BİLGİNİN LAİKLEŞTİRİLMESİ VE EĞİTİMİN GERÇEK AMACI

Mahmut Kar

Laik Batı medeniyeti, kendi sömürge çıkarları için bilim üzerindeki en üstün otoritenin İslâm’ın vahyi olduğu gerçeğini İslâm nizamından/sisteminden çıkarmayı amaçladı. Bilginin laikleştirilmesi düşüncesi Müslümanların gizli düşmanı olarak işlev görmüş, ümmetin İslâmi inancının ve kimliğinin içi boşaltılmıştı. Böylece İslâm’ın oluşturduğu şeriata dayalı medeniyet solmuş, yerini Batılı materyalist medeniyet almış oldu.

Eğitimin amacının ne olduğu ve bir topluma ve medeniyete getirilerinin ne olduğu açık bir şekilde anlaşılmadan sahih bir eğitim sistemini inşa etmek mümkün değildir. İlk önce buna netlik kazandırılırsa -ki ana mesele budur- o zaman onun altında yer alan meseleler de, eğitim siyaseti, öğretilecek dersler, öğretim metotları vs. bu temel üzerine şekillenecektir. Doğru yaklaşım bu olmalıdır. Ne yazık ki bugün çoğu İslâm beldesi eğitimin hedefine dair açık bir fikre sahip olmadan, alt ve teknik meselelere odaklanıp kalmışlardır.

Hizb-ut Tahrir’in hazırladığı Hilâfet Devleti’nde Öğretim Nizamının Esasları kitabında, “Eğitim İslâm ideolojisini ve kültürünü Müslüman çocukların kalbinde muhafaza etmenin metodudur.” denilmektedir. Zira kültür bir milletin varlığının ve bekasının belkemiğidir. Bir medeniyeti inşa eden, hedeflerini ve gayelerini belirleyen ve yaşam tarzını başka milletlerinkinden ayırt eden eğitimdir. Eğer bu kültür unutulursa, bu ümmet de başkalaşarak farklı bir ümmet olacaktır. Böylece onun gayesi ve yaşam tarzı değiştiği gibi tarihi de başka ümmetlerin tarihinin arkasında kaybolup gidecektir.

Bu nedenle bu yazıda müfredat tartışmaları, öğrenci kalitesi veya eğitim olanaklarının yokluğu gibi genel eğitimsel sorunlardan bahsetmeyeceğim. Bu konular zaten bugüne kadar yapılan yüzlerce seminer ve konferansta fazlasıyla konuşulmuştur. Ancak bu yazıda daha çok temel hasar üzerinde duracağım. Buradaki temel hasardan şunu kastediyorum: “Eğitim için benimsenmiş yanlış amacın yol açtığı hasar.” Zira tüm İslâm beldelerinde ve hatta dünya genelinde eğitim krizinin ana müsebbibi budur.

İslâm Dünyasında Eğitimin Amacını Çarpıtan Laikliktir

Günümüz eğitim sisteminde bilginin laikleştirilmesi ümmet üzerinde muazzam kötü bir etki oluşturmuştur. Batılı sömürgeciler Arap dünyasında, yani İslâm dünyasının kalbinde, İslâm’a tamamen zıt olan laik akideyi teşvik etmek için kasten Arapçadaki  علم kelimesinin kökünü laiklik anlamına gelen علمانية kelimesiyle bağdaştırdılar. Bununla laiklik için kullanılan Arapça terimin, kalkınmak için gerekli çağdaş bilgiyi yani ilmi temsil etmesini hedeflediler. Bu gerçekten de büyük bir aldatmacadır. Çünkü onların dilindeki “sekülerizm” hiçbir şekilde “bilgi veya ilim” ile alakalı değildir. Aksine bu terim, Batı’nın insan, hayat ve kâinat hakkında benimsemiş olduğu hatalı bir fikri temsil etmektedir.

Bu aldatmacanın etkisi çok büyüktür. Bununla İslâm beldelerindeki eğitim sistemlerine liberal değerler ve laiklik bulaşmıştır. Böyle olunca da entelektüellerin İslâm ve ümmetle bağı kopmuştur. Zira akademisyenler, eğitmenler, entelektüeller İslâmi siyasi düşünce yerine laik bilimsel düşünce ve Batılı bilimsel metotları benimseyince, ümmetin sorunlarını anlayamaz hâle geldiler.

Bu laikleşme süreci ile kişiler ve kurumlar kapitalist ideolojiyle bütünleştirilmiş ve Batılılar ile birlikte günümüz modern eğitim dünyasının ana etkenini oluşturmuşlardır. Sonucunda ise eğitimde pragmatizmin gelişmesine yol açmışlardır. Bunun yansımasını eğitimin hiper-materyalist amacında görmekteyiz. Bu durum şahısların bilgisini artırmak ve kalitesini geliştirmek hedefinden çok uzak bir durumdur.

Bu yüzden her ne kadar Batılılar bilginin laikleştirildiği bu çağın adını “Bilgi Çağı” koymuş olsalar da bu çağ, insani, iktisadi, ahlaki, siyasi ve sosyal krizleri çözmekten tamamen acizdir. Günümüzde bilim ve teknoloji üretimi inanılmaz bir hızla ilerliyor, fakat buna rağmen iyi bir dünya oluşturmada kifayetsiz kalınıyor. İnsanoğlu sürekli bilimsel ilerlemeler kaydediyor fakat aynı zamanda sürekli krizler de üretiyor.

İşte eğitimin gerçek maksadına verilen bu hasar, İslâm beldelerinin eğitim sistemlerine bir kanser gibi yerleşmiştir. Bu ur yani laiklik; eğitim sisteminin içine sinsice nüfuz etmiş ve başka yıkıcı amaçları sızdırmak için de bir giriş kapısı aralamıştır.

İslâm beldelerini vuran en az üç çeşit yıkıcı amaç vardır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

1-Sömürgeciliğin Bir Parçası Olarak Yabancı Eğitim Sisteminin Beldelerimize Sızması

Bugün Batı dünyasının “aşırı eğilimler” veya “terörle mücadele” kisvesi altında İslâm’ın yeniden canlanmasını engellemek için ciddi bir plan dâhilinde çalışmaları olduğu aşikârdır. Onlar sırf İslâm beldelerindeki dâhili sorunlardan dolayı İslâm beldelerindeki eğitim müfredatını değiştirecek değiller. Aksine İslâm beldelerinde kendi hegemonyalarını muhafaza etmek onların asıl amaçlarıdır. İslâm beldelerini baskı altında tutmak için birçok yola başvurmaktadırlar. Mesela dinler arası diyalog konferansları yaparlar, düzenli olarak İslâm beldelerinde müfredat değişikliği önererek dinler arası ilişkileri sıkılaştırmak isterler. Bu değişiklikleri bizatihi devletler üzerinden değil, AB ve BM gibi kuruluşların eğitim standartları, IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası finans kurumları ve UNESCO, UNICEF gibi uluslararası organizasyonların vereceği hibeler karşılığında talep ederler.

İslâm dünyasındaki eğitim sistemlerini laikleştirme gündemi son yıllarda daha da şiddetlenmiştir. Gerçekten de, inceleyen herkes bu müfredat değişikliklerinin sinsice yayınlan özellikle de gençliğin dimağlarına nüfuz eden gizli bir hastalık olduğunu görecektir. Bu müfredat değişikliği dalgası tüm İslâm beldelerine ve bilhassa İslâm medeniyetinin merkezi olan Arap dünyasına sözde “aşırı eğilimler”, “terör” ve “radikalizmle” mücadele adı altında ulaşmakta ve bize ait olan değerleri silip süpürmektedir. Mesela Suudi Arabistan hükümeti, 11 Eylül’den sonra “Vela ve Bera” konusunu tümüyle tevhit dersinden çıkarmıştır. Fas, ülkede meydana gelen patlamaların ardından cihat kelimesinin tüm ders kitaplarından çıkarılması için çağrılar yapmaktadır. Türkiye’de, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi 7. sınıf öğrencilerine laiklik “Din ve Vicdan Özgürlüğünün Garantisidir.” şeklinde öğretilmektedir. Öte yandan tarih derslerinde İslâm’a ve Müslüman yöneticilere karşı iftiralar hakikat gibi aktarılıp böylece gençlik İslâmi tarih ve kültürden koparılmaktadır.

Türkiye’de Milli Eğitim Bakanlığı’nın hazırladığı ve kamuoyu ile paylaştığı ilköğretim, ortaöğretim ve lise ders müfredatına cihat kavramı eklenmiştir. Milli Eğitim Bakanı İsmet YILMAZ müfredatta olmayan cihat kavramının yeni müfredata eklenmesini şu şekilde açıkladı: “Cihat, bizim dinimizde bir unsur, dinimizde var. MEB’in görevi her kavramı hakkıyla, olduğu gibi doğru şekilde öğretmektir. Yanlış olarak algılanan, görülen veya öğretilmiş olan şeyleri düzeltmek de bizim vazifemizdir.” Cihat kavramının Milli Eğitim müfredatına girmesini sorgulayan ve niçin konulduğuna anlam veremeyenlere karşı ise bakan YILMAZ şu cevabı veriyor: “Kafanızda bir soru var, cihat kavramını niçin öğrencilerin öğrenmesini istiyorsunuz? Cihadın gerçek anlamı ülkenizi sevmektir, vatanınızı sevmektir, milli birlik ve beraberliğe hizmet edecek her ne gerekiyorsa o konuda faaliyet göstermektir. Kırmak, dökmek, savaşmak bunun içine girmez. Dolayısıyla cihadın ne olduğu ve ne olmadığının öğretilmesinin de bizim bakanlığımızın asli görevleri arasında olduğunu düşünüyoruz.”

Türkiye Milli Eğitim Bakanlığı’nın asli görevi gerçekten kavramları hakkıyla olduğu gibi insanlara öğretmek olsaydı, demokrasiyi tanımlarken onun seçim olduğunu söyleyerek insanları kandırmamış olması gerekirdi. Demokrasinin bir düşünce ve yönetim sistemi olduğunu ve bunun kaynağının da kâfir Batı olduğunu anlatırdı. Dolayısıyla eğitimi laikleşmiş Türkiye, müfredatı belirlerken laik düşünceyi esas alarak çalışma yapıyor. Cihat kavramını da bu şekilde tarif etmeye çalışıyor. Kuruluş yıllarından bugüne laik Kemalist iktidarlar cihat kavramını resmî olarak eğitim müfredatlarına koymadılarsa da kafaları bozuk ilahiyatçılar ve sosyologlar üzerinden cihada bir tarif yükletmeyi de ihmal etmediler. Kavramı aslından ve zemininden saptıran bu kişiler, cihadı lügat anlamında (ceht etmek, çalışmak, gayret etmek) anlamlarında sıkıştırıp durdular. Hâlbuki İslâm cihada net ve açık bir şer’î tarif yüklemiştir. Cihat; İslâm’ın yayılmasındaki maddi engellerin ortadan kaldırılması için kıtal yani savaş yapmaktır. Bu işi ise bizatihi devlet yapar. Devletin olmadığı yani halifenin olmadığı bir dönemde de cihat var mıdır sorusunun cevabı evet vardır. İslâm topraklarından bir parça Batılı kâfirler tarafından işgal edilirse o toprakta yaşayan tüm Müslümanlar işgale karşı savaş ile mukabelede bulunurlar bu da cihattır. Ve İslâm cihadın kıyamete kadar bitmeyip devam edecek farz bir amel olduğunu söylemiştir. Müslümanlar onların kafa karıştırıcı tariflerini değil İslâm’ın yüklediği net ve açık tarifi aldılar ve sahiplendiler. Kâfirler işgal ettikleri beldelerde Müslümanların direnç ve azmi ile karşılaşınca cihadı aslından saptırmak için ellerinden geleni yaptılar. Yerli işbirlikçiler işgal edilen mübarek beldelerde yaşananlara kayıtsız kaldı, böyle olunca da Müslümanlar tarihlerine ve özlerine öykündüler. Yani kâfirlerin hakkından gelen kuvveti özler oldular. İşte o kuvvet cihattır.

Bir yandan Batı’nın Hilâfet ve cihat kavramı üzerinden yürüttüğü kara propaganda başarısız oldu diğer yandan da yerli işbirlikçilerin bu gayretleri sonuçsuz kaldı. Durum böyle olunca Türkiye şimdi daha milliyetçi, vatancı kendi tabiri ile “yerli”  değerler üzerinden cihada başka bir anlam yüklemek zorunda kaldı. Cihadı resmî literatür ile tarif etti ve şöyle dedi: “Cihat vatanı sevmektir” Eğer cihat vatanı sevmek olsaydı Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem vatanını (Mekke) terk eder miydi ve de Medine’ye hicret eder miydi?

Müfredat değişikliği konusuna BAE, Kuveyt, Ürdün ve Yemen ülkelerinden de örnekler verilebilir. Mesela Yemen’de müfredat değişikliği ile ilgili bir konuda bakanlar şu şekilde azarlanmaktadır: “Amerika’dan tercüman gelmeden önce müfredatımızda değişikliği gerçekleştirmek zorundayız. Çünkü biz Müslüman bir halkız. Dindarlığımızın dozajını azaltmak bize zarar vermez!”

Yine Ürdün’de yapılan değişiklikler, artık okul kitaplarındaki resimlerde erkeklerin sakalına ve kadınların başörtülerine kadar uzanıyor. Hatta Ürdün’de Leyl Suresi’ni anlatan bir ders tamamıyla kaldırılıp yerine yüzme konulu yeni bir ders getirildi. Cezayir’de eğitim bakanı 2016 yılında, ilkokul müfredatından Kur’an’ın dili olan fasih Arapçayı çıkartmayı ve yerine Cezayir sokak dilini koymayı önerdi. Tunus’ta eğitim bakanı, mutluluğu teşvik etmek için karma okullarda matematik ve fizik konularının azaltılıp dans ve müzik derslerine ağırlık verilmesi gerektiğini belirtti. Bu durumlar Endonezya, Pakistan, Bangladeş ve Afganistan gibi dünyanın tüm Müslüman ülkelerinde de farklı değildir.

Bugün yanıltıcı “terör” ve “aşırı eğilimlere” karşı mücadele hikâyesinin hız kazanmış olması, son zamanlarda İslâm dünyasındaki eğitimin daha yoğun bir şekilde laikleştirilmesinin nedenini oluşturmaktadır. Örneğin 2010 yılında, Bangladeş’te, Awami rejimi eğitim politikasını “modernleşme” kisvesi altında gözden geçirdi ve eğitim sistemini daha fazla laikleştirmek için yeni bir eğitim komisyonu kurdu. Hükümet kasten Eğitim Bakanlığına, Milli Eğitim Komitesine ve Milli Müfredat Koordinasyon Komitesi’nin kilit pozisyonlarına büyük oranda laik, ateist ve Hindu kişileri atarken, Qadiyani tarikatı mensuplarına da İslâmi ders kitaplarını yazma ve düzenleme sorumluluğunu verdi. 2006 yılında Pakistan hükümeti eğitim sistemindeki İslâmlaşma oranını düşürmek için eğitimde bir dizi reformlar ilan edip bir de Pakistan Eğitim Çalışma Kolu’nu (PETF) kurdu. Ayrıca, öğretmenlerin çoğu yabancı kuruluşlarda veya Batı tarafından finanse edilen kurumlarda eğitilmektedir. Ekim 2001’de ABD savaşı başladığından beri Afganistan’da gençliğin zihnini sömürgecilerin tercihlerine göre şekillendirmek için USAID (ABD hükümetinin STK’sı) Afganistan’daki eğitim programlarına en az 868 milyon dolar harcamıştır. Bununla birlikte örneğin Esmâu’l Hüsna ve cihat vb. konuları içeren İslâmi dersler okul kitaplarından çıkartılmıştır.

Endonezya’da, İslâm’ın laikleştirilmesi ılımlı İslâm aracılığı ile yürütülmektedir. 2016’dan beri tatbik edilmekte olan yeni İslâmi eğitim müfredatı sözde barışçıl, hoşgörülü ve ılımlı bir İslâm’a vurgu yapmaktadır. Hakikatte ise bu yaklaşım cihadı, Hilâfet’i ve şer’î hükümleri destekleyen İslâmi siyasi fikirleri reddeden bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım bir yandan da liberalizm veya başka inanç ve düşüncelerden kaynaklanan gayri İslâmi fikirleri, “kültürel çeşitlilik” kisvesi altında benimsemektedir. Böylece sömürgeci planlar Arap dünyasından Uzak Doğu’ya kadar tüm İslâm dünyasındaki eğitim sistemlerinin içine sızmıştır. Laiklik vebası İslâm beldelerine farklı yollar ve farklı şekillerle girmiştir. Müslümanların yöneticilerinin itaatkârlığı ve eğitim vizyonundan yoksunluğu da bunu desteklemiştir.

2-Eğitimin Sermayeleştirilmesi ve Ticarileştirilmesi

İslâm ülkeleri eğitimini ticari amaçlar uğruna özelleştirmek için çok çalıştı. Bu gerçekten eğitim için yıkıcı bir iştir ve beldelerimizde tefecilik üzerine kurulu liberal kapitalist iktisadın tatbik edilmesinin bir sonucudur. Böylece İslâm beldelerindeki eğitimin gerçek amacı baltalanmıştır. Hakikaten de kapitalizmde küreselleşmenin mecbur kıldığı bazı şeyler vardır: Birincisi, her ülke liberal ekonomik sistemini -sloganı da serbest ticarettir- benimsemek zorundadır. İkincisi, tüm kamu sektörleri özelleştirilmelidir. Üçüncüsü, devlet, pazar ekonomisi sisteminin bekasını garantilemek zorundadır. Bu üç şartın eğitim dünyasına ciddi etkileri olmuştur. Örneğin eğitimin özelleştirilip özerk kılınması eğitimde pahalılığa yol açmış ve onu kamu malı yani halkın malı olmaktan çıkarmış, sadece varlıklı olan belirli bir kesime has kılmıştır.

Bu durum küreselleşme akımıyla el ele yürümüş ve eğitimin metalaşmasına yol açmıştır ki şu anda eğitim üçüncül sanayi olarak görülmektedir. Bu akımı başlatan ise Dünya Ticaret Örgütü’dür. Eğitimi, Hizmet Ticareti Genel Anlaşması (GATS) aracılığı ile üçüncül sanayinin bir sektörü olarak yerleştirmiştir. GATS, on iki hizmet sektörünün liberalleştirilmesini düzenlemektedir. Bunlar sağlık hizmetleri, bilgi ve iletişim teknolojisi, muhasebe hizmetleri, yükseköğretim, hayat için eğitim ve diğerleridir.

Kapitalizm gerçekten de bilgiyi bir ticari meta veya emtia yaparak, aşağılamıştır. İlişkilerde bilginin kapsamı da sürekli olarak ekonomik değeri ile ölçülmektedir. Bilgi alanındaki tüm başarı veya başarısızlık ekonomik kategoriyle ölçülmektedir. Ülkelerde çok sayıda mezun işsiz kalınca ne öğretim metodu ne de öğretmenler, bu durumun maddi bir etkisi var mı yok mu şeklinde soru sorulur.

3-Profesyonellik, Bireysel Beceri ve Entelektüel Eğlence

Eğitimin yanlış amaçları arasında bunlar da yer alıyor ve bunlar doğrudan kapitalist değerlerle, örneğin ferdiyetçilikle alakalıdır. Eğitim daha çok ferdî başarı için ferdî hayalleri ve kısa süreli menfaatleri gerçekleştirmek için bir araç olarak görülmektedir. Bunların hepsi şahsi, ailevi menfaat ve başarı içindir. Zira kapitalizme göre, dar bir anlayışla başarı, sırf maddi istikrar sağlamak için sadece iş ve bazı mesleklerle alakalıdır. Kapitalist laik değerler bireysel başarının zirvesi olarak kabul edilmektedir. Küresel kapitalizmin ortaya çıkmasıyla kutsal kabul edilen değerler de yer değiştirmiş; dinî ve geleneksel değerler toplumun dışına itilmiş, böylece maddi değerler, tatmin ve doygunluğu, yaşam tarzlarını belirleyen hâkim güç hâline gelmiştir.

Geniş açıdan bakıldığında eğitimin işlevinin mümkün olduğunca çok meslek sahibi ve uzman yetiştirmek olduğunu zanneden işadamları ve kurum yöneticilerinin var olduğu görülür. Bu bakış açısı düzeltilmek zorundadır. Çünkü eğitim sadece bilgi ve teknoloji aktarmak, sonra da iş gücü olmaya hazır meslek üretmek veya küresel şirketlerin sanayilerinde kullanılmak üzere dahi yetenekler ortaya çıkartmak değildir.

Bu bakış açısını belli ki kapitalist elit, kendisi üretmiştir. Delili de 2016 yılında araştırma şirketi McKinsey & Co’nun 77 şirket ve 6 bin kişi üzerinde yaptığı ankettir. Anket sonucu dünyadaki elit kapitalist şirketlerin sınırlı sayıda dahi yetenekler için çetin bir rekabet savaşı yürüttüğünü doğrulamaktadır. Bu durum eğitimin değerini düşürüyor, zira eğitim sadece iş rekabeti ve teknolojide üstünlük için gerekli olanları elde etmek maksadıyla bir araç olarak kullanılmaktadır. Üstelik ne millet ne de devlet için değil, sadece bir kaç sermaye sahibinin menfaati için… Bu bakış açısı sadece eğitimi aşağılamakla kalmıyor, milletin maslahatına ve devletin egemenliğine de zarar veriyor. Zira bu uzmanlık ve bilgiye olan sadakati şanlı bir medeniyet üretmek yerine maddi kazanca ve sermaye şirketlerine teslim etmek demektir.

Bu üç çeşit yıkıcı eğitim amacı Müslüman toplum üzerinde zararlı sonuçlar oluşturmaktadır. Şurası kesindir ki dinden uzaklaştırılmış ve sadece ticaret metaı olarak var olan bir eğitim, halkın izzetini ne iyileştirir ne de yükseltir. Aksine eğitim sistemi yabancı sömürgecilerin ajandalarına hizmet eder, şirketlere kâr üretir ve fertler için ferdî başarı/profesyonellik vs. üretir. Buna ilaveten sadece ferdî amaçlara odaklanan bir eğitim sistemi ancak şahsi başarısı için iş bulabilmeye güç yetiren fertler yetiştirir, fakat edep ve ahlak vermekte başarısız kalır. Nitekim böylece yeni nesil genç Müslümanların birçoğu uyuşturucu, zina, kavga gibi birçok sosyal hastalığın tuzağına yakalanmaktadır. Böylesi bir durum çok açık ve net olarak izzetli bir toplumun kalkınmasından, gelişmiş ve egemen bir devletin niteliklerinden çok ama çok uzaktadır.

Eğitimin Amacı

Genelde akademisyenler ve öncü kanaat önderleri kitaplarında ve konuşmalarında eğitimin amacını iyi insan yetiştirmek olarak kuramlaştırmışlardır. Türkiye’de ise eğitimin genel amacı “vatanını milletini seven vasat bir insan, vatandaş yetiştirmek.” olarak tarif edilmiştir.

Peki, iyi veya medeni insan kim? Vasat vatandaş kim?

İslâm’a göre Allah’ı bilen, kendini bilen, Peygamber Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i kendine en güzel örnek olarak seçen, Peygamberin varislerinin yolundan yürüyen ve İslâm’ın belirlediği diğer kriterler iyi bir insanı oluşturur. İyi bir insan, aynı zamanda kendi potansiyelini ve işini geliştirmeyi de bilmeli, zira bu potansiyel kendisine Allah Subhanehû ve Teâlâ’dan bir emanettir.

Dahası İslâm’da ilim çok yüce bir değere sahiptir. Eğitimi veya bilgiyi bir metaya dönüştürmek kendi kendini aşağılamaktır. İmam Gazali Rahimehullah Bidayetu'l-Hidaye adlı kitabının önsözünde şöyle diyor: “İlim talep ederken, amacın rekabet etmek, övünmek, yaş ve fazilet açısından seninle aynı seviyede olanları geçmek, başkalarının gözüne girmek ve dünya nimetlerini yığmaksa, o zaman kendi dinî fıtratını ve kendini harap ve ahiretini bu dünya [mutluluğu] karşılığında satmak için uğraşıyorsundur...”

Peki eğitimin amacını iyi insan, vasat vatandaş yetiştirmek olarak tarif edenlere baktığımızda ne görüyoruz: Mesela daha 4 sene öncesine kadar Türkiye’de özellikle eğitim ve hizmet sektöründe çok etkin olan bir hareket vardı biliyoruz. En iyi insan nerede yetişir diye sorulsa herkes Gülen hareketinin okulları, yurtları, dershaneleri vb. kurumlarını gösterirdi. Bu kurumlarda yetişen gençler özellikle belirli kategorik sınıflandırmaya tâbi tutuluyor ve belirli hedeflere idealize ediliyorlardı. Bir de baktık ki bu eğitim ortaya iyi insan yerine bir canavar çıkardı. Başka bir şey beklenebilir miydi? Tamamen kapitalist seküler sistemin müfredatı ile yetişmiş; makam, çıkar ve sermaye odaklı hedeflere kanalize olmuş bir insan başka ne olabilirdi ki?

Peki bugün bu gruptan boşalan eğitim alanı ne ile dolduruluyor? Farklı bir şey yok. Amaç aynı olduğu müddetçe ancak kişiler, gruplar ya da devletler kendi iyi insanlarını yetiştirirler. İslâm’ın öngördüğü iyi insanı değil… 

Bu nedenle bilgi/ilim talep etmenin amacı, Allah Subhanehû ve Teâlâ’ya ibadet etmeye ve hidayetine ulaşmaya hasredilmelidir. Binaenaleyh, eğitimin amacı Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın vahyine yönelmek olmalıdır, onu uzağa itmek değil. Her kim Allah Subhanehû ve Teâlâ’ya ibadet etmek ve O’nun sözünü tatbik etmek için ilim talep ederse, melekler kanatlarını açarak ilim arayanı koruyacak, denizdeki balıklar dahi ona dua edecektir. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

مَنْ سَلَكَ طَرِيقاً يَطْلُبُ فِيهِ عِلْماً سَلَكَ بِهِ طَرِيقاً إلَى الجَنَّةِ. وَإنَّ المَلائِكَةَ لَتَضَعُ أَجْنِحَتَهَا لِطَالِبِ العِلْمِ رَضاً بِهِ. وَإنَّهُ يَسْتَغْفِرُ لِطَالِبِ العِلْمِ مَنْ فِي السَّماءِ وَمَنْ فِي الأَرْضِ حَتّى الحُوتِ فِي البَحْرِ. وَفَضْلُ العَالِمِ عَلَى العَابِدِ كَفَضْلِ القَمَرِ عَلَى سَائِرِ النُّجُومِ لَيْلَةَ البَدْرِ. وَإنَّ العُلَمَاءَ وَرَثَةُ الأَنْبِيَاءِ. إنَّ الأَنْبِيَاءَ لِمْ يُوَرِّثُوا دِينَاراً وَلا دِرْهَماً، وَلَكِنْ وَرِثُوا العِلْمَ. فَمَنْ أَخَذَ مِنْهُ أَخَذَ بِحَظٍّ وَافِرٍ

“Her kim ilim talep etmek için bir yola girerse, cennet yollarından birine girmiş olur. Melekler ilim talibine ondan hoşlandıkları için kanatlarını gererler. İlim talep edene göklerdekiler, yerdekiler ve su içindeki balıklar bile günahlarının affı için Allah’tan mağfiret dilerler. Âlimin âbide üstünlüğü, dolunayda ayın diğer yıldızlara olan üstünlüğü gibidir. Âlimler hiç şüphesiz, peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler ne dinarı, ne de dirhemi miras bırakmışlardır. Onlar miras olarak ilim bırakmışlardır. Kim o ilmi alırsa, çok büyük bir nasip almış olur.”

İslâm’da eğitim, belirli amaçlar elde etmek için bilinçli, yapılandırılmış, programlı ve sistematik bir çabadır. İslâm şeriatının belirlediği eğitimin amacı ana hatlarıyla şöyledir:

1-Takvalı insan yetiştirmek. Yani sadece İslâm akidesine dayalı zihniyet, nefsiyet, davranış ve meyillerden oluşan sağlam bir İslâmi şahsiyete sahip takvalı insan yetiştirmek.

2-Hayatın her alanında insanlar için hayır kaynağı, topluma ve medeniyete hizmet eden, bolca âlim, entelektüel ve uzman yetiştirmek.

Bunlar İslâm devletini lider, güçlü ve egemen bir devlet yaparak İslâm’ı bir ideoloji olarak yeryüzüne hâkim kılacaktır.

Böylesi amaçları olan bir eğitimle İslâm; takvalı, Allah Subhanehû ve Teâlâ’nın kanunlarına teslim olmuş ve itaat eden bir nesil ortaya çıkarmaktadır. Böylesi amaçları olan bir eğitim sisteminde düşük ahlaklı, zayıf ve ruhaniyetten yoksun bir nesil çıkmaz. İşte toplumun kalkınmasını, üretken bir şekilde gelişmesini sağlayacak ve şanlı bir medeniyet kuracak olan bu sahih gayedir. Sahih eğitim gayesiyle bilgi rahmet getirecektir, tıpkı bereketli toprakların yağmurla sulanması ve ondan hayat için nimet üstüne nimetler fışkırması gibi. Zira efendimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem buyurdular ki:

إِنَّ مَثَلَ مَا بَعَثَنِيَ اللهُ بِهِ عَزَّ وَجَلَّ مِنَ الْهُدَى وَالْعِلْمِ كَمَثَلِ غَيْثٍ أَصَابَ أَرْضًا فَكَانَتْ مِنْهَا طَائِفَةٌ طَيِّبَةٌ قَبِلَتْ الْمَاءَ فَأَنْبَتَتْ الْكَلَأَ وَالْعُشْبَ الْكَثِيرَ وَكَانَ مِنْهَا أَجَادِبُ أَمْسَكَتْ الْمَاءَ فَنَفَعَ اللهُ النَّاسَ فَشَرِبُوا مِنْهَا وَسَقَوْا وَرَعَوْا وَأَصَابَ طَائِفَةً مِنْهَا أُخْرَى إِنَّمَا هِيَ قِيعَانٌ لاَ تُمْسِكُ مَاءً وَلاَ تُنْبِتُ كَلَأَ فَذَلِكَ مَثَلُ مَنْ فَقُهَ فِي دِينِ اللهِ وَنَفَعَهُ بِماَ بَعَثَنِيَ اللهُ بِهِ فَعَلِمَ وَعَلَّمَ وَمَثَلُ مَنْ لَمْ يَرْفَعْ بِذَلِكَ رَأْسًا وَلَمْ يَقْبَلْ هُدَى اللهِ الَّذِي أُرْسِلْتُ بِهِ

“Allah’ın benimle göndermiş olduğu hidayet ve ilim, yeryüzüne yağan bol yağmura benzer. Yağmurun yağdığı yerin bir bölümü verimli bir topraktır: Yağmur suyunu emer, bol çayır ve ot bitirir. Bir kısmı da suyu emmeyip üstünde tutan çorak bir yerdir. Allah burada biriken sudan insanları faydalandırır. Hem kendileri içer, hem de hayvanlarını sular ve ziraatlarını o su sayesinde yaparlar. Yağmurun yağdığı bir yer daha vardır ki, düz ve hiçbir bitki bitmeyen kaypak ve kaygan arazidir. Ne su tutar, ne de ot bitirir. İşte bu, Allah’ın dininde anlayışlı olan ve Allah’ın benimle gönderdiği hidayet ve ilim kendisine fayda veren, onu hem öğrenen hem öğreten kimse ile buna başını kaldırıp kulak vermeyen, Allah’ın benimle gönderdiği hidayeti kabul etmeyen kimsenin misalidir.”[1]



[1] Buhari, Müslim


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz