DUA NEDİR VE NASIL YAPILMALIDIR?

Abdullah İmamoğlu

Birçoğumuz duayla çocukluğumuzda anne babalarımızın yanı başında namaz kılarken ya da kılmaya çalışırken tanıştık. Onlar semaya kaldırdı ellerini bizlerde kaldırdık. Dolaysıyla dua bizim bilmediğimiz görmediğimiz bir ibadet değil aslında. Ama her ne kadar çocukluğumuzdan bu yana dua ediyor olsak da dua ibadeti anlayışımızın tashihe muhtaç yönlerinin olduğunu düşünüyorum. Buradan hareketle bu ayki makalemde dua anlayışımıza doğru bir bakış açısı kazandırmayı amaçladım. Şüphesiz Rabbim her şeyin en doğrusunu bilendir.

Dua ne demektir? Arapça bir kelime olan dua, davet/dava gibi kelimelerin mastarı olup, sözlük manası itibariyle, çağırmak, seslenmek, istemek, yardım talep etmek; öncelik tanımak, söz vermek, özel birisini yemeğe davet etmek, isim vermek, yalvarmak; küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya vâki olan talep ve niyaz; sığınmak, ilgi kurmak; dilekte bulunmak, nida gibi manalara gelmektedir.

Istılah manası ise; kulun Allah’a sığınma ve yakarışını, Allah’ın yüceliği karşısında kulun güçsüzlüğünü itiraf etmesini, sevgi ve tazim duyguları içerisinde lütfunu, yardımını ve affını dilemesini ifade eder. Yine dua, bir kulun Allah’ın yüceliği ve azameti karşısında kendi zayıflığını kavramak yoluyla Allah’ın büyüklüğünü dile getirmesi, O’na yalvarması, O’na hamd etmesi, şükretmesi, O’nu övmesi demektir.

Kur’an ve hadislerde dua kavramı Allah’tan istemek, O’na yakarışta bulunmak manalarında muhtelif yerlerde birçok defa geçmiştir. Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِى عَنِّى فَإِنِّى قَرِيبٌ‌ۖ أُجِيبُ دَعۡوَةَ ٱلدَّاعِ إِذَا دَعَانِ‌ۖ فَلۡيَسۡتَجِيبُواْ لِى وَلۡيُؤۡمِنُواْ بِى لَعَلَّهُمۡ يَرۡشُدُونَ

“Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm. O halde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulalar.”[1]  Başka bir ayet-i kerime’de Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

 وَقَالَ رَبُّڪُمُ ٱدۡعُونِىٓ أَسۡتَجِبۡ لَكُمۡۚ

“Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, kabul edeyim...”[2]

Hadislerde ise dua mevzusuna ilişkin birçok rivayet mevcuttur. Bunlardan bir kaçını zikredecek olursak şöyledir. Rasul Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Tırmizi’nin tahric ettiği bir hadiste şöyle buyurmaktadır:

الدعاء مخ العبادة

“Dua, ibadetin özüdür.”[3] Başka bir rivayette Rasul Sallallâhu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:  Tırmizi’de, “hasen hadistir” dediği Ebû Umâme’den rivayetinde şöyle geçti:

 أيُّ الدُّعاءِ أسمَعُ؟ َقالَ جو ُ ف الَّليْلِ الآخِرُ، ودُبُرَ الصَّلواتِ المكتوباتِ

“Ey Allah’ın Rasulü! En ziyade dinlenmeye (ve kabule) mazhar olan dua hangisidir? diye soruldu. Gecenin sonunda yapılan dua ile farz namazların ardından yapılan dualardır! diye cevap verdi.”

Dua kavramı üzerinde gerekli olan açıklamaları yaptıktan sonra şimdi dua yaparken bilinmesi gereken önemli gördüğüm üç hususu sizlerle paylamaya çalışacağım. O üç nokta şunlardır. İlki; dua etmek ve duanın kabulü için aracıya gerek yoktur. İkincisi; duaların kabulü Allah’ın emirlerine göre hareket etmeyi, haram ve helale dikkat etmeyi zaruri kılmaktadır. Üçüncü olarak ise, dua etmek sebepler âlemini/sebeplere sarılmayı terk etmeyi gerekli kılmaz. Şimdi bu üç noktayı açmaya çalışalım.

1- Duaların kabulü için illaki bir aracı şart değildir.

Lütfen kardeşlerim bu cümlemi yadsımayınız. Çünkü bugün birilerinin ki bu hoca olabilir ya da bir lider olabilir, şeyh olabilir, devreye sokulmasıyla ancak Allah’a duaların ulaşabileceğini iddia edenlerin varlığına şahidiz. Şunu demeye çalışıyorum, hoca, şeyh, lider vs. duaya aracılık etmiş oluyor. Duaların duyulabilmesi ve kabulü için aracılık etmiş oluyor. Bunların farazi şeyler olmayıp hakikati ihtiva ettiğini bir kez daha vurgulamak isterim. Bunları ya gördük ya da duyduk. Lakin Allah böyle bir duadan razı gelmez. O sadece kendisinden istenmesini istemiştir. Hatta anlayacağımız bir şekilde beyan buyurmuş ve demiş ki; “Ben çok yakınım.” Bakara Suresi’nde ayet gayet açık;

وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِى عَنِّى فَإِنِّى قَرِيبٌ‌ۖ أُجِيبُ دَعۡوَةَ ٱلدَّاعِ إِذَا دَعَانِ‌ۖ فَلۡيَسۡتَجِيبُواْ لِى وَلۡيُؤۡمِنُواْ بِى لَعَلَّهُمۡ يَرۡشُدُونَ

“Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm. O halde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulalar.”[4] Allah uzak değil ki aracıya ihtiyaç hasıl olsun. Allah bize çok yakın. Kullarının feryadına, yakarışlarına ivedilikle icabet edecek olandır. Bunun aksini düşünmek kişiyi tehlike sınırlarına sürüklemeye kâfidir. Ne istersek isteyelim sadece Allah’tan olmalıdır. Aracısız, hiç birisini araya/devreye koymadan… Çünkü bize yakın olduğunu beyan buyuran bizatihi Allah’tır. Belki şimdi paylaşacağım rivayet ne demek istediğimi daha anlaşılır kılacaktır inşaAllah.  İmam Ahmed İbn Hanbel der ki; “Bize Abdülvehhâb ibn Abdülmecid... Ebu Mûsâ el-Eşari’den nakleder ki; Biz bir sa­vaşta Rasulullah ile birlikteydik. Bir tepeye tırmandığımızda, yüksekçe bir yerden indiğimizde, bir vadiyi geçtiğimizde, mutlaka sesimizi tekbirle yükseltirdik. Ebu Mûsâ der ki; Rasulullah Sallallâhu Aleyhi ve Sellem bize yaklaşarak buyurdu ki: Ey insanlar, kendi canınıza acıyın. Siz, sağır ve görünmez birine seslenmiyorsunuz. Duyan ve gören bir zata sesleniyorsunuz. Si­zin dua ettiğiniz zât, sizden her birinize bineğinin boynundan daha yakındır. Ey Kays oğlu Abdullah, sana Cennet hazinelerinden bir söz öğreteyim mi? Bu, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh'tır.”[5] işte bu rivayetten de anladığımız Rabbimiz bize tahmin edemediğimizden daha yakın. Dolaysıyla dualarımızı duyurabilmek için aracıya gerek yoktur. Bunun aksi durum ise yukarıda da ifade ettiğim gibi sınırları zorlayan bir yaklaşım olur.

2- Duaların kabulü Allah’ın emirlerine göre hareket etmeyi, harama ve helale dikkat etmeyi zaruri kılmaktadır.

Duaların kabulü için dikkat edilmesi kaçınılmaz olan hususlardan bir tanesi de helal ve haram ölçülerine riayet etmektir. Allah’ın emirleri doğrultusunda yaşam sürmektir. İşte bu husus duanın kabulü için olmazsa olmazdır. Bununla alakalı bazı rivayetler paylaşmak istiyorum. Duanın kabul şartlarından diyebileceğimiz helal ve harama dikkat etmekle alakalı Rasulullah’ın Enes bin Malik hakkında söylediği şu veciz sözlere dikkat buyurun; Hz. Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in yanında on sene hizmet eden Enes b. Malik RadiyAllahu Anh bir gün;  “Ey Allah’ın Elçisi! Ben dualarımın kabul olmasını istiyorum. Bana bunun yolunu gösterir misin?” diye sormuş. Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem de şöyle buyurmuş:Ey Enes! Helal kazan, duan kabul olur. Zira kişi ağzına haram bir lokma götürürse, kırk gün duası kabul olunmaz.”[6] Yine bu minvalde bize ışık olması bakımından Sad b. Ebî Vakkas’ı analım. Bir gün Sad b. Ebî Vakkas kalkıp “Ya Rasulullah, duamın kabul olması için Allah’a dua eder misin?” dedi. Peygamberimiz “Yiyeceğini helal ve temiz tut, duan kabul olur. Muhammed’in canı kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki kul, karnına koyduğu bir lokma haramdan dolayı, Allah onun kırk gün amelini kabul etmez. Hangi kulun eti de haramdan biter (gelişirse) ona Cehennem daha uygundur.” buyurdular.

Bu ve buna benzer rivayetler duanın kabulü için helallere ve haramlara dikkat etmenin elzem olduğunu anlatmaktadır. Düşlenebiliyor musunuz kardeşlerim, dualarımıza icabet edecek olan Allah’a yalvarıp yakarırken O’nun emirlerine muvafık hareket etmeyeceğiz?

Allah için bunun değerlendirmesini siz yapın. Hem dua edeceğiz hem de isteklerimizi sıraladığımız kimsenin emirlerine muhalefet edeceğiz. Tutarlı değil. Rasulullah duaya icabet şartının Allah’ın emirlerine mukayyet kalmak olduğunu şu sözleriyle söylemiştir:  Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyrulur:

ثُمَّ ذَكَرَ الرَّجُلَ يُطِيلُ السَّفَرَ أَشْعَثَ أَغْبَرَ، يَمُدُّ يَدَيْهِ إِلَى السَّمَاءِ، يَا رَبِّ، يَا رَبِّ، وَمَطْعَمُهُ حَرَامٌ، وَمَشْرَبُهُ حَرَامٌ، وَمَلْبَسُهُ حَرَامٌ، وَغُذِيَ بِالْحَرَامِ، فَأَنَّى يُسْتَجَابُ لِذَلِكَ؟

“… Allah’ın Resulü, saçı başı dağınık, toz toprak içinde kalan ve elini semaya kaldırıp ‘Ey Rabbim’ diye dua eden bir yolcuyu anlatarak şöyle buyurdu: ‘Bu yolcunun yediği haram, içtiği haram, giydiği haramdır ve netice itibariyle haramla beslenmektedir. Peki, böyle bir kimsenin duası nasıl kabul edilir?”[7]

Müslüman, kötülüklere, günahlara, işlenen münkerlere ve en büyük münker olan küfrün egemenliğine karşı tepki göstermiyor ve seyirci kalıyorsa, iyiliği emretmiyor ve kötülükten nehyetmiyorsa dualarına nasıl icabet olunsun ki? Peygamber efendimizin hadisleri bu konuda net ve kesin beyanlar içerir. “İyiliği emretmek, münkerden nehyetmek” emrinin ihmal edilmesi halinde de Allah’ın dualara icabet etmeyeceğini hadislerden öğreniyoruz. Huzeyfe İbn-ul Yemân'dan, Nebi Sallallâhu Aleyhi Ve Sellem'den şöyle buyurduğu rivâyet edildi:

والذي نفسي بيده لتأمرن بالمعروف ولتنهون عن المنكر أو ليوشكن الله أن يبعث عليكم عقابا منه ثم تدعونه فلا يستجاب لكم

“Nefsim elinde olana yemin ederim ki, mutlaka marufu(iyiliği) emreder ve münkerden nehyedersiniz. Yahut Allah sizin üzerinize katından bir ceza gönderiverir de sonra O'na dua edersiniz, ama size icabet edilmez.”[8]

Kısacası;

 فَلۡيَسۡتَجِيبُواْ لِى وَلۡيُؤۡمِنُواْ بِى لَعَلَّهُمۡ يَرۡشُدُون

“O halde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulalar.”[9] buyruğunda da olduğu gibi Allah’ın bizi doğru yola iletmesi, istediklerimizi nasip etmesi bizim O’na icabetimizle orantılıdır. İcabet edersek Allah da bize ve dualarımıza icabet edecektir.

3- Dua etmiş olmak sebepler âlemini/sebepleri terk etmeyi gerektirmez.

Bugün toplumun kahir ekseriyetinin duanın yanında sebeplere sarılmadığını görmekteyiz. Yani, vakıadan örnek verecek olursak; Müslümanların çektiği sıkıntılardan rahatsız olan bir Müslüman onların bu halden kurtulmaları için gece gündüz dua ediyor. Eyvallah. Lakin bu Rasulullah’tan öğrendiğimiz dua kültürü değildir. Müslümanların halinin değişimi sadece değişim için dua etmekle olmuyor. Başka bir örnek Filistin işgali… Özellikle Ramazan ayında fütursuzca saldırmayı geleneksel bir şölene çeviren gasıp Yahudi varlığının Filistin’den çıkartılması, katliamların durdurulması sadece duayla hallolmuyor. Yani Müslümanların beldelerinin kurtulması için somut sebepler terkedilerek sadece duayla iktifa olunması yeterli olmayacaktır. Bunu anlatmaya çalışıyorum.

Burada duanın gücünü hafifsemiyorum şüphesiz sebeplere sarılmadan yapılan duanın sevabı olacaktır. Ama şu da bir gerçektir; Sadece dua ile amel edildiğinde bu, somut olmayan bir netice gerçekleştirir ki bu da sevaptır. Sebeplere bağlanmakla birlikte yapılan duaya gelince; bunun neticelere etkisi vardır bi-izniAllah…

İsterseniz bunu Rasulullah’ın dua anlayışından öğrenelim. O nasıl dua ettiyse, O nasıl bir dua anlayışına sahipse biz de öyle yapalım. Buyurun; Rasulullah Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in hayatına baktığımızda yaptığı her duanın öncesinden mutlaka gerekli işleri yaparak dua ettiği görülmektedir. Yani dua ibadeti sebeplere sarılmayı ihmal etmeyi gerektirmez. Bunun böyle olmadığını gayet açık bir şekilde Rasulullah’ın uygulamalarında görmekteyiz. İbni İshak dedi ki:

“Rasulullah Sallallâhu Aleyhi ve Sellem sonra safları düzeltti, çadırına döndü, içeriye girdi. Orada onunla beraber Ebu Bekir es-Sıddık bulunuyordu. Ondan başka kimse yoktu. Rasulullah Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Rabbine kendisine vaat ettiği yardımı vermesi için yüksek sesle duada bulunuyor ve şöyle diyordu: Ey Allah’ım! Eğer bu topluluk bu gün helak olursa sen ibadet olunmazsın. Sonra Rasulullah Sallallâhu Aleyhi ve Sellem bir avuç çakıl aldı ve onlarla Kurayş’e döndü (yöneldi), sonra şöyle dedi: Yüzler çirkinleşsin. Sonra onları onlara üfledi ve ashabına emretti ve dedi ki: Şiddet gösteriniz. Bunun üzerine hezimet oldu...”[10] Ayrıca şu rivayet de ilave edilmiştir; Rasulullah askerlerini teçhiz ettikten, orduyu düzenledikten sonra çadırına girer ve öyle içten ve uzun dua eder ki Ebu Bekir içeri girerek şunu söyler: “Ya Rasulullah bu kadarı artık yeter...”

Diğer bir örnek ise; Rasulullah Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in Medine’ye hicret ederken yaptıkları hakkındadır. Malum olduğu üzere Allah’ın Rasulüne Medine’ye hicret müsaadesi verilince, Medine’ye sağ salim varabilmek için bütün sebeplere tutunmuş ve Allah’ın kendisini yapacağı işte muzaffer kılması için ardından dua ve niyazda bulunmuştur. Örneğin Rasul Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Medine’ye ulaşabilmek için kuzeye yönelmesi gerekirken yanıltmak ve düşmanı oyalamak maksadıyla güneye yönelmiştir.

Bununla da yetinmeyip Ebu Bekir’in oğlu aracılığıyla Mekke’de neler olup bittiğini öğrenmeye çalışıyor bu doğrultuda hareket planı hazırlıyor ve Mekke’ye döndüğü vakit koyunları da beraberinde götürüyordu ki ayak izleri ve Rasulullah Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in gittiği yön belli olmasın. Ta ki bu kovalamaca Sevr Mağarası’na varana kadar devam etti ve akabinde Müşrikler Sevr Mağarası’nın önüne kadar geldiğinde Ebu Bekir kendisini tutamayıp; “Ya Rasulullah! Eğer onlardan birisi eğilip ayakuçlarına baksa bizi görecektir” diyerek korkusunu dillendirmiştir. Rasul duada bulunmuş ve kendisini teselli edecek mükemmel bir teslimiyet örneği olan şu kavli söylemiştir:

“(Kendilerini kastederek) İki kişinin durumunu ne zannediyorsun. Bu iki kişinin üçüncüsü Allah Azze ve Celle’dir.”[11]

Konuya ilişkin diğer bir örnek ise Hz. Ömer RadiyAllahu Anh’ın şu sözüdür:

سَمِعَ عُمَرُ بْنُ اْلخَطَّاب اْمْرَأَةً تَتَضَرَّعُ الى اللهِ تَعَالى أَنْ يَشْفِي لَهَا بَعِيرَهَا اْلأَجْرَب فَقَالَ لَهَا: هَلاَّ وَضَعْتِ مَعَ دُعَائَكِ شَيْئاً مِنَ اْلقَطِرانِ

“Ömer İbnu’l-Hattab bir gün devesi yaralı olan bir kadının Allah’ın şifasını vermesi için dua ettiğini duydu. Kadına şöyle dedi: Yaptığın dua ile birlikte (yaranın üstüne) biraz da katran (ilaç) koysaydın ya!”

Bu örneklerden de anlaşılmaktadır ki ulaşılması arzulanan hedefe götürecek bütün sebeplere (tabii ki meşru olanlarına) sarılmalı, bunları yerine getirmeli ve ardından dua ile âlemlerin Rabbinden niyazda bulunulmalıdır. İşte budur Rasulullah’ın dua anlayışı ve dua uygulama keyfiyeti... Biz de bu şekilde dua etmeli ve niyazda bulunmalıyız. Yani eğer ki bizler de bugün küfrün yok olmasını yerine İslâm’ın hâkimiyetini istiyorsak bunda sadece dua ile yetinmemeli, Hz. Ömer’in deyimiyle duanın yanına küfrün yok olması, İslâm’ın hâkimiyeti için çalışmayı da katmalıyız. Müslümanlara yapılagelen zulümlerin artık bir son bulmasını istiyorsak inanın kardeşlerim bu sadece duayla olmayacaktır. Bu sebeplere sarılmayı gerektirir. Tıpkı Rasulullah’ın yaptığı gibi… Yine aynı şekilde İslâm’ın hayata hâkim olmasının yolu sadece güzel temenniler ve dualar değildir. Bizler bugün Râşidî Hilâfet Devleti’nin tekrar hayatımıza hâkimiyetinden bahsediyor, dolaysıyla yeryüzünde zulmün yerine adaletin, zillet yerine izzetin olmasını istiyorsak bu sadece duayla olmaz. Bu Nebevî metot doğrultusunda ihsanla çalışmayı dualara ilhakı gerekli kılmaktadır. Ağlayan, sızlayan ve duçar kaldığı zulümlerden ötürü “Ya! Mu’tasıma” diye feryat eden bacılarımızın imdadına sadece dua yetmez. Allah’ın hükümlerinin yeryüzüne tekrar hâkimiyeti sadece dua etmekle gerçekleşmez. Yapmamız gereken Rasul Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in yaptığı gibi mükellef olduğumuz/yapmakla zorunlu olduğumuz amelleri gerçekleştirip sonra Rabbi Teâlâ’dan muzafferiyet için dua ve niyazda bulunmaktır.

Duaya dair bu hatırlatmalardan sonra istedim ki makalemi duayla bitireyim.

Yâ Ekramel Ekramîne ve Yâ Erhamer Râhimîn!

- Yâ! Rabbel Âlemîn! Semaya kalkan ellerimizi boş çevirme.

- Bizleri razı olduğun kulların zümresine ilhak eyle.

- Bizlere haktan yana olmayı ve hakkı söyleyebilmeyi nasip eyle.

- Selâmet yurduna adını yazdıran ve “selâmetle girin” müjdesine mazhar olan mukarrebûnlardan olmayı nasip eyle.

- Bizleri Muttakilere imam eyle.

- Zalimlerin zulmüne dur diyecek II. Ensar’ı bizlere gönder.

- Zalimlerin tepe taklak geldiği, perişan olduğu ve İslâm’ın izzetle şahlandığı o hayır dolu günleri bizlere göster.

- Yâ Mâlikel Mülk! İslâm âleminde zulme duçar kalmış bacılarımız ve mü’min kardeşlerimiz bizden şikâyetçi oldular. Ne olur Yâ Rabbi hesabımızı kolay eyle. Mü’min ve mü’minâtı bu zulümden kurtaracak, imdadına yetişecek ve tebaasını kâfirlerin necis ellerinden kurtarana kadar kendisine yemeyi haram kılacak Mu’tasımlar ikram eyle bizlere.

- Yâ Azîzu Yâ Ğaffâr! Ne kadar da ihtiyacımız var bugün “Ya İslâm’la alay etmeyi durdurursunuz ya da duyacağınız ilk şey ordumun ayak sesleridir” diyen bir Abdülhamid’e ve Râşit Halifelere...

- Bizleri hem bu dünyada hem de ahirette hüsrana uğratma Allah’ım... Akıbetimizi hayırlı eyle. Şüphesiz ki Sen dualarımızı işiten ve bilensin. (âmin)



[1] Bakara Suresi 186

[2] Mü’min Suresi 60

[3] Tırmizi Nu’man İbn-u Beşir yoluyla tahric edip, sahih ve hasendir demiştir.

[4] Bakara Suresi 186

[5] Bu hadîsi Buhârî ve Müslim Sahîh'lerinde tahrîç etmişlerdir.

[6] Sahih-i Buhari Tecridi Sarih Tercümesi, c: 6, s: 427.

[7] Kütüb-ü Sitte, c: 14, s: 491-492, Hadis no: 5161

[8] Tırmizi

[9] Bakara Suresi 16

[10] Siret-i İbn-i Hişam, C/2, S/362-364

[11] Buhârî


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz