DEĞİŞİMİN ÖNCÜSÜ HZ. MUHAMMED (S.A.V.)

Abdullah İmamoğlu

Günümüzde Müslümanların Allah’ın razı olmadığı bir atmosferde nefes alıp verdikleri üzücü bir hakikattir. İnkâr edilemez bir gerçek daha vardır ki o da teneffüs ettiğimiz hava gayri insani ve ahlaki ne varsa bünyesinde barındırmaktadır. Aslında yaşadığımız ortamın cahiliyeden hiç de farkının olmadığını söylemek sanırım uçuk bir iddia olmasa gerek. Buradan hareketle dün nasıl cahiliye dönemi inkılabî bir değişimle adını asr-ı saadete dönüştürdüyse ve muhteşem bir değişim gerçekleştirdiyse bugünde ihtiyacımız olan şey tam da budur.

Değişim… Hem de köklü bir değişim. İnkılabî bir değişim. Malumdur ki Rebiyülevvel ayının on ikinci gecesi Hz. Muhammed Sallahu Aleyhi ve Sellem’in viladetidir. Bu münasebetle her Rebiyülevvel ayının on ikinci gecesi ülkemizde Mevlit gecesi olarak kutlanır ve bu münasebetle muhtelif programlarda Rasulullah Sallahu Aleyhi ve Sellem anlatılır. Rebiyülevvel ayını geride bırakırken düzenlenen mevlit etkinliklerinde Rasulullah’ın doğumu sırasında gerçekleşen harikulade olayların anlatılmasından farklı olarak yeni şeyler görmedik ve duymadık.

Buna ek olarak ya komşusuyla iyi geçinen bir peygamber anlatıldı. Ya da cenaze geçtiğinde ayağa kalkıp ölüye bile saygısı olan bir peygamber anlatıldı. Değişime ekmek gibi su gibi muhtaç olduğumuz şu günlerde Rasulullah’ın bu muhteşem değişimi nasıl yaptığını anlatanlar olmadı maalesef. Cahiliye devrinin asr-ı saadete nasıl dönüştüğünden kimse bahsetmedi. Suskun kalanlar suskun kalmaya devam etseler de Köklü Değişim Suskunluğun Kırılma Noktası olmaya devam edecektir biiznillah…

Neyse… Hâlbuki yukarıda da ifade ettiğim gibi ihtiyacımız olan şey Allah’ın razı olduğu bu değişimi gerçekleştirmektir. Peki niçin? Çünkü yaşadığımız şu ortamın cahiliyeden hiçbir farkı yok ta ondan. Cahiliyeden Allah razı değildir de ondan. Yaşadığımız hayatı gayri ahlaki ve insani ne varsa sarmalamış da ondan. Kısacası bugün bizim değişime ihtiyacımız var. Biliyoruz ki değişimi istemenin yolu değişime duyulan ihtiyacın fark edilmesinden geçmektedir.

Cahiliyede yaygın olan adetleri birçoğumuz biliriz. Klasik tarih kitaplarında cahiliye adetlerinden uzun uzadıya bahsedilir. Cahiliye adetlerine dair birkaçını buraya taşımak istiyorum ki günümüzle mukayesesi kolay yapılabilsin. Yapılabilsin ki değişime olan ihtiyaç fark edilsin. Malum cahiliye adetlerinin en meşhurlarından birisi hiç kuşkusuz kız çocuklarının bazı sebeplerden ötürü diri diri toprağa gömülmesidir. Bununla ilgili tarih kitaplarında ziyadesiyle örnek mevcuttur. Çocukların diri diri toprağa gömülmesi olayı aslında insanlığın vahşette hangi seviyeye ulaştığını gözler önüne sermektedir. Düşünmesi bile insanı ürkütmektedir. Öyle ya kız çocuğunuzun belli bir yaşa ulaşması durumunda “Dayısına götürüyorum” diyerek evvelden kazdığınız çukura gömüp geliyorsunuz. Bu ne insanîdir ne de başka bir şeyle izah edilebilir. Bunun adı cahiliyedir.

Yine tefecilik had safhadaydı ve cahiliyenin yaygın hastalıklarından bir tanesi idi. Zengin insanlar ellerindeki imkânları kullanarak imkânı olmayanların kanlarını emiyorlar, iliklerine kadar sömürüyorlardı. Tefecilik bir nevi kazanç kaynağı idi.

Belki de cahiliyenin en yaygın adetlerinden bir tanesi de fuhşiyat. Yani kadınların fahişelik yapmaları. Hatta bu fuhşiyatı yaptığının alameti olarak evlerin çatısına alem/işaret asarlardı. İşte böyle bir atmosfer hâkimdi Arap yarımadasına… Çünkü devir “cahiliye” devri...

Tevcih edilmesi gerektiğine inandığım soru şu: Ne oldu da çocuklarını diri diri toprağa gömen bu vahşet timsali insanlar Allah’ın dünyadayken kendilerinden razı olduğu insanlar oldular? Ne oldu da gördüğü ilk yerde kılıcına davranıp düşman kabilenin müntesibinin boynunu vurmak isteyen bu insanlar ölmek pahasına da olsa kendi nefsi yerine kardeşini tercih eden insanlar oldular? Öyle ya ne olmuştu da Rasulullah Sallahu Aleyhi ve Sellem’i öldürmeye gidecek kadar gaddar olan, insafsız olan kendisinden başkasını düşünmeyen Ömer, daha iyi yemekler yeme imkânına sahip olmasına rağmen yemeyip “Ümmetim daha hayırlısını yemediği müddetçe Ömer hayırlısını yemeyecektir.” diyen bir adam oldu? Ne olmuştu acep? Ne olmuştu ki bu insanlar adlarını asr-ı saadet diye tarihe altın harflerle yazdırabildiler.

Allah Azze ve Celle ayette de geçtiği üzere Rasulü Hz. Muhammed Sallahu Aleyhi ve Sellem’i âlemlere Rahmet olsun diye göndermişti. Aslında bütün meselede buydu. İnsanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için Allah kullarına lütufta bulunarak Hz. Muhammed Sallahu Aleyhi ve Sellem’i peygamber olarak gönderdi. Allah ve O’nun şanlı Rasulü’nde icabet eden için hayat vardı. Kim O’nun getirdiğine icabet ettiyse hayat buldu. Karanlıklar aydınlık oldu. Nasıl oldu da cahiliye devri, saadet asrına dönüştü sorusunun cevabı ise ‘İslam’dan başkası değildir. Kısacası bu muhteşem değişim ancak İslam’la mümkün olmuştur.

Pekâlâ, bugün bizim değişime ihtiyacımız yok mu? Nefes alıp verdiğimiz mevcut atmosferden rahatsız değil miyiz? Her şey güllük gülistanlık mı? Her şeyden öte yaşadığımız hayattan Allah razı mı? Hepsinin cevabı “hayır”. Çünkü yukarıda cahiliye adetlerine dair saydıklarımız fazlasıyla hayatımıza mevcut. Dün tefecilik diye adlandırılanın bugünkü modern adı bankacılıktır. Dün nasıl faiz sistemiyle insanları sömürdülerse bugün de faiz sisteminin hayata geçirilmesiyle milyonlarca/milyarlarca insan sömürülmektedir. Cahiliyede tefecinin mağduru modern cahiliyede bankanın mağduru… Aynı şekilde fuhuş noktasında da bir değişiklik söz konusu değildir. Dün fuhuş münkerini yapanlar evlerinin çatısına alem/işaret asarlarken bugün vergiye tâbi fahişeler vesika taşımaktadırlar. Fahişelik şu yaşadığımız topraklarda o denli bir boyuta geldi ki, devlet fuhuş yuvalarının sağlıklı işletilebilmesi için düzenli olarak denetliyor ve vergiye tâbi tutuyor. Bu nerede mi oluyor? Çocuklarımızın oynamaları için çıktıkları senin, benim, bizim sokaklarımızda oluyor. Cahiliyeyi iliklerimize kadar hissettiğimiz inkâr edemediğimiz bir gerçektir. Ankara sokaklarında yere fırlatılmış üzerinde telefon numarası yazılı fahişe kadınların resimleri bile modern cahiliyenin zirvesinde olduğumuzu göstermektedir. Diğer taraftan dün geçim sıkıntısından çocuklarını diri diri toprağa gömen cahiliye devri varken bugün ekonomik kriz endişesinden dolayı henüz doğmamış çocukları modern aletlerle katleden modern cahiliye var. Ya da dün diri diri toprağa gömüp gelen babalar varken bugün on iki yaşındaki kızını getiri sağlaması için kendi elleriyle fuhuş bataklığına teslim edip gelen babalar var. Ya da affınıza sığınarak yazıyorum, kendi kızına tecavüz eden babalar. Kendisine özenip durduğumuz Batı ise modern cahiliyenin altın devrini yaşamaktadır. Öz kızına tecavüz edip de kızından yedi çocuk sahibi babalar da var… Kısacası dün ne var idiyse bugün ziyadesiyle var. Dün cahiliye devrinin insanları değişime muhtaçtı bugün bizlerde aynı şekilde değişime muhtacız.

Yukarıda köklü değişimin ancak İslam’la olduğunu ifade etmiştim. Karanlıklar aydınlığa İslam’la dönüşmüştü. Cahiliyenin adı İslam’la birlikte dönüşmüştü asr-ı saadete… Bugün biz de gayri insani ve ahlaki ne varsa gitsin ve yerine insani ve ahlaki ne varsa gelsin diyorsak bu ancak İslam ile mümkündür. Çünkü akla kanaat veren, fıtrata uygunluk arz eden ve kalbi mutmain kılan yegâne din İslam’dır. Değişimin ne ile olabileceğini yazdık ki o İslam’dır. Şöyle bir soru sorulabilir, değişim İslam’la olacaksa, İslam’ın varlığına rağmen değişim niçin gerçekleşmiyor? Hayat sahasında hiçbir varlığı olmayan, hükümleri tatbik edilmeyen İslam dini ile değişim asla gerçekleşmeyecektir. Çünkü İslam teorik bir din değil hayat arenasında tatbik edilmek üzere gönderilmiş bir dindir. Hükümleri raflara kaldırılmış bir dinin misali; aynen uygulanmak üzere verilen reçetenin raflarda bekletilmesi gibidir. Nasıl ki Allah’ın izniyle şifa olması kastıyla yazılmış bir reçete dolapta bekletilmekle sadra şifa olmayacaksa, raflarda bekletilen ve hayatta tatbik edilmeyen İslam’ın da sadırlara şifa olması beklenemez. Başka bir ifadeyle bizler bugün cahiliyenin yerini asr-ı saadet alsın, zulümatlar nur/aydınlık olsun istiyorsak bu ancak İslam’ın hayatımıza kâmilen tatbik edilmesiyle mümkündür. Dolaysıyla köklü değişim ancak İslam’ın hükümlerinin tatbik edilmesiyle gerçekleşecektir. Aksi taktirde gerçekleşen değişimler köklü değil, yüzeysel olacaktır. Hâlbuki biz istiyoruz ki gerçekleştirdiğimiz değişimden Allah razı olsun. Karanlıklar aydınlık olsun. Bu da ancak İslam’ın yeryüzüne uygulanması halinde mümkündür.

Bugün İslam’ı yeryüzüne yeniden hâkim kılmanın şeri yolu ise Raşidi Hilafet Devletidir. Raşidi Hilafet Devleti ikame edilmelidir ki İslam’ın hükümleri can bulsun. İslam’ın hükümleri can bulmalıdır ki değişim gerçekleşsin. İşte değişimin öncüsü Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu gayeyi gerçekleştirmek için hicret etti ve nihayetinde Medine’de bir İslamî Devlet kurdu. Kim değişim isterse değişimin öncüsünü takip etsin ve O’nun bu sünnetini ihya etsin. Rasullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır:

 من أحيا سنتي فقد أحبني ومن أحبني كان معي في الجنة

“Kim benim sünnetimi ihya ederse beni sevmiş olur. Beni seven de cennette benimle beraber olur.”

(Tirmizi) Evet, unut(tur)ulan en elzem Sünnet’e ki - bu İslâm Devleti’nin ikamesidir- sarılmanın vakti geldi hatta geçmektedir. 


Yorumlar

  1. neslihan özdemir

    Allah razi olsun, ne kadar guzel bir yazi olmus.

  2. TUBA Sivren

    "Biliyoruz ki değişimi istemenin yolu değişime duyulan ihtiyacın fark edilmesinden geçmektedir." Değişime duyulan ihtiyacı farkeden farkettiren ve bu farkındalığın gereklerini yerine getirenlerden olmak duası ile...

  3. mahmut bukay

    üzerinde durulması , düşünülmesi ve hayata uygulanması gereken en acil bir reçeteyi okuyucularınıza sunmuşsunuz... Allah yar ve yardımcınız olsun.. Yüreğinize sağlık..

Yorum Yaz