti, O’nunla amel etmek için hükümlerine teslim bir anlayış, arındırılmış bir nefsiyet nasip etsin. Kelâmullah’ın hayata hâkim olması için ihsanla çalışan hayırlı öncülerden olabilmeyi lütfensin....(amin)



[1]  el-İbrâhîm (14), 1

[2]  el-Cîn (72), 1

[3] Tirmizi, Sevabu’l Kur’an, 14, 2908.   

[4] en-Nahl (16), 44

[5] M. Nasruddin el Elbâni, Tefsir Usulu

[6] el-En’âm (6), 82

[7] el-Lokman (31), 13

[8] Sünen-i Ebû Dâvud Tercüme ve Şerhi, 13 , 257-258

[9] Abdulganiy Abdulhalık  Sünnet’in Delil Oluşu, s, 101.

[10] es-Sâd (38), 29

[11] en-Nisâ (4), 82

[12] el-Muhammed (47), 24 


Yorumlar

  1. Hasan Saykılı

    ilk başta ben böyle bir yazıyı kaleme aldığı için Sayın Abdullah İmamoğlu Hocamıza teşekkürleri bir borç bilirim. Kurana göre yaşamak ve kuranı anlamak bu kadar güzel anlatılırdı. Rabbim emeklerinizi zayi etmesin sizi ve ehlinizi Cennetliklerden nasip eylesin. Selam ve dua ile...

  2. Bilal Aydoğan

    Allah razı olsun hocam kalemine sağlık. Gerçekten güzel bir yazı olmuş...

  3. murat Çankaya

    Allah razi olsun hocam ufkumuzu actiniz

  4. Tarkan B.

    ALLAH RAZI OLSUN.

  5. Fatih ERŞAHİN

    Hocam yüreğinize sağlık Allah razı olsun

  6. Yakup Özdemir

    allah razi olsun hocamızdan yine hayırlı bir konuda bizlere işik tuttu rabbim böyle hayırlı hakkı ve hakikati haykıran yigitlerin sayısını artırsın

  7. Zeki Ergin

    Allah razı olsun hocam.

  8. HÜSEYİN ŞAŞMAZ

    SÜNNET; KUR’AN GİBİ TEFEKKÜR, SİYASET VE TEŞRİ İÇİN KAYNAKTIR http://islamdevleti.info/kitaplar/Sunnet/index.htm SÜNNET - VAHY İLİŞKİSİ VE PEYGAMBERLİĞİN VAKIASI http://islamdevleti.info/kitaplar/Sunnet_Vahy_iliskisi/index.htm

Yorum Yaz