HİLAFETİN İLGASIYLA YİTİRDİKLERİMİZDEN: UMUT

Süleyman Uğurlu

Hilafetin ilgası kuşkusuz sayılamayacak kadar çok sorun doğurmuştur. Nitekim Köklü Değişim’in geçmiş sayılarında bu konuyla alakalı çok farklı bilgiler neşrederek kaybettiklerimizi sık sık halkımıza hatırlatmaya gayret etmişizdir. İslami ümmet Hilafetin yıkılışıyla birlikte izzetini, düşünme metodunu, kardeşliğini, servetlerini, geleceğini vb. şeyleri kaybetmiştir.

Tüm bu saydıklarımıza bir unsur daha eklemek sanırım abartılı olmayacaktır. Hilafetin kaldırılışıyla birlikte İslami ümmet maalesef umudunu da yitirmiştir ve sanırım en önemlisi de bu olsa gerektir. Zira umudu olan kaybettiklerini geri alabilir velev ki vakit alsa bile. Ancak umudunu kaybeden kaybettiklerini asla geri alamayacağı gibi kaybetmeye de devam edecektir.

Umudumuzun çalındığını birçok alanda görebiliriz. Mesela fabrikalardaki işçi kardeşlerimiz, sokağımızdaki esnaf, hastanedeki doktor, adliyedeki hakim-avukat, kışladaki asker hayatı karnını doyurmak ve çocuklarına iyi bir gelecek bırakmak olarak algılamaktadır. Onun toplumu değiştirme gibi bir niyeti olmadığı gibi yaşadığı şartlar ne kadar kötü olursa olsun belirsizlik ve kaos getirecek bir değişime de rıza göstermez.

İşin daha da ilginç olan yanı İslami tonda bir devrime ilk başta laik zihniyetli kesimlerin karşı duracağını zannederiz oysa ki durum sandığımız gibi değildir. İslami bir değişime ilk karşı çıkacak olanlar İslam kisvesiyle yaşamını sürdürenler olacaktır. Hatta ve hatta onların İslami bir devrimi arzulayanlara karşı durup toplumun sahibi olarak kabul ettikleri laik zihniyete gerçek Müslümanların böyle bir arzusu olmadığını, devrim diyerek meydana çıkanların marjinal bir kesim olduğunu ikna etmeye çalışırken görürsün.

Değişim zordur ve sancılı olmakla birlikte başlangıcı daha da zordur. Olağanüstü durumların cereyan ederek toplumun büyük bir kesimini etkisi altına alması toplumsal değişimin başlangıç noktasını oluşturur ki bu durum insanlık tarihinde hep bu şekilde olmuştur. Nitekim Kur’anı Kerim’de İsrailoğulları’nın ileri gelenlerinin durumu anlatılırken verilen kıssa ibretlerle doludur. Musa Aleyhisselem’dan sonra Musa’nın öğretilerinden uzaklaşarak dünya nimetlerine dalan İsrailoğulları girdikleri savaşlarda yenilgiye uğramış ve yurtları işgal edilmişti. Bu sarsıcı ve aşağılayıcı duruma daha fazla tahammül edemeyen İsrailoğulları Nebilerine başvurmuşlar ve birlikte savaşacakları bir komutan tayin etmesini istemişlerdi. Nebileri onların taleplerini kuşkuyla karşılamış ve onlara çekincelerini “Ya üzerinize savaş farz kılınırda siz de savaşmazsanız” diyerek bildirmişti. Buna karşın İsrailoğulları durumlarını izah ederek yurtlarından çıkarıldıklarını, çocuklarının ellerinden alındığını bunun en büyük aşağılanma ve zillet olduğunu belirterek bu duruma rıza gösterecek sabırlarının tükendiğini beyan etmişlerdi. Ancak bir şeyi arzulamak farklı bir şeydir arzuladığınız şey için harekete geçmek ayrı bir şeydir. Nitekim kendilerine savaşma emri verildiğinde değişimi arzuladıklarını açıklayanlardan birçoğu daha fazlasını kaybetmemek için geri adım atmıştır. Henüz ortada hiçbir şey yok ilen sadece savaş emriyle geri adım atanlara daha sonra savaş meydanına doğru ilerlerken geri dönenler de eklenmiş ve nihayetinde çok az bir grup değişim için mücadele etmiş ve kazanmıştır.

Yukarıda umutlarımızın çalındığını söylemiş ama nasıl çalındığından bahsetmemiştik. Umutlarımız laik sistemin okullarında çalınmaya başlamakta sonra bu okullardan yetişen Müslümanlarca yayılarak tüm hayatı kuşatmaktadır. Eğitim-öğretim adıyla yapılan çalma girişimleri sadece sosyal bilimler ya da fenni ilimlerle sınırlı da değildir. Son dönemlerde okullarda ders olarak okutulmaya başlatılan “Peygamberimizin Hayatı” ve “Kur’anı Kerim” dersleri de aynı şekilde umutlarımızı, geleceğimizi çalma girişimlerinden nasibini fazlasıyla almaktadır. Konuyu biraz daha açtığımızda ne demek istediğimiz daha net anlaşılacaktır.

Toplum nedir, nelerden oluşur ve nasıl değişir? Bu gibi konulara ilgi özellikle Sanayi Devrimi’nden sonra ciddi bir ivme kazanmıştır. Zira kapitalist ideoloji başat konuma yükselmiş ve hayatın her alanına sirayet etmiştir. Kapitalizm’in bu inanılmaz yükselişi iktisattan siyasete kadar toplumsal her alanda etkisini göstermiş ve Batı toplumu olağanüstü bir değişim ve gelişim göstermiştir. İşte bu baş döndürücü değişim Avrupalı düşünürleri toplum üzerinde araştırmalara sevk etmiş ve nihayetinde sosyoloji denilen bir “bilim dalı” meydana gelmiştir.

Sosyolojinin temelinde toplumsal davranışlar yatmaktadır. Avrupalı sosyologlara göre toplum tıpkı atom gibi bir maddedir ve nasıl atom incelenip onun karakteri açığa çıkartılıyorsa toplumda aynı şekilde incelenir ve onun karakteri açığa çıkartılabilir. Böylece toplumsal değişim tıpkı atomda olduğu gibi kontrol altına alınabilir.

İşte bu bakış açısıyla toplumsal değişim üzere çok sayıda kuram ortaya atılmış olmasına rağmen bu kuramları iki ana eksende toplamak mümkündür. Bunlardan ilki kapitalist bakış açısının ürünüdür ve toplumsal değişimi İlkel Toplum-Geleneksel Toplum ve Modern Toplum olarak üç evreli bir aşamada ele alır. Modern toplum, toplumların ulaşabileceği zirve noktadır ve kapitalizmin ürünüdür. Kapitalizmin egemen olduğu toplumları insanlık açısından, iktisadi açıdan, teknolojik açıdan insanlığın ulaşabileceği en üst basamak olarak gösteren bu kurama göre Batı, modern toplumken dünyanın geri kalan kısmı geleneksel toplum yani geri kalmış toplumdur.

Diğer bir bakış açısı ise Sosyalist temellidir ve bu kuramın zirvesinde komünal toplum yer alır. Sosyalistlere göre toplum İlkel Toplum-Feodal Toplum-Kapitalist Toplum-Komünal Toplum şeklinde bir evrim sürecinden geçer. Sosyalistlere göre de insanlık komünal topluma ulaşmayı hedeflemelidir. Zira komünal toplumdan daha ileri bir toplum yoktur.

Dikkat edilirse bu kuramlardan hiçbirisi İslam’ın değiştirme kabiliyetini dikkate almaz. Bu kuramlardan hiçbirisi İslamî toplumu inceleme zahmetine girmediği gibi onu yok sayar. Hal böyle olunca toplumsal değişim denilen olgu Batı tekelinden kurtulamamış olduğu gbi kopyalanarak Müslüman bireylere bir hakikat olarak aktarılmıştır.

Bununla birlikte eğitim-öğretimin esasını bu iki bakış açısı belirlemekte ve bu iki bakış açısı genç Müslümanlara yol göstermektedir. Bundan sonrası kaçınılmaz olarak Batı gözüyle hayata ve topluma bakan bir nesil zuhur etmesidir. İşte bu nedenle bugün itibariyle içinde yaşadığı toplumun İslami bir devrimle değişebileceği kendisine söylendiğinde bu fikre ütopya olarak karşılık vermekte ve kendisi de Batı merkezli bakış açısından başka bir fikir üretememektedir. Oysa bahsettiğimiz kuramların bir bir çöktüğü ve toplumu doğru okuyamadıkları geldiğimiz an itibariyle ortadadır.

İşte bu toplumsal değişim kuramlarıyla hayatı, toplumu anlamaya çalışan genç nesiller İslam’ın değiştirme gücünden habersiz bir şekilde hayatı yorumlamakta ve değişim dedikleri şeyin Batı’nın taklit edilmesiyle gerçekleşeceğini zannetmektedirler. Halbuki İslam’ın temel dinamiklerini oluşturan Kur’an ve Sünnet bizlere toplumsal değişimin nasıl olması gerektiğini ve nasıl olacağını çok net bir şekilde göstermektedir. Bu değişimi görebilmek için tek bir hadisi şerifi mercek altına almak yeterli olacaktır.

Rasulullah [SallAllahu Aleyhi ve Sellem] şöyle buyurmuştur:

"Allah'ın olmasını dilediği sürece aranızda Nübüvvet olacak, sonra kaldırmayı dilediğinde onu kaldıracaktır. Sonra Nübüvvet Minhâcı üzere [Râşidî] Hilâfet olacaktır. Böylece Allah'ın olmasını dilediği sürece olacak, sonra Allah onu kaldırmayı dilediğinde kaldıracaktır. Sonra Isırıcı Meliklik olacaktır. Böylece Allah olmasını dilediği sürece olacak, sonra onu kaldırmayı dilediğinde kaldıracaktır. Sonra Zorba Diktatörlük olacaktır. Böylece Allah'ın olmasını dilediği sürece olacak, sonra onu kaldırmayı dilediğinde onu kaldıracaktır. Sonra da Nübüvvet Minhâcı üzere [Râşidî] Hilâfet olacaktır... Sonra sükut etti." [İmâm Ahmed rivâyet etti.]

İnsanlığın Yaratıcıdan uzaklaşıp karanlık bir yaşam sürdüğü dönemlerde Allah Subhanehu ve Teala kullarına merhamet ederek her daim Rasullerini göndermiştir. Son Rasul olan Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in gönderilmesiyle birlikte İslam toplumunun ilk nüvesi oluşmuştur. Rasulullah kendisine verilen görevi tamamlayarak İslam toplumunu inşa ettikten ve kendisine verilen risaleti tamı tamına tebliği ettikten sonra her ölümlü gibi Rabbine kavuştu.

Rasulullah’tan sonraki ilk dönem ki buna Hulafa-i Raşidin dönemi denir O’nun getirdiği risaletin zihinlerde ve nefislerde canlılığı koruduğu dinamik olduğu bir dönemdir. Bu dönemde Müslümanlar kendilerine gönderilen risaletin gerekliliklerini harfiyen yerine getirdiler ve yeryüzüne İslam’ı bir hidayet kaynağı olarak yaydılar.

Isırıcı melikler dönemi diye adlandırılan dönem ise risaletten uzaklaşmaya başlanılan dönemdir. Risalet ile ilk muhatap olan ve bu risaleti aleme taşıyan Sahabelerin hayattan göç etmeleri sonucunda risaleti algılamada ve uygulamada problemler başlamıştır. Nitekim Müslümanlar dünyaya ve İslam’dan olmayan şeylere meyletmeye başladıklarında kendilerine uygun melikler işbaşına geçmiştir.

Isırıcı melikler döneminde toplum İslam risaletine sıkıca sarılacağı yerde yönetimlerin yönlendirmeleriyle risaletten iyice uzaklaşmış ve uzaklaşmak için atılan her adım zorba diktatörlük dönemini yaklaştırmıştır.

Zorba diktatörler dönemi denilen bu dönem de halk, şiddetli baskılara maruz kalmış ve onurları kırılacak şekilde kendisine zulmedilmiştir. Zorba diktatörlerin tek amacı varlığını korumaktır. Bunun içinde gerekirse tüm halkı yok etmeyi göze alırlar. Nitekim Hilafetin ilgasından sonra Müslümanların başına geçen yönetimlerin nasıl zorba oldukları tarih sayfalarında yazılıdır.

Vakti geldiğinde Müslümanlar bu zorba diktatörlerden kurtuluşun ancak aslına dönmekle yani kendilerine gelen risalete tam manasıyla ittiba etmekle gerçekleşeceğini anlayacaklar ve bu anlayış onları gerçek Hilafete yani Raşidi Hilafet’i kurmaya sevk edecektir. Allah’ın izniyle bu uyanış başarıya ulaşacak ve Raşidi Hilafet yeniden tesis edilecektir.

İşte İslami toplumun değişim serüveni tamı tamına budur. Bu değişim süreci hadiste belirtilen sona doğru yani Hilafet gölgesindeki İslâmî topluma doğru adım adım yaklaşmaktadır. Bunun izleri dünyanın her köşesinde açık bir şekilde görülmektedir. Bizlere düşen ise umutlarımıza sahip çıkmakla birlikte vaad olunan sona kendimizi ve yaşadığımız toplumu hazırlamaktır. 


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz