İdeolojiler siyasi olmak
zorundalar. Siyasi olmayan ideoloji hayat sahasında yer bulamaz ve zamanla
tarihin raflarında çürümeye mahkûmdur. İdeolojiler siyasi olmakla; insanın ve
toplumun iktisadi, içtimai, öğretim, ukubat, dâhili ve harici siyasetine akidesinden
fışkıran nizamlar doğrultusunda çözüm üreterek, yönetime talip olmaktadır. Bu
günün dünyasına egemen olan kapitalist sistemde bir ideolojidir. Her ideolojide
olduğu gibi, bu ideolojinin bir akidesi, akidesinden fışkıran bir nizamı ve bu
akideye has bir de metodu vardır. Şüphesiz onun akidesi; laiklik, metodu ise
sömürüdür. Günümüz de nerdeyse tüm dünya devletlerinin ideolojisi kapitalist
ideolojidir. Bu ideolojinin metodu sömürü olması sebebiyle gittiği her beldeyi
sömürmüş, o beldenin tüm yer üstü yer altı kaynaklarını adeta talan etmiş,
hezimete uğratmıştır. Bu ideolojinin taşıyıcıları özellikle İslam beldelerinde
sömürülerini daha da genişletmek ve bekalarının devamını sağlamak adına
milyonlara varan Müslüman'ı katletmişlerdir.
Bundan dolayı yeryüzüne hükümran
olmuş kapitalist ideoloji ve onun sömürüyü esas alan menfaatçi anlayışından
kaynaklanan iktisada olan bakışını, içinde yaşadığımız sisteminde kapitalist
ideoloji olması hasebiyle geçtiğimiz ayda açıklanan ‘milli gelir aldatmacasını
ve İslam'ın iktisada bakış açısını ele almaya çalışacağım.
Öncelikli olarak kapitalist
ideolojinin İktisada olan bakışını açıklamak gerekir.
Kapitalistlerce iktisat, iki
temel esas üzerine bina edilmiştir.
Bu esaslar şunlardır:
1. İnsanın ihtiyaçlarına nispetle
mal ve hizmetlerin azlığı meselesi. Yani insanın çeşitli ve değişen
ihtiyaçlarına karşı, tabiatın nispi olarak yetersiz kalması.
2. Fiyat mekanizması meselesi.
Kapitalizmin iktisat nizamının
üzerine kurulu olduğu bu iki esası şöyle bir gözden geçirelim inşallah.
1. İnsanın ihtiyaçlarına nispetle
mal ve hizmetlerin azlığı meselesi. Yani insanın çeşitli ve değişen
ihtiyaçlarına karşı, tabiatın nispi olarak yetersiz kalmasına meselesi;
kapitalistlerin iktisada olan hatalı bakış açısından kaynaklanmaktadır. Nitekim
kapitalist iktisadi sistemin temel hedefi insanın temel ihtiyaçlarının doyumu
değil, toplumun bir bütünde talep ettikleri mal ve hizmetleri artırmaktır.
Kapitalist iktisatçılar, "mutluluk maddi hazlardan kaynaklanır"
teziyle insanın tüm isteklerinin doyurulmasıyla mutlu ve huzurlu bir yaşam elde
edeceğini söylemişlerdir. İnsanın tüm ihtiyaçlarını ise beka ve nevi
içgüdülerinin isteklerini doyurmakla sınırlamışlardır. Kapitalistlerce insanın
manevi yönü yani, tedeyyün (kutsama-tapınma) içgüdüsünün istekleri görmezden
gelinmiştir. Çünkü onlara göre ihtiyaçlar; gıda, giyim, ev, araba ihtiyaçları
gibi elle tutulan somut ihtiyaçlar, hizmet alanında ise eğitim, sağlık, turizm
ihtiyaçları gibi soyut ihtiyaçlar olmaktadır. İnsanın bu ihtiyaçları doyuma
ulaştırıldığında insan mutlu olur. Ancak insanların birçok ihtiyacı olmasından
ve bunları hep birden doyurmayı istediğinden kapitalistler için
"ihtiyaçların çokluğu, kaynakların azlığı" meselesi ortaya çıkmıştır.
"İhtiyaçların çokluğu, kaynakların kıtlığı" ile kapitalizm kıt olan
kaynakların üretimini artırmayı ve bu şekilde insanların ihtiyaçlarını
doyurmayı hedeflemiştir. Dolaysıyla kapitalizm bu tür uzak bir hedefe ulaşmayı
esas edinerek, bütünüyle mal ve hizmetleri artıracak unsurları araştırmaya
yönelmiştir. Bu sebeple kapitalizm mal ve hizmetlerin üretiminin hesaplamasını
ise; ülkenin bir dönem boyunca ürettiği mal ve hizmetleri hesaplayarak
belirlemektedir.
Kapitalist ekonomi; Kim üretti?
Ne üretti? Şeklinde bir soru sormadan sadece bir yıllık dönemde ülkede üretilen
mal ve hizmetin hacmini hesaplar. Ardından mal ve hizmetleri artırmak temel
esas olduğundan, mal ve hizmeti artıracak kim ise onun daha çok üretim
yapabilmesi için teşvik edilmesine hükmeder. Böylelikle kapitalizm fertlerin
temel ihtiyaçlarını veya fertlerin yoksulluğunu ortadan kaldırmak için ferdin
üretimini sorgulayıp bunu çözmez, kapitalizm sadece ülkenin milli gelirini/mal
ve hizmetlerin üretimini artırmayı hedef edinmiştir. Mal ve hizmetlerin
dağılımının ise; fiyat mekanizması teorisiyle kendiliğinden oluşan mesele
olduğunu söylemişlerdir.
2. Fiyat mekanizması meselesi;
Üretime yöneltici, dağıtımı tanzim edici ve üretici ile tüketici arasındaki
ilişkiyi belirleyici bir vasıtadır. Burada da kapitalist iktisatçılar, konuyu
bütünüyle arz ve talep unsuruna bağlamıştır. Nitekim piyasaya arz edilen mal ve
hizmete talep artarsa bu mal ve hizmetin, hem fiyatını hem de arzını olumlu
etkiler. Dolaysıyla mal ve hizmetin arzı artar, fiyatı ise yükselir. Bu durumun
zıttı olursa, piyasaya arz edilen mal ve hizmetlere talep azalırsa bu, hem arzı
hem de fiyatı olumsuz etkiler. Mal ve hizmetin fiyatı düşer, arzı ise yavaşlar.
Onların dünya görüşlerine göre; eğer içkiye ve domuz etine talep varsa
üretilir. Ancak talep olmazsa üretim olmaz. İşte bu durum fiyat mekanizmasının
üretimi yönlendirmesinden kaynaklanan bir durumdur ve kapitalizmin dünya
görüşünün oraya attığı bir teoridir. Yani insan neyi talep ederse o üretilir.
Mesela onlar için esrar ve eroin üretilmesi yasak değildir. Fakat insana zarar
verdiğinden dolayı yasaklanır.
Dağıtımı tanzim etme durumu ise;
bizatihi kapitalizmin dünya görüşünden kaynaklanır. Kapitalistler için dağıtım
fertlerin emekleri karşılığında aldıkları ücretlerini, üreticiler tarafından
üretilen mal ve hizmetler karşılığında mübadele (değiştirerek) ederek oluşur.
Dileyen emeğiyle elde ettiği ücreti verip herhangi lüks bir malı elde edebilir,
dileyen sadece temel insanı ihtiyaçlarını karşılamak için elindeki ücretle
yetinebilir. Kapitalistlere göre insanlar mülkiyet hürriyetine sahip olduğundan
dileyen istediği şekilde istediği yoldan mal ve hizmetlere sahip olabilir.
Dağıtım meselesinin de ne kadar çarpık ve insan vakıasına mutabık olmadığını,
şu soruyu sorarak çürütebiliriz: İnsanlar çalışarak emekleri karşılığında elde
ettikleri ücrete, üreticilerin ürettikleri mal ve hizmetleri elde etmek için
verdikleri ücretle sahip oluyorlarsa, çalışma kudretine sahip olmayan,
dolaysıyla elinde ücreti olmayan insan aç mı kalacak? Kapitalist görüşe göre; EVET!
İşte kapitalizmin iktisadi
nizamının böyle çarpık, insan vakıasına zıt bir görüşü bulunmaktadır. Bu
kapitalist nizamın gerçeğine ilişkin, Türkiye ve benzeri kapitalist ülkeler
buna basit örneklerdir.
Misal olarak Türkiye istatistik
kurumu (TUİK) tarafından geçtiğimiz Nisan ayının ilk gününde açıklanan
Türkiye'nin 2012 yılı 4. çeyrek Milli geliri %9,2’lik artışla 1416817 Milyon TL
olmuştur.
Kişi başına düşen hasıla ise 18
927 TL, ABD doları cinsinden 10504 dolar olarak açıklanmıştır. Bu açıklamalar,
bütünüyle rakamlar üzerinde olmaktadır. Piyasada böyle bir şey söz konusu
değildir. Yani bu milli gelir halkın cebindeki parayı ifade etmiyor. Tümüyle
bir aldatmacadan ibarettir. Peki, bu geliri kim artırdı? Şeklindeki bir soruya
ise; Ekonomist dergisinin Türkiye'nin yüz zengini arasında bulunan bir kaç
aileyi açıklamakla cevap verilebilir. Bu ailelerden hepimizin bildiği gibi; Koç
ailesi (Koç Holding), Şahenk ailesi (Doğuş Holding), Ülker ailesi (Yıldız
Holding) Erol Sabancı ve ailesi (Sabancı Holding)...
İşte bu sebeple kapitalist nizam
insanları yakıp kavuran bir sistemdir. Onlar için esas mal ve hizmetleri
üretmek olduğundan, mal ve hizmeti artıracak tüm girişimleri desteklerler. Bu
mal ve hizmetleri üreten ise toplumun çok az bir kesimidir, toplumun çoğunluk
kesimi ise onların ürettiği mal ve hizmetleri emekleri karşılığında satın
alırlar. Emeklerinin karşılığı ise, hayatta kalabilmesi için verilen asgari
ücrettir.
Devam edecek...


Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış