ÇÖZÜM(SÜZLÜK) SÜRECİNDE NEREDEN NEREYE!

Mahmut Kar

Nereden nereye?! diyerek başlayalım. Bu söz dün söylendiğinde bir anlam, bugün daha başka apayrı bir anlam ifade ediyor çözüm süreci için. Son 10 yılda “Kürt Açılımı”, “Demokratik Açılım”, Çözüm Süreci”, “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi” çerçevesinde bayağı geniş bir açılım yaşandı. Silahlı çatışma alanları olan dağlara ve eteklerine halk artık piknik yapmak için gidiyordu. Ajanslar bu tür haberleri servis ederken “Nereden Nereye” sözü ile başlık atıyorlardı. Meseleye muhatap olan siyasiler de öyle…

Aynı söz şimdi yine aynı muhataplar tarafından söylenmiyor değil söyleniyor. Nereden nereye, diyorlar. Ama bu söz bugün daha başka bir anlam ifade ediyor. Daha dün Cudi Dağı’nda, Gabar Dağı’nda, Kel Mehmet Dağı’nın eteklerinde piknik yapılırken bugün insanlar evlerinde sofralarında dahi yemek yiyemez durumdalar. Çözüm süreciyle oluşturulan o bahar havası ateş gibi yakan kızgın bir yaz havasına dönüştü. Şehirlerde halk iki ateş arasında kalakaldı. Peki ya ne oldu bu çözüm sürecine? Bu mesele neme nem bir şeydir ki 30 yıldır bir türlü çözülemiyor.

Türkiye’nin kronikleşmiş sorunu olan “Kürt Meselesi” konusunda, PKK’nın silahlı saldırılara başladığı 1984 yılından bugüne 6 Cumhurbaşkanı, 19 hükümet, 9 Genel Kurmay Başkanı, 27 İçişleri Bakanı görev yaptı. Bu süre zarfında bazı bölgelerde uzun dönem olağanüstü hal uygulandı. Dönem dönem sınır ötesi operasyonlar yapıldı. TSK tarafından köyler boşaltıldı, PKK tarafından köyler yakıldı, çocuklar katledildi. Binlerce faili meçhulün ve binlerce sivil ölümün, milyonlarca insanın toprağından göç ettirilmesinin sebebi PKK terörü, Kürt Sorunu ya da Kürt Meselesi olarak gösterildi. Bu sorunu çözme bahanesiyle 1 trilyon dolar para harcandı.

Tüm bu uygulamalara rağmen sorun çözüldü mü? Hayır! Çünkü Türkiye’nin çözüm isteyen bir devlet iradesi hiç olmadı. Zira Türkiye ideolojik bir devlet değildi ve bu süre zarfında karşısına çıkarılan düşman ile çatışmayı var olma yok olma meselesi olarak gördü ve öyle gösterdi. Aynı zamanda devlet siyasetinin bir gereği olarak kendisine bir iç düşman edinmeyi de PKK üzerinden hep sürdürdü.

2000’li yıllara gelindiğinde ise özellikle Irak ve Afganistan işgali sonrası Ortadoğu’ya demokrasinin pazarlanması için model ortaklık rolü verilen Türkiye’ye, (Ak Parti iktidarına) Kürt Meselesini çözüme kavuşturması için PKK’nın siyasi zeminini temsil eden BDP/HDP ile çözüm pazarlıkları başlattırıldı.

Burada dikkat edilecek birinci önemli nokta, bu “çözümü” isteyen iradenin Türkiye’ye değil ABD’ye ait olduğunun bilinmesidir. Eğer bu bilinmezse süreç doğru analiz edilemez. İkinci ve en önemli nokta ise çözümü için çalışılan Kürt Meselesinin aktörlerinin uluslararası sistemden bağımsız olmadığını görmektir. Aynı aktörlerin bölgedeki (Ortadoğu) her yeni gelişme ile yeni bir rol üstlenebilecek karakter taşıdıklarını gözlemleyebilmektir. Eğer bunu yapamazsanız 2011 Suriye devrimine kadarki dönem ile sonrası dönemi aynı şart ve zemin üzerinden değerlendirirsiniz ki bu hatalı bir neticeye götürür.

Nereden Nereye?

Şimdi gelin; 2000’li yılların ortalarında silahların sustuğu günlerden bugüne yani şehir merkezlerine kadar inen çatışma sürecine nasıl gelindiğini okuyalım. Karşılıklı ateşkes kararlarının alındığı günlerden, terör bitinceye, silahlar toprağa gömülüp üzeri betonla kapatılıncaya kadar operasyonların devam edeceğini söyleyen aklın ya da özyönetim talebi karşılanmadan “direnişin” (şehir istilasının) durmayacağını söyleyen aklın bugüne nasıl ve hangi koordinatlarla birlikte geldiğini izleyelim. PKK üyelerinin Habur’da neredeyse özel bir “protokol” ile karşılanmasından Oslo’ya, Devlet’in Öcalan ile görüşüldüğünü kabul etmesinden Dolmabahçe mutabakatına, çözüm masasının devrilmesinden Sur’a, Cizre’ye, Silopi’ye nasıl gelindiğine bir bakalım.

Öncelikle şu önemli tarihi hadiseyi bir yere not düşelim: Suriye’de 2011’de başlayan devrim bölgedeki tüm dengeleri alt üst etti. Bu tarihe kadar Ortadoğu’da diktatörlükten demokrasiye geçiş politikası planlı bir proje olarak uygulamaya konulmuştu. Bu süreçte demokratik geçmişi ve tecrübesi gereği Müslüman Arap halkının demokratikleştirilmesi BOP çerçevesinde Türkiye’ye verilmişti. Ancak bir problem vardı; kendi iç meselesini yani terör sorununu çözememiş Türkiye’nin Ortadoğu’ya model olması ne kadar gerçekçi olabilirdi ki? İşte bu sebeple PKK’nın silahsızlandırılması ve eylemlerinin siyasi zemine kaydırılması bu “Çözüm Süreci” denilen şeyin en nihai amacıydı. Böyle olunca hem 30 yıldır bitmeyen kronikleşmiş terör sorunu bitecek hem de meşru zemin içerisinde Müslüman Kürt halkının siyasi temsilcisi yine PKK’nın siyasi kanadı olan BDP/HDP olacaktı. Yani Kürt halkının siyasi tercihi boşlukta bırakılmamış ve Kürtçü demokratik bir parti ile daha az yozlaşmış doğudaki Müslüman Kürtler, fazlasıyla Batılılaşmış olan Müslüman Türklere benzemiş olacaktı. Çözüm sürecinden bir netice alınmadıysa da aslında bu yozlaşma Kürtleri kendi özünden (dindarlığından) uzaklaştırmıştı.

Süreçteki Kritik Yol Ayrımı

Süreç böyle devam ederken hiç beklenmedik bir hadise cereyan ediverdi. Suriye’de bir halk devrimi başladı. Devrim eğer Mısır ve Tunus gibi demokratik geçiş ile kontrol altına alınabilseydi belki bugün biz bunları konuşmuyor olurduk. Belki de Türkiye ile PKK arasındaki çatışmasızlık süreci devam ediyor ve hatta PKK silahlarından arındırılmış olabilirdi. Ancak Suriye devrimi rejimin yok etme ve öldürme politikasına karşılık silahlı bir direnişe dönüşünce bölgedeki şartlar ve zemin de değişmiş oldu. Artık uluslararası sitem için öncelikli iş Ortadoğu halklarının demokratikleştirilmesi değil, diktatör rejimlerin yerine gelebilecek İslami yönetim tehlikesinin bertaraf edilmesi oldu. Zira bu kendi geleceklerini tehdit eden daha öncelikli bir meseleydi.   

İşte en önemli kritik nokta burasıdır. 2012’nin sonunda Baas rejimi Suriye’nin kuzeyinden çekilirken bölgedeki Kürt yerleşimlerini PYD’ye bırakarak çekildi. PYD demek PKK demektir. Daha sonra bu bölgelerde özerk yönetimler ve kantonlar kuruldu. Bu durum PYD’nin silah ve milis ihtiyacını doğurdu. İşte tam böyle bir dönemde devlet çözüm sürecinin fiili olarak yürürlükte olduğunu, PKK ile görüşmelerin yapıldığını, karşılıklı belli esaslar üzerinde anlaşma sağlandığını ifade etti. PKK dağdan adamlarını ve silahlarını kademeli olarak çekecek, Türkiye de gerekli adımları atacaktı.

PKK Kandil’deki güçlerini Kuzey Suriye’ye kaydırırken çatışmasızlık ve uzlaşma sürecini de fırsat bilerek Doğu ve Güneydoğu’daki şehir yapılanmalarını aktif hale getirdi. Sonrası malum Kobani hadisesi cereyan etti. Kuzey Suriye’de kantonlar ilan edildi. Bu gelişmelerin Türkiye’deki yansıması ise HDP’nin Kobani olayları üzerinden yürüttüğü siyaset ile 7 Haziran seçimlerinden beklenilenin üstünde bir başarı elde etmesidir.

Peki, Ak Parti iktidarı ve devlet bunu öngöremedi mi? Burada Ak Parti iktidarının göremediği en önemli şey aslında şudur: BOP adı altında demokratikleşecek Ortadoğu bölgesinde PKK’nın da siyasal zemine çekilmesi uluslararası çevreler ve devletler tarafından normal ve makul görüldü. Ancak Suriye gibi stratejik öneme sahip bir toprakta Batı’yı tehdit edecek bir devrim ve direniş başlamışsa, hele de bu direniş silahlı bir noktaya taşınmışsa PKK burada hangi yönü ile ABD ve Batı’nın planlarına hizmet eden bir enstrüman olabilir? Siyasi yönü ile mi yoksa silahlı yönü ile mi? Silahların ve sınır stratejilerinin konuşulduğu bir coğrafyada silahtan arınmış ve siyasi zeminde faaliyet gösteren PKK, ABD’ye ne yarar sağlayabilir? Ama silahlı bir yapı olursa fazlasıyla fayda sağlayabilir. İşte bugün Kobani’de sağlıyor. Neredeyse Türkiye-Suriye sınır hattının tamamına yakını PYD-YPG güçlerinin elinde.

“Ama PYD Suriye sınırında varlık gösteriyor, Suriye’deki tüm silahlı gruplar gibi PYD’de kendine ait, kontrolü kendisinde olan toprak parçaları üzerinde yönetimler, kantonlar oluşturuyor, Türkiye’de ise son yıllarda PKK özellikle HDP ile çözüm sürecinde oldukça mesafe kat etmiş durumdaydı yani Suriye farklı, Türkiye farklı.” Böyle diyemezsiniz. Suriye’de PYD uluslararası devletler ve Baas ile işbirliği içinde vekâlet savaşının parçası olurken, Türkiye’de PKK’nın tamamen silahlardan arınmış siyasi bir parti olmasını beklemek bölgeyi iyi okuyamamaktır. ABD, Kürt meselesine önce BOP projesinin hayata geçirilmesi için siyasi üslup ve meşru zemin üzerinden yaklaştı, şimdi artık 2012’den sonra meseleye siyasi zemin üzerinden yaklaşım sergilemiyor.

PKK/HDP, ABD’nin bu öngörüsünün farkına varmış olacak ki, Kobani olayları ve 7 Haziran seçimlerinden bugüne Çözüm Süreci ile ilgili artık uzlaşı zemininden bahsetmiyor. Şehirlerdeki çatışma ortamlarından tutun da, bu çatışmayı yapan PKK milislerinin HDP tarafından desteklenmesine ve Demokratik Toplum Kongresinde açıkça özyönetim talebinin dile getirilmesine kadar tüm olgular bunu gösteriyor. Hatta devletin terörle mücadele adıyla belirlediği yeni ama aslında eski stratejisi bile bu sürecin şartlarının ve zemininin dünden bugüne her iki taraf için değiştiğine işaret ediyor.

Çözüm İçin Muhataplık Arayışı…

Devlet ve PKK fabrika ayarlarına geri dönüyor. Çatışma ortamı yeniden ve en acımasız şiddetiyle şehirleri harap ediyor. Her iki tarafın adeta iman eder gibi tuttuğu ortak değeri var, bu da ulusçuluk. Türk devleti egemenliğinden vazgeçmiyor, diğeri ise herkesin var benimde olsun dercesine somut isteklerini dün olduğu gibi bugün de sürdürüyor.

PKK Kürt halkının yaklaşık yüz yıldır devam eden mazlum ve mağdurluğu üzerinden yeni edebiyatlar yapmaya çalışıyor. Suriye’deki de-facto durumun devam edeceği beklentisiyle Kürt halkının duygusal beklentilerini istismar ediyor. Tüm bunları olmak ya da olmamak hesabı üzerinden yeniden kurarak sahaya sürüyor. Devlet ise bölgesel gelişmeler açısından yakın vadede çözüm göremiyor. Zira Suriye çözülmeden Türkiye’de demokratik bir çözüm zor görünüyor. Böyle olunca devlet PKK ile hangi yöntem ile mücadele edeyim, onu karşımda hangi yönü ile muhatap olarak göreyim diyerek öze dönüş taktiğini uygulamaya koydu. Eski devlet aklı nasıl çalışıyorsa bugün de aynen öyle devam edecek gözüküyor.

Peki ya Müslüman Kürt halkı bu tabloda nerede kendine yer bulacak? Kimi kendisine muhatap olarak görecek? Kime elini uzatıp bir sıcaklık hissedecek? Örgüt mü yoksa devlet mi kendisini koruyacak? İki ateş arasında bırakılan Kürt halkı emperyalizmin kirli emelleri için kurban mı edilecek?

Devlet yeni süreçte PKK’nın siyasi temsilcisi olan HDP’yi muhatap almayacağını resmi olmayan kanallardan duyuruyor. Onların yerini bölgede faaliyet gösteren siyasi partiler başta olmak üzere, İslami hareketler, STK'lar, dernekler, kanaat önderlerinin alacağını söylüyor.

Yeni süreç durumdan üzerine vazife almak isteyenler için önemli siyasi bir fırsat olarak görülebilir ama öyle mi görülmesi lazım diyelim ve birkaç soru ve cevap ile tamamlayalım:

Sorun eğer terör sorunu ve bu sorunun bitirilmesi ise bu durumda devletin muhatabı İslami hareketler, STK’lar, dernek ve kanaat önderleri değildir. Çatışmayı bitirmek isteyen devlet terörü üreten mihrakları karşısına almalıdır.

Eğer çözüm bekleyen konu anti demokratik uygulamalar ve “Demokratik Açılım” ile bunun çözümü ise bunun muhatabı da yine Müslümanlar ve İslami yapılar değildir. İslami hareketler Müslüman Kürt halkının demokratikleştirilmesi sürecinde devletin rol yüklediği edilgen yapılar olamazlar olmamalıdırlar.

Yok, eğer mesele Kürt Meselesi ve bu sorunun çözüme kavuşturulması meselesiyse; burada Müslümanlar en etkin şekilde yer almak zorundadırlar. Zira Kürt Meselesini bir sorun olarak devamlı kaşıyan devlet aklı, Müslüman Kürt halkını İslami kimlikleri ve hassasiyetleri sebebiyle kendisine düşman görmüştür. Eğer bugünkü iktidar bu gerçeği kabul ederek meselenin çözümüne yöneliyor ve muhatap arıyorsa Müslümanlar burada devreye girebilir ve çözüm noktasında İslami referans üzerinden iktidarı yönlendirebilirler. İslami referans üzerinden diyorum çünkü nüfusun büyük bir bölümünü Müslümanların oluşturduğu bir ülkede bizi ilgilendiren sorunların çözümünü her türlü kötülüğün kaynağını oluşturan Batılı sistemlerde değil, Allah ve Rasûlünden gelen çözümlerde aramak İslam’ın hakkıdır, Müslüman’ın da sorumluluğudur.

Zira Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:

 وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ مِن شَيْءٍ فَحُكْمُهُ إِلَى اللَّهِ  

“Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek, Allah'a mahsustur…[Şûra 10] 

 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz