Âlimlerimizin Hilafet’i Konuşma Zamanı Gelmedi mi?

Mahmut Kar

Hayatta bazı şeyler vardır ki; onların kıymeti ancak kaybedildiği zaman anlaşılır. Sonrasında, onların yokluğunda yaşanan sıkıntılar, kaybedilenin kıymetini ortaya koyar. O’nun yokluğu insanlar için büyük bir hüzün ve kederdir. Bir evladın babasının kıymetini O’nu kaybettiği gün anladığı gibi, Müslümanlarda bu gün, bundan tam 89 yıl önce kaybettikleri şeyin kıymetini yeni yeni ve yeniden anlıyorlar.

3 Mart 1924’te kaldırıldığında İslam dünyası O’nun yıkılışı üzerine mateme bürünmüştü. Şairler O’nun yıkılışı üzerine yas dolu şiirleri kaleme almışlardı. O’nun yıkılışı üzerine kıyama kalkan âlimler bu kalkışmalarının bedelini hayatları ile ödemişlerdi. Binlerce âlim bu yüzden darağaçlarında idam edilmişti. Şimdilerde bu âlimlerin de kıymeti yeni yeni anlaşılıyor. Bizler müslümanlar olarak bu âlimler için “İadei itibar” kampanyaları başlattık. Ama yine tüm birden Müslümanlar ve âlimler, kaybettikleri O büyük değerin “İadei itibarı” için güçlü bir adım atmış değiller. 3 Mart 1924’de kaybedilen kıymetten bahsediyorum. 1924’te kaybedilen bu kıymet, kaldırılışının miladi yıldönümünde yeniden hatırlanıyor ve ümmetin gündemine taşınmaya çalışılıyor.

Ben bu makalemde yoğunlukta Türkiye’de özellikle âlimlerin kaybedilen kıymet olan Hilafet’imizi ümmetin gündemine taşınmak için çalışmalarının neden gerektiğini sizlerle paylaşacağım. Birçok İslam coğrafyasında bu günlerde Müslüman gençler, çocuklar, kadınlar ve yaşlılar Hilafet’i konuşur ve O’nun yeniden ikamesini isterken, Türkiye’de âlimlerin bu konudaki sessizliğinin nedenini ümmetin dili olarak onlara soracağım.

Lakin âlimler ile olan bu diyalogumuzda ve onlara yönelik bu muhasebemizde, daha çok yine bir âlimin bu konudaki sözlerinden alıntı yaparak yazımızı sürdüreceğiz.

Hizb-ut Tahrir’in Emîrî Şeyh Âlim Atâ İbn-u Halîl Ebu Raşte, 2009 da Endonezya’da gerçekleştirilen Uluslar arası Âlimler Konferansında 8000 âlime hitaben yaptığı konuşmasına şöyle başlıyor:

“Ey Saygıdeğer ve Faziletli Âlimler!

Allahu Subhânehu şöyle buyurmuştur: “Kulları içinde ancak âlimler Allah’tan korkar.” (Fâtır 28)

Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: Âlimler Enbiyâ’nın vârisleridir.”(1)

İlminde faydalı ve amelinde muhlis bir âlimin konumunu açıklamak için konuşmama bu âyet-il kerîme ve bu hadis-i şerîf ile başlamayı uygun gördüm.

De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri öğüt alırlar.” (ez-Zumer-9)

Şeyh Âlim Atâ İbn-u Halîl Ebu Raşte konuşmasına başlarken âlimleri diğer insanlardan ayıran özelliklere vurgu yaparak aslında âlimlerin sorumluluğunun diğer insanlardan kat kat daha fazla olduğunu ortaya koymuş oluyor.

Ey Saygıdeğer Faziletli Âlimler!

Bildiğiniz üzere sadece okunsun ve dillerde dolaşsın diye değil, bilakis yeryüzünde insanlara tatbik edilsin diye azîm İslâm, Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem ile gönderilmiştir. Böylece İslâm, hadlerini ikame edecek, hükümlerini tatbik edecek, onun uğrunda hakkıyla cihat edecek, dünyanın dört bir köşesinde adaleti tesis edecek ve hayrı yayacak bir devlete kavuşmuş olsun. Nitekim bu, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sîretinde açık ve net olan bir durumdur. Zira Rasul, SallAllahu Aleyhi ve Sellem Mekke-tül Mükerreme’de Allah’a basîret üzere davet etmiş ve Allahu Subhânehu’nun kendisine Medîne-tul Münevvera ensarıyla nusret verinceye kadar kabileler ile güç ehlinden birçok kez nusret talebinde bulunmuştur.

Sonra hicret gerçekleşmiş, devlet kurulmuş, ardından da fetihler olmuş ve İslâm davet ve cihat yoluyla yayılmıştır. Bunun ardından kendisinden sonra gelen Râşid Halîfeler de Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e halef olarak O’nun hidayetini takip etmişler ve kendilerine ölüm gelinceye kadar Allah için hakkıyla cihat etmişlerdir. Ta ki o dönemde Sömürgeci kafir İngiltere’nin liderliğinde bazı hain Arapların ve Türklerin yardımıyla 88 sene önce böylesi bir günde, yani H. 28 Receb el-Muvâfık M. 03 Mart 1924’te Hilâfet’i ortadan kaldırmayı başarıncaya kadar İslâm Devleti, yani Hilâfet Devleti, Emeviler, Abbâsiler ve Osmanlılar döneminde varlığını sürdürmüştür.

Şeyh Atâ İbn-u Halîl Ebu Raşte, bu ifadeleri ile İslam’ın devlet ve yönetime ilişkin bir bakışının olduğunu, hükümlerin tatbiki ve davetin genişlemesi için yönetimin gerekli olduğunu ve İslam’ın da bu risalet üzere gönderildiğini ortaya koyarak Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sîretini bunun için örnek göstermiştir.

Ey Saygıdeğer Faziletli Âlimler!

Müslümanlar, Hilâfetleri dönemi boyunca, Rableriyle güçlü ve dinleriyle izzetli idiler. Bir söz söylediklerinde dünyanın dört bir tarafında yankı bulur, bir amel işlediklerinde kâfirlerin kalplerine korku salardılar. Nitekim Müslümanların Halîfesi bulutlara nidâda bulunarak: “Suyunu dilediğin yere boşalt. Nasıl olsa senin haracın Müslümanlara döneciktir. Zira suyunu boşalttığın her yere Hilâfet’in râyesi dikilecektir” demiştir. Rum yöneticisi, Müslümanların beldelerine cüret edip Müslümanların Halîfesi Harun’a bir tehdit mesajı gönderince Halîfe, ayrı bir kâğıtta ona cevap yazma gereği bile duymayarak mektubunun arkasına “Cevabı işitmeden ne olduğunu göreceksin” şeklinde bir cevap vererek orduya bizzat kendisi komutanlık etmiş, bu tehditkârı kahr-u perişan etmiş ve ona işinin vebalini tattırmıştır.

Bir Rum komutanın zulmüne maruz kalan Müslüman bir kadın, “Ey Mu’tasım” diye çığlık atınca Hâlife, bizzat kendisinin komuta ettiği orduyla ona karşılık vererek onun düşmanını hezimete uğratmış, ona zulüm edenlerden intikam almış, kadına onurunu ve güvenliğini iade etmiştir. Müslümanların yolunu kesmede, kadınlara ve  çocuklara eziyet etmede korkunç bir nam yapan bu alçağı, Müslümanların komutanı Kuteybe yakalayınca serbest bırakılması için yüklü miktarda bir fidye ödemeyi teklif etmiştir. Hatta bu fidye o kadar yüklü miktardaydı ki Müslüman komutanın bazı yardımcıları, Müslümanların ihtiyaçlarını gidereceğini düşünerek, bu fidye karşılığında onun serbest bırakılmasını talep ettiklerinde Kuteybe, onlara şöyle cevap vermiştir: “Allah’a yemin olsun ki hayır! Artık hiçbir Müslüman kadını korkutamayacaktır…”

Müslümanlar, Hilâfetleri dönemi boyunca işte böyleydiler, dünyanın efendisi ve hayrın lideriydiler. Hatta her şeyde en öndeydiler: Sanayi alanında en öndeydiler; zira döneminin en ağır silahı olan mancınığı icat ederek henüz devletleri Hicretin sekizinci senesinde genç bir devlet olduğu halde Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in dönemindeki Taif surlarını yerle bir ettiler. Keza Fatih Sultan Mehmet döneminde devasa toplar icat ederek Konstantine’nin (İstanbul’un) surlarını yerle bir ettiler…

Bilimde en öndeydiler; zira fizik, kimya, matematik ve astronomi alanındaki öncülüklerine dostlarından önce düşmanları tanık olmuştur. Nitekim icatlarından biri olan saati, o dönemde Avrupa’nın en büyük Kralı Şarlman’a hediye ettiklerinde saat çalınca ileri gelen yardımcıları saatin kapağını açarak onun bir cin icadı olup cinlerle dolu olduğunu sanmışlardı ki bu bile Müslümanların ilim ve icatta ne kadar güçlü olduklarına dair en çarpıcı kanıttır!

Yöneticinin seçilmesi ve ona biat edilmesi alanında en öndeydiler; zira dünyanın yöneticileri, tebaalarına bir ilah gibi davrandıkları, yöneticisi hakkında tebaanın görüşünün sorulmadığı ve onların da ilahları hakkında soru soramadığı bir zamanda Abdurahmân İbn-u Avf, Medîne’nin kapılarını çalıyor, erkekler ile kadınlara Âli’yi mi, yoksa Osman’ı mı Halîfe olarak seçmek istediklerini soruyordu? Erkek yada kadın olsun her hak sahibine hakkının verilmesi alanında en öndeydiler; hatta kadın bugün geçici bir eşya ve bir reklam malzemesi olduğu gibi hiçbir değeri olmayan ve erkeğin alınıp satılan bir mülkü iken İslâm gelerek onu izzetlendirmiş ve bağımsız bir malî zimmete, görüş bildirme hakkına sahip olan asil, şerefli ve önemli fakih âlime bir kadın haline getirmiştir.

Ekonomik işler ve onurlu yaşam alanında da en öndeydiler. Zira insanlar, kamu mülkiyetinden faydalanıyor, işleri devlet mülkiyeti ile gözetiliyor, özel mülkiyetleri korunup kollanıyor ve zekât, hak sahiplerine veriliyordu. Hatta kimi zamanlar zekât verilmeye müstahak bir fakir dahi bulunamıyordu. Hâlbuki bugün ekonomik olarak kendilerini gelişmiş olarak gören devletlerde bile yiyecek artıkları toplayarak yaşamını idame ettirmeye çalışan kimseler vardır…

İşte bunlar, Hilâfetimizin döneminde içinde olduğumuz hayrın sadece bir kısmıdır. Hilâfetimizin yok olmasıyla bugün ne hale geldik? Zira bizler, bölük pörçük parçalara ayrılırken, tek bir olan beldemiz, her biri devlet veya devletçik olarak adlandırılan elli küsur parça haline geldi. Servetlerimiz yağmalandı; zira bizler, “petrol ve doğalgaz” bakımından bir enerji beldesi olmamıza rağmen bunlar, ülkelerini aydınlatmak ve fabrikalarını çalıştırmak üzere sömürgeci kâfirlere akmaktadır. Bizim beldelerimizde de bir günde birçok kez elektrik kesilmekte, insanlar mum ışığında yaşamakta, fabrikalarımız kırılgan yapılarına ve yetersiz sayılarına rağmen Batı ülkelerinde olduğu gibi enerji tedarik edememektir. Sırtında su taşıdığı halde… susuzluktan kavrulan çöldeki deve gibidir.

Keza beldelerimiz çiğnendi, her tamahkârın yağması haline geldi, topraklarımız kenarlarından, dahası tam merkezinden kırpıldı. İşte iki Kıble’nin ilki ve Harameyniş Şerifeyn'in üçüncüsü olan İsrâ ve Mirâç arzı mübarek Filistin arzı, Yahudiler tarafından işgal edilmiş etrafa fitne ve fesat saçılmaktadır. İşte Keşmir, Hindular tarafından işgal edilerek orada masum kanlar akıtılmakta ve vahşî cürümler işlenmektedir. İşte Kıbrıs, “Türkiye’nin” ana topraklarından koparılmış ve geneline kâfir Yunan’ın elleri uzanmıştır. İşte Doğu Timur, “Endonezya’nın” ana topraklarından koparılmıştır. İşte Çeçenistanı ve Anguşetyasıyla Kafkasya, Ruslar tarafından işgal edilerek orada kanlar akıtılmaktadır…. Sonra işte Amerika, Irak ve Afganistan’ı işgal etmiş ve bunların da ötesine geçerek Pakistan’a saldırmıştır… İşte…işte… Müslümanların beldelerindeki yöneticiler ise sanki tüm bunlar, Müslümanların beldelerinde değil de adeta vakvak adasında meydana geliyormuş gibi yiyip içip eğlenmektedirler. Çünkü onlar, İslâm’ı sırtlarının arkasına attılar ve sömürgecilerin ataması sayesinde yönetime ulaştılar. Dolayısıyla onlar, beldelerimizin maruz kaldığı zillet, aşağılanmışlık, saldırılar, parçalanmışlık hususunda onların birer kuklasıdırlar…

O halde bir kurtuluş yolu var mıdır

Şeyh Atâ İbn-u Halîl Ebu Raşte’nin dün ile bugün arasında Müslümanların hali açısından yaptığı bu mukayese her şeyi apaçık ortaya koyuyor. Peki, İslam tarihi okuyan âlimlerimiz bu tarihi geçmişimizi bilmiyorlar mı? Kütüphaneler dolusu kitaplar içerisinde akademik çalışma yapan alimlerimiz İslam’ı kaynağından ve tarihinden hiç mi okumuyorlar? Müslümanların yaşadıkları bugünkü durumu görmüyorlar mı? En yakınımızdaki Suriye’de yaşananlardan hiç mi ders çıkarmıyorlar. Suriye’de ki saray mollası âlimlerin halk nazarındaki zelilliğinden hiç ibret almıyorlar mı?

Ey Saygıdeğer Faziletli Âlimler!

Bu durumdan kurtuluş, ancak ilkinde olduğu gibi mümkündür ki o, Nübüvvet Minhacı üzere Râşidî Hilâfet’in Müslümanların beldelerine geri getirilmesidir. Zira o, kendisiyle izzetlenecekleri ve Allah’ın izniyle her iki dârda kurtuluşa erecekleri ve onsuz ise zelilleşecekleri ve oburların sofrasında birer yetim gibi olacakları hayatî bir meselesidir. Şüphesiz Ümmet’in kurtuluşu, bu Râşidî Hilâfet’in dönmesi ve Râşit bir Halîfe’ye biat edilmesinde yatmaktadır. O Halîfe ki; dört bir tarafa dağılmış olan Müslümanları bir araya toplayacak, adaleti tesis edecek ve hayrı yayacaktır. Böylece erkeği ve kadınıyla Müslümanlar, güven, güvenlik, sükûnet ve huzur içerisinde Rableriyle güçlü, dinleriyle izzetli ve Allah için hiçbir kınayıcının kınamasından korkmaksızın Allah’a kul olmak üzere müreffeh bir hayat yaşayacaklardır. İşte o zaman Müslümanlar, arzın ve semanın bereketine nail olacaklardır da arz tüm zenginliklerini çıkaracak ve gök de tüm bereketini boşaltacaktır. “O ülkelerin halkı imân edip ittikâ etselerdi üzerlerine semânın ve arzın bereketlerini yağdırırdık.” (el ‘Arâf 96)

Ayrıca Hilâfet’in kurulması, sadece Müslümanların izzetinin kaynağı ve onların güçlerinin sırrı olmasından dolayı hayatî bir mesele değildir. Bilakis o, her şeyden önce azîm bir farzdır. Zira o, Müslüman’ın cahiliye ölümünden kurtuluşunun can simidir. Çünkü Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: Her kim itaatten elini çekerse, Kıyâmet Günü’nde lehine hiçbir delil bulunmaksızın Allahu Te’alâ’nın karşısına çıkar. Her kim de boynunda bey’at olmadan ölürse câhiliye ölümü ile ölmüş olur.”(2)

Dolayısıyla her kim, varlığı halinde bir Halîfe’ye biat etmezse cahiliye ölümü ile ölmüş olacağı gibi, her kim de var olmaması halinde kendisine biat etmek üzere bir Halîfe’nin çıkarılması için çalışmazsa, aynı şekilde o da cahiliye ölümü ile ölmüş olur.

Dolayısıyla da bu hallerin hepsinde bir Müslüman, boynunda biat halkası olmadan ölürse, bu husustaki günahın büyüklüğüne delalet eden cahiliye ölümü ile ölmüş olur. Nitekim sahabe Rıdvanullahi Aleyhim, bunu idrak etmişlerdir. Zira onlar, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in cenazesini defnetmeden önce O’nun Halîfesi’ne biat edilmesiyle uğraşmışlardır. Oysa ölünün defnedilmesi bir farzdır. Ancak sahabe, Halîfe’nin nasbedilmesi farziyetinin, ölünün defnedilmesi farziyetinden daha öncelikli olduğunu gördüler. Bu da bir Halîfe’nin çıkarılmasının ve ona biat edilmesinin ehemmiyetinden dolayıdır.

Ey Saygıdeğer Faziletli Âlimler!

Bir devlet olmaksızın İslâm’ın kâmil olarak tatbik edilmesi imkânsızdır. Çünkü bir Halîfe olmaksızın İslâm’ın hükümlerinin tatbik edilmesi imkânsızdır. Dolayısıyla bir İmâm, yani bir Halîfe olmadıkça hadler ikame edilemez, fetihler gerekçeleştirilemez ve İslâm’ın şerefi korunamaz. Nitekim Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ne kadar da doğru söylemiştir: “İmâm (Halîfe) ancak bir kalkandır, onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” (Müttefik-un Aleyh)

Nitekim İslâm için bir devletin önemi, sahabe Rıdvanullahi Aleyhim’in önünde açık ve netti. Zira Müminlerin Emîr’i Ömer Radıyllahu Anh, tarihin başlangıç noktasını oluşturacak büyük bir olayı belirleme hususunda sahabeyi bir araya topladı ve bu olayın Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in doğumu mu, O’nun bi’seti mi, yoksa Hicret hadisesi mi olacağı noktasında aralarında tartıştılar. Bunun üzerine Âli Radıyyallahu Anh, tarihin başlangıcı olarak Müslümanların devletinin ve izzetlerinin olduğu Hicret tarihini seçelim deyince sahabe, bunu ikrar etmiştir. Oysa Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in doğumu ve O’nun bi’seti birer büyük hadise olmasına rağmen sahabe, tarihin başlangıcı olarak Hicreti ve İslâm Devleti’nin kurulmasını seçmişlerdir.

Allah Rasul’ü SallAllahu Aleyhi ve Sellem ve sahabe Radıyyallahu Anhum İslam’ın hükümlerinin tatbik edilmesi için büyük bir hırs gösterirken, İslami Devletin kurulması veya bir Halife’nin yeniden seçilmesi konusunda hızlı davranırlarken, Nebilerin varisi olan Türkiye’de ki âlimlerimiz hala neden Hilafet hakkında konuşmaktan çekinirler. Azim bir farz olarak farzların tacı konumunda olan Hilafet’in ikame edilmesi farziyetine bu ümmete ne zaman hatırlatacaklar.

Şeyh Âlim Atâ İbn-u Halîl Ebu Raşte, konuşmasının son bölümünde Konferansa katılan âlimler nezdinde tüm alimlere seslenerek şunları söylüyor:

Ey Saygıdeğer Faziletli Âlimler!

Şüphesiz bizler( Hizb-ut Tahrir), hem bizlerin hem de sizlerin hayrını istiyoruz. Zira Buharî, Enes’ten Nebî SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediğini tahriç etmiştir: “Sizden biriniz, kendi nefsi için sevdiğini kardeşi için de sevmedikçe iman etmiş olmaz.” Dolayısıyla bizler, Hilâfet’in ikamesi için çalışarak bu azîm fazilete ortak olmanızı isteriz. Kaldı ki bu azîm farzın edasına âlimlerden daha evla kim vardır? Zira muttakî ve muhlis bir âlim, bu işe ve onun ehlinden olmaya daha layıktır ve tüm hayır noktasında onun yeri en ön saflarda olmalıdır. Bunun içindir ki bizler, sadece bize yardım etmenizi, bizi desteklemenizi ve bize yardımcı olmanızı istemiyoruz. Bilakis bizler, bunların öncesinde, sonrasında ve ötesinde sizlere, bizimle beraber çalışınız ve bu hayırda bizlere ortak olunuz diyoruz. Zira bizler; Allah’ın nusreti, O’nun yardımı, Hilâfet fecrinin yeniden doğmasının yaklaştığı, Allah’ın izniyle İslâm ile Müslümanların izzetlenmesinin bizden uzak olmadığı ve Allah’ın sâlih kullarına olan vaadini tasdik etmek üzere Allah’ın izniyle bunun kesinlikle olacağı noktasında mutmainiz.

Allah, sizlerden îmân edip sâlih amel işleyenleri, kendilerinden öncekileri yeryüzünde Halîfe kıldığı gibi onları da yeryüzünde Halîfe kılacağını, onlar için seçtiği dinlerini (İslam’ı) yeryüzünde hâkim kılacağını, (geçirdikleri) bu korkularını güvene çevireceğini vaat etti. Zira onlar yalnız Bana kulluk ederler ve hiçbir şeyi Bana ortak koşmazlar. Her kim de bundan sonra inkâr ederse işte onlar fâsıkların ta kendileridir.” (en-Nûr 55)

Yine Rasul SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in, şu anda içerisinde bulunduğumuz zorba diktatörlükten sonra Hilâfet’in geri geleceğine dair müjdesinin gerçekleşeceği noktasında da mutmainiz. Nitekim Ahmed, Huzeyfe İbn-ul Yemân’dan Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediğini tahriç etmiştir: "Allah’ın olmasını dilediği kadar aranızda Nübüvvet olacak, sonra kaldırmayı dilediğinde Allah onu kaldıracaktır. Sonra Nübüvvet Minhâcı üzere [Râşidî] Hilâfet olacaktır. Böylece Allah’ın olmasını dilediği kadar olacak, sonra kaldırmayı dilediğinde onu da kaldıracaktır. Sonra Isırıcı Meliklik olacaktır. Dilediğinde onu da kaldıracaktır. Sonra Isırıcı Meliklik olacaktır. Böylece Allah’ın olmasını dilediği kadar olacak, sonra kaldırmayı dilediğinde Allah onu da kaldıracaktır. Sonra zorba diktatörlük olacaktır. Böylece Allah’ın olmasını dilediği kadar olacak, sonra kaldırmayı dilediğinde onu da kaldıracaktır. Sonra (yeniden) Nübüvvet Minhâcı üzere [Râşidî] Hilâfet olacaktır. Sonra sükût etti."

İslami uyanış hareketinin hızla güçlendiği, Hilafet’in tüm ağızlar tarafından talep edildiği, diktatörlerin yıkılması sonrasında demokratik geçiş hükümetleri ile Hilafet’in ikamesinin engellenmeye çalışıldığı, Müslümanlardan farklı grup ve hizblerin Hilafet’in ikamesi için misaklar imzaladığı bu günlerde Türkiye’de Hilafet’in sadece belirli kişi ve âlimler tarafından dile getiriliyor olmasını nasıl izah edebiliriz. Birçok kanaat önderi âlim ve liderin, akademisyen ilahiyatçıların bu konudaki seziliğini ne ile izah edebiliriz.

Temenni ederiz ki, âlimlerimiz ve kanaat önderi liderlerimiz için Atâ İbn-u Halîl Ebu Raşte’nin yukarıda ki veciz konuşması bir nasihat ve hatırlatma olur.

Artık âlimlerimizin, İslam’ın bir yönetim sisteminin olduğunu, bunun ise Raşid-i Hilafet’in ikamesi ile yeniden hayat bulacağını açık bir şekilde dillendirmelerinin zamanı gelmiştir. Tüm âlimlerimizin ve kanaat önderlerinin bu konudaki sorumluluğu herhangi bir Müslüman’ın sorumluluğundan çok daha büyüktür.

(1)   Ebû Dâvud ve Tirmizî, Ebû’d Derdâ

(2)   Müslim


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz