Zulme, İhanet Çemberine, Küresel Güçlere ve Zamana Rağmen Suriye'de 3. Yıl

Mahmut Kar

Ne Tunus, ne Mısır, ne Libya, nede Yemen.

Burası Suriye ve Suriye'nin de içinde bulunduğu Biladü'ş-Şam toprakları.

Ve tam 2 yıl geride kaldı. Suriye devrimi Zulme, İhanet Çemberine, Küresel Güçlere ve Zamana Rağmen 3. yılına girdi.

Zulme rağmen;

Zulmün en ağırı ve en dayanılmazı burada yaşanıyor. Allah Rasul'ü Sallallahu Aleyhi Ve Sellem'in zulme maruz kalmış mümin toplumlardan bahsederken tasvir ettiği etlerin kemiklerden taranırcasına kazınmasına benzer işkenceler ve peşinden gelen şahadetler burada yaşanıyor. Sabrın ve sebatın en güzeli de en mükemmeli de yine Suriye'de gerçekleşiyor. Adeta hak dine inandığı için tarif edilemez işkence ve zulümlere maruz kalan ve buna rağmen Allah'ın gönderdiği elçilerin yolunu terk etmeyen eski mümin toplumları ve kavimleri kıskandıran sabır ve sebata şahitlik ediyor tarih.

İhanet Çemberine Rağmen;

Yardımsız bırakma ve iki yüzlü politika gütme yolu ile yalnızlığa ve çaresizliğe terk edilen belde Suriye... Kıyamı başlatan gençler öyle bir ateş yaktılar ki, bölgedeki tüm diktatör ve demokratik yönetimler fitili tutuşturulmuş bu ateşin kendilerine kadar uzanacağını çok iyi gördüler ve onun için bu ateşin etrafında bir ihanet çemberi oluşturdular. ABD ve Batıya hizmet etmede kusur göstermeyen bu devletler Suriye halkının yanında olduklarını söylerlerken dillerinin ne kadar acı bir yalan söylediğini gören Suriye halkının basiretine de şaşırdılar. Evet her şeye rağmen bir o kadar da basiret ve feraset sahibi halkın yaşadığı belde Suriye... Çünkü tüm bu ikiyüzlü politikaları ifşa ettiler.

İran'ın 30 küsur yıllık "İslami varlığını"nın gerçek yüzünü ifşa ettiler. Öyle ki, İran'ın bu sahte ve yalan İslami varlığına inanan Türkiye ve diğer beldelerdeki Müslümanlar İran'ın gerçek yüzünü itiraf etmek zorunda kaldılar. Öyle ki 30 küsur yıl İran devriminden beslenen akımlar tüm bunlardan sonra İran'ı ayrı, Rafızi yönetimi (Ahmed-i Necat yönetimini) ayrı değerlendirmek gerekir düşüncesiyle İran devrimine besledikleri sevgiyi yüreklerine gömmek istediler. Tümden bu sevgiyi söküp atmak istemediler. Ama Suriye buna da izin vermedi. Çünkü İran'ın Suriye halkının yanında değil de Baas'ın yanında yer alması ve açık bir şekilde taraf belirlemesi Ahmed-i Necat'ın değil küresel güçlerin bir politikasıydı. İşte Suriye devrimi, İran'ın ABD ve Rusya ile Müslümanlara karşı aynı safta olduğunu ifşa etti.

Aynı zamanda Türkiye'nin de ihanetini ifşa etti. ABD'nin Ortadoğu için belirlediği model ülke Türkiye ve model lider Erdoğan projesini ifşa etti. Müslüman Arap toplumlar için kahraman olarak gösterilmeye çalışılan Erdoğan'ın politikalarının Ahmed-i Necat’tan farklı olmadığını gösterdi. Çünkü biri (Ahmed-i Necat) İran devrim muhafızlarını Müslümanları katletmesi için Suriye'ye gönderirken, diğeri (Erdoğan) Suriye sınırına NATO’ya ait Patriot füzelerini yerleştiriyor ve Türkiye'ye sığınmış Suriyeli muhlis subayları Baas'a teslim ediyordu. Biri açık bir şekilde Suriye rejiminin kan kaybetmemesi için acil önlem planları ile rejime askeri ve lojistik destek sağlarken, diğeri rejime karşı direnen Müslümanların direncinin kırılması ve pes etmeleri için ABD'nin zamanı uzatmak maksadıyla uygulamaya koyduğu Arap Birliği gözlemcileri, Kofi Annan ve BM planlarına ortak oluyor ve destek veriyordu. Biri keskin nişancılarını Baas rejimine hizmet etmeleri ve Müslümanları avlamaları için Suriye'ye gönderirken, diğeri ABD ile Türkiye arasında başlatılan Operasyonel Mekanizma planı çerçevesinde demokratik Suriye için direniş grupları içerisinden komutanları ve etkin liderleri devşirmeye çalışıyordu.

Küresel güçlere rağmen;

Suriye sadece Baas rejimine ve Beşşar Esed'e değil, sadece İran ve civar bölge ülkelerinin ihanetine değil, aslında tüm küresel güçlere rağmen büyük bir mücadele örneği sergiliyor. ABD ve Avrupa'ya karşı, İslam beldelerinin kalbinde, kutsal toprak Kudüs'te barınmak için çırpınıp duran İsrail'e karşı, Suriye'de sonuçlanacak devrimden Orta Asya'nın da etkileneceğini çok iyi bilen ve bunu engellemek için çaba sarf eden Rusya'ya karşı, BM'nin tüm siyasi kirli oyunlarına ve tuzaklarına karşı, Türkiye ve Katar üzerinden yürütülen koalisyon ve geçici hükümet gibi kirli diplomasilere ve siyasi oyunlara karşı, tüm siyasi hamlelerin işe yaramaması durumunda devreye konulacak NATO tehdidine karşı yani tümden küresel güçlere karşı mücadele veriyor.

Zamana Rağmen;

Bütün bunların yanında Suriye zamana karşı ve ona rağmen mücadelesine devam ediyor ve zafere yürüyor. Her aileden şahadete uğurlanan gençlerin ve yavruların acısına, temiz iffetlere uzanmış kirli ellerin kahrına, yaşı dahi dolmamış bebelerin lime lime doğranmasının ahına, her biri hayalet şehre dönüşmüş yanıp kül gibi olmuş beldelerin siyahına rağmen ve tüm zulümlerin yaşandığı zamanın uzamasına rağmen pes etmiyor.

Ve Suriye Devrimi tüm bunlara rağmen 3. yılına giriyor.

Türkiye'de Müslümanlar Suriye devriminin 3. yılına girdiği 15 Mart Cuma gününü Suriye Cuması olarak belirleyip devrime destek yürüyüşleri ve gösterileri yaptılar. Ama meydanlar ve sokaklar ne Suriye'nin derdini ne de rengini yansıtabildi. Ortadoğu’da başlayan İslami uyanış ile parçalanmışlıktan ümmete giden bir çizgi ve yol tutmak isteyen Müslümanlar, Suriye için 1930’lu yıllarda Fransızlar tarafından uygun görülmüş üç yıldızlı Suriye Arap Cumhuriyeti bayrağını meydanlara taşıyarak Suriye halkına destek verdiler. Halbuki ümmetin bayrağının rengi tek renkti ve Suriye halkı bu bayrağı meydanlarda güçlü bir şekilde dalgalandırmaktaydı. Suriye meydanlarının rengine baksaydık ve Suriye meydanlarının sesine kulak verseydik rengimizde sesimiz ve sözümüzde bir olurdu. Suriye'de siyah rayeler ve beyaz livalar ile donatılmış cuma gösterilerine hiç benzemiyordu Türkiye'deki meydanlar. Suriye şehirlerinde Cuma gösterilerinde atılan sloganlara hiç benzemiyordu Türkiye'de meydanlarda atılan sloganlar. Verilen mesajlar da cılız ve net değildi. Suriye halkının verdiği cesur ve açık mesajlar yoktu Türkiye meydanlarında. Çözüm arayışı noktasında Suriye halkının dillendirdiği İslami Devlet talebini seslendirmedi Türkiye'deki Müslümanlar. Çözümü Birleşmiş Milletler’de aramayacaktık elbet. Ama Birleşmiş Milletler’de çözüm arayan siyasilerimize de söylenecek okkalı sözlerimiz olmalıydı.

Köklü Değişim Dergisi olarak bizlerde Suriye devriminin 3. yılı münasebeti ile İstanbul Fatih'te "Biladü'ş-Şam; Zulme, İhanet Çemberine Ve Küresel Güçlere Rağmen Zafere Yürüyor" konulu bir konferans düzenledik.

İstedik ki zalimin hasmı olmak sadece şiirlerde kalan bir söz olmaktan çıksın ve Suriye konusunda da hayatın pratiğine dönüşsün. Kim zalim kim mazlum apaçık ortaya konsun. Kim dost kim düşman, kim hain kim emin her şey apaçık olsun. Müslümanlar Suriye Devriminin resmini apaçık görsün. İstedik ki Müslümanların Suriye'yi görmesine mani olan camlardaki buğuları silelim de önümüzü ve yolumuzu bilelim. İstedik ki İstanbul ve Ankara önde olmak üzere Türkiye'nin bir çok şehrinde bugüne kadar düzenlediğimiz Suriye ile ilgili paneller, konferanslar, yürüyüşler ve gösterilerin yeni ve güçlü bir halkasını daha İstanbul Fatih'ten bağlayalım. Ve istedik ki Suriye etrafında örülmüş ihanet çemberi kırılsın.

Fatih Renk Konferans Salonunda gerçekleşecek olan konferans için hep bir elden tüm hazırlıklar ve çalışmalar yapılmıştı. Konu Suriye ve İslam Devrimi olunca gençlerin bu tür bir program için fedakarlıkları bir kat daha artıyordu. Konferans afişleri caddelere ve meydanlara asılmış, davetiyeler ile tüm İslami Cemaat ve Cemiyet yetkilileri davet edilmişlerdi. Konferansın başlamasına dakikalar kalmıştı ki hemen yanımda oturan ve program için konuşmacı olarak Biladü'ş-Şam topraklarından gelen Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi üyesi Amir el-Heşlemun bey, geriye dönüp hınca hınç dolan salona baktı ve kulağıma eğilerek şöyle dedi: "Kadın dinleyiciler yok, sadece erkekler mi katılıyor programa?" Ben evet sadece erkekler katılıyor deyince Elhamdülillah dedi ve ekledi: 15 yıl önce geldiğim İstanbul ne kadar çok değişmiş.”

Konferans; Köklü Değişim Dergisi yazarlarımızdan Musa Bayoğlu'nun hem konuşmacı konuklara hem de katılımcı konuklara davete icabet etmeleri ve duyarlılıkları sebebiyle yaptığı teşekkür sunumu ve giriş konuşmasından sonra okunan Kur’an-ı Kerim tilaveti ile başladı. Suriye Devrimi hakkında hazırlanan kısa filmin ardından Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Müdürü Dr. Osman Bahaş’ın program için verdiği video konferans izlendi. Dr. Osman Bahaş konuşmasında Türkiye'deki Müslüman gençlerin Suriye için gerçekleştirdikleri böyle bir konferansta kendilerine seslenmekten duyduğu mutluluğu dile getirdi. Osmanlı Hilafet Devletinin yönetim binası Topkapı Sarayı ve Sarayburnu'nun önünde yaptığı konuşma çok önemli mesajlar içeriyordu. Bahaş, yeni Türkiye Cumhuriyeti ile Osmanlı Hilafet Devleti arasında bir mukayese yapmak amacı ile konferans katılımcılarına şu önemli tespitlerini aktardı:

"Sizden benimle birlikte iki olayı karşılaştırmanızı isterim. Birinci olay şudur: Müslümanların Halifesi Sultan Abdulhamid, şu an arkamda bulunan Hilafet sarayı olan Topkapı'dan Miladi 1890 yılında Osmanlı savaş gemisi Ertuğrul Fırkateyni'ni Japonya'ya gönderdiği zaman, Osmanlı Hilafet Devleti'nin İslam'ı dünyaya yaymayı esas alan dış siyaseti bağlamında göndermişti. Allah'ın takdiri işte, o gemi orada battı ve Osmanlı'nın kahramanlarından bazıları şehit oldu. Türkiye'nin Savunma Bakanı ise iki hafta önceki Japonya ziyareti sırasında o şehitlerin Japonya'daki kabirlerini ziyaret etmeyi planlıyordu.

Bugün yolda buraya gelirken karşılaştığım ikinci olay ise şuydu: Bir afişte Türkiye Başbakanı Cumhuriyet'in kuruluşunun 100. yıldönümü olan 2023 yılına hazırlandıklarını iddia ediyor, bunu kendilerince büyük bir hedef olarak görüyorlardı. Oysa Türkiye Cumhuriyeti'nin Osmanlı Hilafet Devleti'nin enkazı üzerine kurulduğunu ne de çabuk unutuveriyorlar. Hilafet Devleti'nin gölgesinde günler Topkapı Hilafet Sarayı'nda, ondan önce arkamda gördüğünüz nice camilere ve mescitlere kadar izzet ve şeref doluydu. Süleymaniye Camii, örneğin, Osmanlı Ordusu Viyana'ya buradan gönderilmişti. Bütün bunlar bizim hazinemiz, bizim tarihimiz. Bugün ise bunlar Türkiye Cumhuriyeti'nin 100. yılını kutlamak istiyorlar. Bu hususları sizlere, nusrete ulaşması için bir araya toplandığınız Suriye devriminin arka planına binaen arz ettim. Kuşkusuz sizler Suriye devriminin zafere ulaşması için bu konferansta bir araya toplandınız. Ey sevgili kardeşlerim, bu devrimin başına, Doğu'dan Batı'ya, Amerika, Avrupa, Rusya ve Çin'e kadar herkes üşüşmüş durumdadır. Bu devrimi boşa çıkarmak ve Hilâfet Devleti'nin kurulmasını engellemek için nice entrikalar hazırlıyorlar."

Konferansa bir çok kanaat önderi, yazar ve İslami STK temsilcisi davet edilmişti. Lakin programları sebebiyle katılamama mazeretlerini iletenler olduğu gibi davetimize icabet edenlerde oldu. Yeni Akit Gazetesi Yazarı Ahmet Varol, Suriye konusunda yazdıkları ile bilinen ve konuşulan Timetürk yazarı Abdurrahim Şen, Milat Gazetesi yazarı Hamza Er, Araştırmacı yazar Ahmet Turgut Ulucak, Suriye Birlik Ve Dayanışma Derneği Genel Sekreteri Said Denizoğlu ve Şehy Hüsamettin Hoca katılımcılarımız arasındaydı.

Bir çok davetimize bizi kırmayarak icabet eden, Filistin Meselesi ve Suriye konusunda duyarlılığı ile tanıdığımız ayrıca özellikle Suriye konusunda çok açık bir tavır ile Baas'ın karşısında durulması ve devrimin İslami netice ile sonuçlanıncaya kadar desteklenmesi gerektiğini söyleyen Ahmet Varol bey, (Allah kendisinden razı olsun) selamlama konuşmasında yine Suriye devriminin karşısında duran çevrelere ve ihanet içerisinde olanlara seslendi.

Kudüs’ün kurtuluşu Şam’dan Geçmektedir.

“Suriye’de devrim başladığında sürecin bu kadar uzun sürmesini istememiştik diyen Ahmet hoca, bu kadar katliam yaşanmasını beklemiyorduk. Ama bazı işbirlikçi hainler yüzünden Baas rejimi varlığını sürdürdü ve katliamlarını devam ettirdi." şeklinde konuşan Ahmet hoca özellikle Filistin vurgusu yaparak Ortadoğu’da başlayan bu uyanışısın geri dönüşü olmayan bir uyanış olduğuna dikkat çekti. “Kudüs’ün özgürlüğü Şam’dan geçmektedir” diyen Sayın Varol, “Şam kurtuluşa ulaşınca ve İnşaallah Suriye devrimi tamamlanınca Kudüs’te özgürleşecek ve kurtulacaktır dedi.”

Köklü Değişim Dergisi’nin organize ettiği birçok programda ve özellikle Suriye ile ilgili olan programların neredeyse tamamında davetimizi hiç geri çevirmeyen, özellikle de Suriye ile ilgili yazılarında ve katıldığı programlarda yaptığı siyasi değerlendirmeler ve Hilafet Devleti vurguları ile Müslüman gençliğin dikkatini çeken kıymetli dostum Timetürk yazarı Abdurrahim Şen beyde (Allah kendisinden razı olsun) konferansın katılımcı konukları arasındaydı.

Gözümüz Kulağımız Şam’da Ama İşimiz Burada…

Abdurrahim bey, selamlama konuşmasında dünyanın yaşadığı iki büyük savaştan bahsetti. Suriye kıyamı ve Hilafet devrimi ile bu iki büyük dünya savaşının ilişkisini kuran Abdurrahim bey, Batı’nın 3. büyük dünya savaşı ile karşı karşıya olduğunu, bu savaşı Suriye özelinde tüm İslam coğrafyasına karşı başlatabilme kararını alabileceğini ve Suriye’de Baas rejimine ve Beşşar Esed’e destek verilmesinin sebebinin ise bu bölgede kurulması muhtemel Hilafet Devleti’nden duyulan endişe olduğunu ifade etti. Türkiye’de yaşayan Müslümanlara hitaben ise “Gözümüz kulağımız Şam’da ama işimiz burada” şeklinde seslenen Abdurrahim bey, Müslümanların her ferdinin İslam'ın birer gediği olduğunu ve bu gediklerden içeriye düşman fikirlerinin, silahlarının girmemesi ve Şam kıyamına gölge düşürmek isteyen ve devrimi çalmak isteyen kirli planların deşifre edilmesi için çok çalışılması gerektiğini vurguladı.

Ortadoğu'da gerçekleşen devrimleri Suriye devriminden ayırt eden ender yazarlardan biri olan, ayrıca hem düşünce düzeyinde hem de ameli düzeyde Kur'an merkezli çalışmalara önem veren ve bu tür çalışmalara öncülük eden Araştırmacı Yazar Ahmet Turgut Ulucak beyde (Allah kendisinden razı olsun) davetimize icabet eden katılımcılardandı.

Suriye Halkı Demokratik Diktatörlüğe İzin Vermeyecek

Ahmet Turgut bey, selamlama konuşmasında; ABD ve Batı’nın Ortadoğu’yu yeniden şekillendirme planı çerçevesinde varolan diktatörlükler yerine yeni demokratik diktatörlükler inşa ettiklerini ve buna Türkiye, Tunus, Mısır ve Libya’nın dahil olduğunu, şimdi ise Suriye’de Baas diktatörlüğünden sonra demokratik bir diktatörlüğün yerleştirilmek istendiğini ifade etti. Ahmet hoca konuşmasında bu demokratik diktatörlüğe Suriye halkının ve direnişinin izin vermediğini ve İnşaallah da izin vermeyeceğini vurguladı.

Suriye Devrimi sürecinde hem yardım faaliyetleri kapsamında Suriye içine gidip gelen ve orada halkın ne istediğini bizatihi yakinen hisseden, hem de SUK ve SMDK üzerinden geçiş hükümetinin oluşturulması ve demokratik bir Suriye'nin inşası için yürütülen siyasi faaliyetlere karşı olup İslam Devleti talebinin yanında yer alan Milat Gazetesi Yazarı Hamza Er Bey (Allah kendisinden razı olsun) konferanstaki son selamlama konuşmasını yaptı.

Müslümanların Kendi Nizamları ile Yönetilecekleri Günler Yakın

Hamza Er bey, konuşmasında Türkiye’de Suriye devrimine nasıl bakıldığına ilişkin yanlış tespitleri ortaya koydu. Bu tespitlerin ortak paydasının “İslam ümmetinin kendi başına bir şeyi başaramayacağı” algısı olduğunu söyledi. Suriye kıyamında Müslümanların bu bozuk ve köhne algıyı nasıl yıktıklarını ortaya koyan Hamza hoca, bu bozuk algıdan dolayı bazı kesimlerin Suriye devriminin arkasında ABD ve Avrupa’nın olacağını düşündüklerini ifade etti. Konuşmasının bir bölümünde, demokratların ve laiklerin dünyasında her türlü pisliğe yer olduğunun ama Müslümanlara yer olmadığının altını çizerek Hizb-ut Tahrir yargılamalarından dolayı verilen ağır cezaların buna kanıt olduğunu söyledi. Hamza Er, konuşmasının son bölümde Müslümanların kendi nizamları ile yönetilecekleri günlerin yakın olduğunu müjdeledi.

Tüm bu konuşmalar yapılırken konuşmacıların sözleri, salondaki katılımcıların tekbir, tevhid nidaları ve Hilafet talebini ifade eden "el Ümmeh türid Hilafeh İslamiyyeh" sloganları ile ara ara kesiliyordu. Salondaki atmosfer tüm katılımcıları öyle etkiledi ki ben bir ara bu olumlu etkiyi daha iyi yaşayabilmek için salonun en ortalarında olmayı gönlümden geçirir oldum.

Dokuzyüz bin Asker Rumlara Esir Düşen Müslüman Bir Kadın İçin Yola Çıktı…

Selamlama konuşmalarından sonra konferansın ilk konuşmacısı Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Üyesi Amir el- Heşlemun bey, sunumunu gerçekleştirdi. Türkiye’de olmaktan, Osmanlı Hilafet Devleti’nin son beşiği olan İstanbul'da bulunmaktan, bu müthiş atmosferi yaşamaktan çok büyük mutluluk duyduğunu söyleyen Amir el- Heşlemun Osmanlı Hilafet Devleti ve halifeleri döneminden bazı anektotlar verdi. Müslüman ve mazlum kadınların feryadına ses veren ve ordularını seferber eden Mutasımların artık bugün olmadığını ve Suriyeli kadınların ve çocukların nidalarının boşlukta kaldığı söyleyen Amir el- Heşlemun Müslüman beldelerdeki yönetimlerin batıya köle olduğunu ifade etti. Mutasım’ın esir düşmüş bir kadını kurtarmak için kaç askerle kuşatmaya çıktığı sorusunu salondaki katılımcılara soran Amir el-Heşlemun istediği cevabı alamayınca 900 bin asker ile kuşatmaya çıktığını söyledi. Bu söz beni ve salondaki tüm katılımcıları öyle etkiledi ki, bir Müslüman kadının değil öldürülmesine esir alınmasına 900 bin asker gönderiyor Halife. Yani bir halife için bir Müslüman kadının canının ve özgürlüğünün değeri nasıl bu kadar önemli olabilirdi? Kim ve ne bu halifeye 900 bin askeri bu kadını kurtarmak için sefer emrini verdirebilirdi. İslam... İslam...İslam...

Konuşmak için kürsüye çıkıp salonun atmosferini gördüğümde Suriye halkı ve devrimi ile birlikte yatıp birlikte kalkan, gündüz onunla yaşayıp, gece onunla ölen bu hayırlı topluluğa hayırlı müjdeler vermek istedim. Öyle ki salonun o ihtişamı ve atmosferi hıfz ettiğim ayetleri bana unutturmuştu. Konuşmam içerisinde Suriye devrimi ile ilgili tüm muhatap çevre ve kişilere düşen İslami sorumluluğu hatırlattım. Devletin sorumluluğunu, alimlerin sorumluluğunu, cemaatlerin sorumluluğunu ve Müslümanların sorumluluğunu...

Programın son bölümünde kürsüye gelen Şeyh Hüsamettin Hoca salondaki genç kitleyi görünce duygulu anlar yaşadı. Ümmetin gençlerinin İslam Devleti ve Hilafet için çalışmaya devam ediyor olması onun ümitlerini yeşertti sanırım. Çünkü konuşmasının satır aralarından duyduğum şu ifadeler benim böyle düşünmemi sağladı: "Bitmemiş, var Allah'ın fatihleri, Allah'ın yardımcıları ve Allah'ın kılıçları var bitmemiş" Yüksek tansiyonu sebebiyle çok uzun konuşamayan ve duygu yoğunluğu yaşayan Hüsamettin Hoca son bölümde yaptığı dua ile müminlerin kalplerini ferahlattı. Salonu dolduran tüm Müslümanlar duaya kıyama kalkarak amin dediler ve salon amin sesleri, tekbir sesleri, El-ümmeh türid Hilafeh İslamiyyeh, Lebbeyk Lebbeyk Lebbeyke Ya ALLAH sesleri ile yankılandı ve inledi.

Konferans sonrasında görüştüğüm herkes programın etkisinden hala kurtulamamışlardı. Herkes verilen mesajlardan, slogan ve tekbirlerden dua ve temennilerden memnundu.

Ama ben dahil herkes birbirimize şu soruyu sorduk. Bu konferans niçin davet edildikleri halde medyada, gazetelerde, internet haber sitelerinde gündeme gelmedi ve haber yapılmadı. Sadece iki site (vahdethaber, ıslahhaber.net) hariç bu konferansı niçin kimse haber yapmadı.

Bu sorunun cevabı herkes tarafından çok iyi biliniyordu.

Ne yapalım biz sadece Allah'ın razı olacağı işleri O'nun istediği şekilde yapmaya çalışıyoruz. Yapıyoruz ve yapmaya da devam edeceğiz. Çalışmamızı Allah'ta, müminlerde görecektir. Görüleni ve görülmeyeni bilen yalnız Allah'tır.


Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış

Yorum Yaz